Kâmuran Esen Şiirleri - Şair Kâmuran Esen

Kâmuran Esen

Bir gün bir arkadaşımı çaya bekliyorum. Daha doğrusu o çay içecek, ben kahve. Çünkü çay içmem ben. Saat üç sularında geleceğini söylemişti. Baktım, saat daha bir. Benim de kütüphaneye gitmem gerekiyor. Arkadaşım gelinceye kadar, kütüphaneye gider dönerim diye düşündüm. Mudurnu küçücük bir kasaba. En uzak yer, benim yürüyüşümle yirmi dakika. Yine de işi sağlama almak için kapıya not yazdım arkadaşıma. ”Gelince kütüphaneye telefon et. Saat üçte geleceğim,” diye yazıp, notu kapıya sıkıştırıp evden çıktım.

Arkadaşım gelip döner belki diye acele edip, saat üçe doğru geldim eve, baktım not kapıda duruyor. İyi; demek arkadaş henüz gelmemiş. Eve girer girmez mutfağa daldım.Çayı ocağa koydum, arkadaşım için çayın yanına birşeyler hazırladım. Elim de bir çabuk ki, yarım saatte birkaç çeşit aperitif çıkardım, Mengen aşçıları gibi. Arkadaşım her an gelebilir.

Saat dört oldu arkadaş gelmez, beş oldu - altı oldu gelmez. Allahallah! Nerde kaldı bu kadın! Derken saat yediye doğru telefon etti arkadaşım. Ben ona ”nerdesin? ” diye kızacaktım ki, o beni azarladı ”nerdeydin? ” diye......Bu ne demek şimdi! Sen hem gelme, hem de zeytin yağı gibi üste çık.

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Benim gibi küçük bir kasabada mı yaşıyorsunuz? Zaman zaman çevrenizden sıkılıyor musunuz? Kasabanızın olanaksızlıklarından yakınıyor musunuz? Veya ne bileyim daha büyük şehirde yaşamak, büyük şehrin olanaklarından yararlanmak istiyor musunuz? Bu sorulara verdiğiniz cevap “evet” ise, size şöyle bir İstanbul’a gitmenizi öneririm. Şöyle bir gitmek yetmez. Birkaç gün kalacaksınız, büyük şehrin yoğun kalabalığında ve trafiğinde, önemli işlerinizi halletmek için koşturacaksınız.....İşte o zaman yaşadığınız küçük kasabanın güzelliğini anlayacak, küçük yerlerde yaşamanın rahatlığını farkedeceksiniz. Çünkü insanlar, bazı şeylerden uzak kalınca ancak onların güzelliğini anlayabiliyor.

Geçenlerde üç-dört günlüğüne İstanbul’ a gitmiştim. Şarkılara, türkülere, şiirlere konu olan İstanbul’a. Orhan Veliler’in, Yahya Kemaller’in şiirlerinde anlattığı İstanbul’a. Hani diyordu ya Orhan Veli; “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.” diye..... Sağ olsaydı eminim İstanbul’u dinlemek istemezdi şimdi. İstanbul’un güzelliği o şiirlerde ve şarkılarda kalmış. Onun güzelliklerini görebilmek, sezebilmek öyle zor ki. Peki ya sıkıntıları ve zorlukları? İşte bunları her yerde ve her zaman hissedebiliyorsunuz.

Bir defa, büyük şehir yutuyor sizi. Uzayda bir nokta gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kim olduğunuzun, ne olduğunuzun ne siz farkındasınız, ne de başkaları farkında. Kasabanızda, karşılaştığınız herkesle selâmlaşmanın ve ayaküstü sohbet etmenin eksikliğini hissediyorsunuz. Aynı apartmanda oturan insanlar birbirini tanımıyor, selâmlaşmıyor. “Yere baksan yer ırak; göğe baksan gök ırak,” misali. Yüzlerce insanla karşılaşıyorsunuz, hepsi yabancı. Ne “merhaba” d iyen var; ne de gülümseyerek hafif başını eğen bir Allah’ın kulu...... Selâm vermek bu kadar mı zor? ..........İnsanlar birbirinden öyle uzak ki. Hepsi iç içe, ama aralarında dağlar var gibi. Duygusal olarak, birbirlerine yaklaşamıyorlar. Kalabalıkta yalnızlığı yaşıyorlar. Siz de o kalabalıkta kendinizi yalnız hissediyorsunuz. İnsanlık ilişkileri kopmuş çoktan. “Ölüyorum” deseniz, bir bardak su veren çıkmaz. Sanki dilini bilmediğiniz yabancı bir ülkede gibisiniz.

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Yaşadıklarımın hangi yıla ait olduğunu tam olarak hatırlamıyorum.Sanıyorum, ikinci veya üçüncü sınıfa gidiyordum.
Evimizin üst katındaki odada, annemim karyolada yattığını hatırlıyorum. Ve de annemin çok hasta olduğunu. Birdenbire mi hastalandı, yoksa yavaş yavaş mı ağırlaştı, bilmiyorum.Hani televizyonu açtığınızda, başlamış bir filmle karşılarsınız ya, işte onun gibi.Öncesi yok.Yani nasıl ve ne zaman hastalandığına dair bir şey hatırlamıyorum.Hareketsiz, öylece yatıyordu. Üzerinde iki yorgan, bir battaniye vardı. Başını dahi kalın bir örtüyle örtmüşlerdi. Demek ki annem üşüyordu. Yüzünün yalnızca bir kısmı görünüyordu. Oda kalabalıktı. Komşu kadınlar gelmişlerdi. Hiç kimse konuşmuyor, üzgün bir yüz ifadesiyle annemi izliyorlardı.

Annem ise, bir ölü gibi hareketsizdi. Ne kıpırdıyor,ne konuşuyor, ne de çektiği acıyı ifade edecek en ufak bir ses ya da belirti vermiyordu. Karyola duvar dibindeydi. Pencerenin önündeki sedirde oturuyordu kadınlar. Bazılarının gözleri yaşlıydı. Arada bir fısıltıyla konuşuyorlar, bir yandan da biz üç kardeşi izliyorlardı. Bizi izlerken, “Bu kadına bir şey olursa, çocuklar ne yapacaklar? ” sorusunu soruyor gibilerdi.

Ablam, kardeşim ve ben zaman zaman odaya girip çıkıyor, kadınların konuşmalarından, anneme ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Onların aralarında konuşurken ya da odaya yeni gelen birisine annemin rahatsızlığını açıklarken “kadın hastalığı” dediklerini duymuştum. Kadın hastalığı ne demek oluyordu? Bu hastalık sadece kadınlarda görülen bir hastalık olmalıydı. Yoksa neden “Kadın hastalığı” desinlerdi! Bir de erkeklerin, neden bu hastalığa yakalanmadıklarını merak ediyordum.Herkes ağız birliği etmişçesine suskundu.

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Hep söylerim, çok şeker bir kayınvalidem var. Aşağıdaki yazıyı okuyunca, eminim bana hak vereceksiniz.

Ne zamandı, hatırlamıyorum. Kapı çalındı; baktım, bizim yan komşunun çocuğu.Gülümseyerek;
” Kâmuran Teyze, Messur’anım Teyze (kayınvalidem yani) uzadıcıyı istiyor,'” dedi....Allahallah! Uzadıcı ne ola ki? .......Çocuk işte, yanlış anlamış olmalı.
“Tamam, sen git, ben götürürüm,” dedim.Çünkü, kayınvalidemin ne istediğini anlayamadım.

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Ankara’da oturan bir yakınımızın telefonu değişmişti.Yeni numara bende yoktu. Ama kayınvalidemde olduğunu biliyorum. Kendisi telefon rehberi gibidir. Rehber olarak kullandığı çarşaf gibi bir kâğıdı vardır. Tüm telefon numaralarını bu kâğıda yazar. Sonra onu katlar katlar, dantel kutusunun içinde saklar (şiir gibi oldu) .Temizlikçinin, pastanenin, hastanenin, sütçünün, tüpçünün, evinde oturan eski kiracıların, kısacası “merhaba” dediği herkesin telefonunu kargacık burgacık rehberine yazar.

Hemen kayınvalideme telefon edip, yakınımızın yeni telefon numarasını istedim. Kendisi okuma – yazma bilmiyor ama, herkesi telefonla arayabilir. Rakamları biliyor yani.Özel rehberindeki hangi telefon numarasının kime ait olduğunu bilir. Aldığı telefon numaralarının başına, her kişiye ayrı olmak şartıyla bir şekil çizer. Asıl püf noktası numarada değil, işte bu şekillerdedir. Örneğin tüpçünün telefon numarasının başında – güya- tüp şekli vardır. Şekil hiç tüpe benzemez ama, kayınvalidem benzetir. Her şeklin yanındaki telefon numarasının kime ait olduğunu böylece şıp diye bilir. O nedenle, istediğim telefon numarasını bana vereceğinden eminim. Evine gitmeye üşendim ve telefon ettim kayınvalideme. “ Anne! ............’nın telefonunu söyler misiniz? ” dedim.

Önce bir kâğıt şıkırtısı duydum. Belli ki çarşaf gibi rehberini açıyor. Bir müddet sonra bana söyledi numarayı. Onlarca rakam...........Oysa vereceği, topu temeli toplam 11 sayı. Söylediği rakamlardan bir şey anladıysam, - ne desem bilmem ki - şimendifer olayım. Aynen şöyle verdi istediğim telefon numarasını:

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Çarşıya giderken, hemen bitişiğimdeki kayınvalideme seslendim:
- “Anne! Çarşıdan bir şey lâzım mı? ”
Hemen yanıtladı:
- “ Bicik (bir tane) ekmek al da ge (gel) .”

Çarşı dönüşü elimde ekmekle, kayınvalidemin kapısına yöneldim. Kendisi pencere kenarında oturuyordu. Zemin katta olduğu için, sokak sanki odasının içinde gibi....Geldiğimi, kapıya yöneldiğimi gördü. O nedenle zili çalmadım, kapıyı açmasını bekledim.Geldiğimi gördüğüne göre zil çalmaya ne gerek var!

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Sevgilim! Dün seni gördüm uzaktan
Yerime başka bir kızı sevmişsin.
Beni nasıl sevdiğini söylüyor iken
Koyup beni başkasına gitmişsin.

Bir o kıza baktım, bir de kendime

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Duydum ki
Dönmemek üzere
Gidecekmişsin
Giiit!
Sen bilirsin......

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Her insanın zayıf veya eksik yanları mutlaka vardır. Dolayısıyla benim de var tabi. Özellikle teknolojik bilgi ve beceri gerektiren konularda çok kötüyüm. Örneğin; bilgisayarı şöyle adam gibi kullanmak, nette – adını bilemediğim – birşeyler yapmak benim için çok zor, hatta olanaksız. Kısacası ben, teknoloji özürlüyüm.

Bakmayın bilgisayar kullandığıma; işte öylesine ve sınama – yanılma yöntemiyle birşeyler yapıyorum. Yapmak istediğimi; aklıma gelen bir sürü yöntemi kullanarak, onlarca seçenek deneyerek yapmaya çalışıyorum, sonunda oluyor. Oluyor da en son hangi seçeneği kullanarak başardığımı bir türlü bilemiyorum. Körün şeytana taş attığı gibi denk geliyor işte. “ Aaaa! ” diyorum; “ Oldu! .... Nasıl yaptım ben bunu? ”...... En son neye, nereye tıkladığımı hatırlamıyorum bile. Birisi “ Hadi bir daha yap,” dese, hayatta yapamam.Yani bir insan bir konuda ancak bu kadar yeteneksiz olur. “ Yuh! “ derler adama....

Zaten, beceriksizliğim ve aklıma gelen yere tıklamalarım yüzünden bilgisayarım birkaç kez kilitlendi. Eşim attı bilgisayarı arabaya, Ankara’ya götürdü; hastaneye hasta götürür gibi. Orada adını bilmediğim birşeyler yapıyorlar bilgisayarıma, düzeliyor. “ Kullanım hatası,” diyorlarmış...Eşime; “ Yok canım! Halt etmişler. Uyduruyorlar, ” diyorum ama, içimden “ Nasıl da biliyorlar! ” diye şaşırıyorum.

Devamını Oku
Kâmuran Esen

Bugün Ankara’daydım bir nikâh için. Dönüşte arabanın radyosundan bol bol şarkı dinledim, eve gelinceye kadar. Radyo istasyonundan bol ne var! Birini kapattım, diğerini açtım; onu da kapattım, başka bir istasyona geçtim. Hiçbir radyo istasyonunu uzun süre dinleme sabrını gösteremedim ne yazık. Kulağımı tırmalayan melodiler, fındık kabuğunu doldurmayan sözler, - afedersiniz - şarkılar......... Oysa dinlemek istediğim şarkılar vardı; ama o şarkılara bir türlü rastlayamadım. Dinlediklerimin şarkı olduğuna bir türlü inanamadım ama, program sunucusu “ şarkı ” diye anons ediyordu. Ben duyduklarımın yalancısıyım.

Program sunucusu, canlı telefon bağlantısında.......Bir vatandaşımız çıkıyor telefona; “ İşte bana şu şarkıyı çalar mısınız? ” diyor. Ve başlıyor şarkı. Şarkıyı ilk kez duyuyorum. Şarkı piyasaya çıkmış, meşhur olmuş, istek alıyor; benimse şarkıdan haberim yok. Yani cahillik bu kadar olur!

Sonra başka bir vatandaşımız çıkıyor telefona, o da bir şarkı istiyor. İstenilen şarkının adını yine ilk kez duyuyorum. Başlıyor şarkı; deli saçması gibi bir şey. Hani “ Bahçelerde maydanoz, gel bize bazı bazı,” derler ya; aynen öyle sözleri. O bitiyor, başka şarkı başlıyor; bu, öncekilerden de beter. ” Allah Allah! Nasıl şarkı bu! ” diye söyleniyorum içimden. Böylesine uyduruk bir şarkı nasıl istek alıyor!

Devamını Oku