Yaşça benden çok küçük bir erkeğe aşık oldum.Yani galiba aşık oldum. O, birdenbire giriverdi hayatıma. Aslında pek de birdenbire sayılmaz. Önceleri ne olduğunu anlayamadım. Onu gördüğümde, kendisine dokunduğumda, sevmekle şaşırmak arası duygular yaşadım. ”Bu nasıl bir duygu, nasıl bir sevgi? ” diye sordum kendime. Derken, bir baktım; hayatımın merkezine gelip oturmuş.Ve ben, Onsuz yapamaz olmuşum.
Ona olan sevgimi nasıl anlatsam bilmiyorum........Şimdiye kadar tatmadığım, hissetmediğim bir duygu bu. Her an onun yanında olmak istiyorum. Ellerinin sıcaklığını ve yumuşaklığını hissetmek, mavi gözlerine sürekli bakmak istiyorum.
Hemen her gün gidiyorum O’nu görmeye, ya da O bana geliyor. Onu karşımda görünce, içimde birşeyler kaynıyor. İçimdeki suların önündeki bentler açılıyor.Çağıldayan su sesi, kulaklarımı okşuyor......Onun yanında herşeyi unutuyorum. Elliye yaklaşan yaşımı, ağaran saçlarımı, artık kırışmaya başlamış yüzümü....Herşeyi ama herşeyi unutuyorum.
Nepiyosunuz, iyi misiniz? Ben pek hasdayın.Neren sızleyo derseniz, hangı birini söleyin.Her bi yanım sızleyo.Galp va, şeker va, tansiyon va, rometizme va, siyetik va.Omayan bi şey yok.Market gibiyin işte, her bi şey bulunuyo.
Unca periz yapıyon, iyi omeyon.Hap yuduyon, u da kâr etmeyo. Öne her şeyi yimen. Yımırta dokunur misal....Yağda yımırta yidim mi, öset (o saat, hemen) belli ede. Hemen göynüme bi bulantı gelir. Emme(ama) , dobalan (lop) bişir,üstüne aycik duz, aycik garabiber ek yi.Yi canım, isdesen viyolinen(viyolle) yi. Hiç bi şe omaz. Portakal da öne.Bicik portakal yiyin, öset belli ede. Midem eşir. Delinecek gibi olur. Emme; portakalı sık, içine de aycik de ilimon sık, iç canım, istesen bidonunan iç.Hiç bi şe etmez. Nuçun böle oluyo, ben de annayamadım.
Atık(artık) ölmekden ne gorkduğum yok. Şu bacaklamın ağrısından iki günde bir dokdura gitmekden gurtuluverin. Emme (ama) öteki dünyada ırahat bırakacakla mı bakam. Sorgu sual başleyo, cenazen ta(daha) mezelliğe (mezarlığa) vamadan. Şunu neye şöle etmedin, bunu neye böne etmedin? ....Nereye gitsen ırahatlık yok. Neparız bilmen. Bi de deyon ku: Amaaaan deyon. Herkeş nepasa ben de unu yaparım öte dünyada.Acemilik kötü. İsan(insan) on yo(defa) ölmez ki! Ölüp öleceğin bi sefer.Eeeee unun uçun da acamı olacan...... Aman bırakam şu ölüm lafını, öte dünya lafını.Ölümün yüzü soğuk.Ölüm deyince buz gibi odum.
Bir yün yumağıyım
Hayatın elinde...
Hoyrat
Çatlak elleriyle
Örüyor beni.
Eksiltiyor
Dergilerde, gazetelerde, mecmualarda sık sık, evli kadınlara öğütler veren yazılar okurum. Erkeği yuvaya bağlamanın, onu mutlu etmenin, ilk fırsatta kendisini dışarıya atmasını önlemenin - veya ne bileyim - erkeğin eşini ilk günki gibi büyük bir aşkla sevmesini sağlamanın yollarını gösteren ve dolayısıyle kadınlara öğütler veren yazılar. Bazen öyle ileri giderler ki bu yazılarda, biz kadınlara saçma sapan öğütler bile verirler. Bunlardan birini hiç unutmam: ” Eşinizin sigara paketinin içine, - Seni seviyorum! - diye yazdığınız bir pusula koyun.”.......Ne kadar çocukça! .....Sonra kazara birileri görecek; “ Aaaa! Adama bak! Evli barklı olmasına rağmen, birilerinden aşk mesajları alıyor,” diye kendisini suçlayacaklar. Pusulanın eşine ait olduğuna kim inanır! Haydi ayıkla bakalım pirincin taşını.
Evlilikle ilgili öğütler nedense genellikle kadınlara verilir. ” Yuvayı dişi kuş yapar, ” diye kadınları pohpohlayarak (Önce “ yağlayarak ” şeklinde yazmıştım, sonra değiştirdim.) , destan gibi öğütler verirler. Sanki erkekler her an başka bir kadına gitmeye hazırlarmış da, yuvayı hemen terkedeceklermiş gibi........ Gitmek isteyeni zorla tutamazsın ki! Ya da ne kadar tutabilirsin!
Uzun lâfın kısası, kadınlara verilen öğütlerden artık bana gına geldi.....Düşündüm düşündüm, otuz yıllık evli bir kadın olarak, ben de evli erkeklere öğütler vermeye karar verdim. Çünkü, kadınlar kadar erkeklerin de öğüde ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyorum.
Günlük yapmam gereken evişlerimi bitirdim nihayet. İlk bakışta sıradan gibi görünse de, oldukça yorucu işler. Her gün aynı şeyler işte, bilirsiniz. Ertesi gün ise, yeniden başa dönersiniz. Yaptığınız tüm işler, bir yokedici tarafından yok edilmiştir. Başlarsanız aynı işleri yeniden yapmaya. Sanki tiyatroda size verilen bir rolü oynar gibi. Üstelik sonunda alkış falan yok. Bu evişleri neye benziyor biliyor musunuz? Söyley’im: Her gün bir ev yaparsınız, kapısını – penceresini takıp evi bitirmek üzereyken gün akşam olur. Sabahleyin kalktığınızda bir bakarsınız ki, bitmek üzere olan eviniz yıkılmış, yalnızca temeli kalmış. Haydi yeniden başla çalışmaya, bir sonraki gün yıkılacağını bile bile. Şu kadınlar ne sabırlı yaratıklar(ız) !
İşlerimi bitirince bir kahve pişirdim kendime, yaktım sigaramı (maalesef) , keyif yapacağım aklım sıra. Fincanı ağzıma götürürken ellerime gitti gözlerim, keyfim birden kaçtı. Dikkatle baktım ellerime, irkildim. Nasıl da bitkin duruyorlardı kollarımın ucunda. Damarları belirginleşmiş yorgunluktan. Bir harita gibi ellerim. Yüzük parmağım boğuluyor sanki alyansımın içinde. İdam mahkumu gibi. Eklem yerleri de şişmiş biraz. Parmak uçlarım çatlamış, rengi değişmiş.
Ah! Bedenimin yorgun savaşçıları! İyilik, güzellik, kadınlık ve anneliğin gerekleri uğruna verdiğim çabanın gönüllü belki de zorunlu emekçileri ellerim.....
“ Hani bir kavak ağacı vardır. Günün en durgun anlarında bile kıpırdar durur yaprakları. İşte Türk Folklörü, kavak yaprakları ile ana yüreği arasında bir ilişki kurmuş. Ve - ana yüreği - demiş kavak yapraklarına.”....
Yıl 1994, aylardan ekim.........Kızımı okuması için çok uzaklara gönderecektim. Liseyi bitiren kızım, üniversite eğitimi için Trabzon’a gidecekti. O gün yavrum gurbete çıkıyordu. Ondan nasıl ayrılacaktım? Üzerine titrediğim kızım yaban ellere gidecekti. Aylarca onu göremeyecektim. Yalnız birkaç gün izne geldiği zamanlarda hasret giderebilecektim. Yüreğimin ortasında sanki bir ateş yanıyordu. Harareti durdukça yükselen bir ateş.
Kızımın hazırladığı bavullar bir kenarda duruyordu. Onları gördükçe içim sızlıyordu. Ancak, rahat görünmeliydim kızıma karşı. Onu üzmemeliydim. Silkindim, toparlandım. Yalancı bir gülümseme kondurdum yüzüme. Sanki kızım birkaç günlüğüne bir yere gidiyormuş gibi davrandım. Peki ya içim? İçim de böyle miydi? Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Sıkıştırılmış bir yay gibiydim. Ya da gerili bir ok. Her an boşalabilir, hıçkırarak ağlayabilirdim. Ancak, sabretmem gerekiyordu. Anne olmanın omuzlarıma yüklediği sorumluluk gereği, ağlamaya hakkım yoktu. Olamazdı. Eğer ağlarsam kızımı daha da üzecektim. Allah’tan sabır diledim. Kızımı uğurlayıncaya kadar sabır. Sonrası kolaydı. Sonrasını kızım görmeyecekti, bilmeyecekti nasılsa.
Doğum sancıları tuttu
Karnı burnunda gecenin
Beklenen yeni gün / yolda.
Doğdu doğacak diye
Beklerken yeni günü,
Çok güçlü bir hafızam var.Öyle hiçbir şeyi kolay kolay unutmam.Yıllar önce ezberlediğim şiirler, okul arkadaşlarımın okul numaraları, dostlarımın telefon numaraları, mektup adresleri hep hafızamda.Bilgisayar gibiyim yani.
Hani insan bazen bir eşyasını bir yere koyar, sonra bulamaz.Ya da etmesi gereken telefonu, gitmesi gereken bir nikâhı, düğünü unutur ya; ben asla unutmam.Kaçırdığım bir düğün, bir nikâh, bir tören olamaz.Hele hele, son anda hatırlayıp da bir çağrıya, bir randevuya geç kalmak; hiç bana göre değil.Süper sekreter gibi hafızam var çünkü.
Aslında bazı şeyleri unutmayı çok isterdim.N’olur sanki gitmem gereken bir yeri unutsam! Unutsam da, koşturup durmaktan kurtulsam.Güçlü bir hafızaya sahip olmak yoruyor beni.”Şunu yapacaktın, bunu yapacaktın, şuraya gidecektin, buraya gidecektin,” diye dürtüp duruyor.Ben de onun emirlerini yerine getirmekten yorgun düşüyorum.
Dün, bazı tetkikler yaptırmak için hastaneye gittim.Nisan ayıydı ama, gece yağan kar, yerde birkaç santimlik beyaz bir örtü oluşturarak herkesi şaşırtmıştı.Çiçek açmış ağaçlar karla örtülmüştü.Yıllardır, bu ayda kar yağdığını hiç hatırlamıyorum.
Hastane koridorlarında epey gidip geldikten sonra aradığım bölümü buldum ve sıramı beklemek için, diğer bekleyenlerin arasında yerimi aldım.Onbeş kişiden fazla bekleyen vardı.Burada uzun süre bekleyeceğim anlaşılan. Hastaların çoğu yaşlı.Onların yanında kendimi hem daha genç hem daha sağlıklı hissettim.Zaten rahatsızlığım o kadar ciddi değil.Yani şimdilik ölmüyorum.Otur otur otur... Sıkıntı bastı.Sıra da öyle ağır ilerliyor ki, sanki içeride ameliyat yapıyorlar.
Pozisyonumu değiştirdim belki rahatlarım diye. Ceketimi çekiştirdim, saçlarımı elimle şöyle bir karıştırdım, sonra parmaklarımla tarar gibi yaptım.Çantamın fermuarını açtım, bir şey arıyormuş gibi içine baktım.Çanta da valiz gibi mübarek.İçinde ne isterseniz var.Ellerime, tırnaklarıma baktım.Avuçlarım nasıl sarı! Doktorlar boşuna “ kansızsın “ demiyorlar.Sonra gömleğimin yakasını, pantolonumun ütü çizgisini düzelttim.Gömleğimin düğmelerini kontrol ettim.Bazen ilikler açılıyor da. “Niye okuyacak bir gazete, bir kitap getirmedin? ” diye kendime kızdım. Oturuş pozisyonumu yeniden değiştirdim.Bacak bacak üstüne oturur durumda iken, üstte duran sol bacağımı indirdim, onun yerine sağ bacağımı attım.Gözüm botlarıma gitti; baktım tozlanmışlar.Elimdeki kâğıt mendille botlarımı parlattım.Kirli mendili hemen yanımdaki çöp kutusuna attım.Ama bu yaptıklarımın hiç birisi, kendimi iyi hissetmemi sağlamadı.O anda yapacak başka bir şey de bulamadım.
Bir baktım
Ne ellerim var kol uçlarımda,
Ne gözlerim yerinde
Meğer / dün gece
Kendimi sende unutmuşum.




-
Kadir Karaman
Tüm YorumlarMerhaba Kamuran Hanım,
nasılsınız. Epeydir görüşmeyiz. Doğrusu merak ettim sizi.
Sağlık ve afiyette olmanız dileğimdir.
Sevgiyle ve sağlıkla kalmanız temennilerimle saygılar sunarım.