Bir degil, bin degil, elli bin olu can,
Yuz binlerce hane, ekmek kapisi viran.
Ya Malik ul Mulk, ya Kahhar,
Ya Hakim u ya Cabbar!
Bin Dokuz Yüz Seksen Üç yılı,
29 Ekim’i 30’a bağlayan gece
Erzurum ‘da olamamıza rağmen
Gece ılık ılıktı o mevsimde
Ama sabahı?
Tren, asık suratlı, rengarenk şapkalı görevliler, trenin düdüğü, gar, yolcular, telaş, ağlayanlar, sarılanlar....
Buharlı lokomotifin çektiği trenle yolculuklar yapmış kaç kişiye o yolculuklarını hatırlattım bilemiyorum. Ankara garı benim ayrılış veya varış garımdı öğrenciliğimde. Bana çok karışık duygular yaşatmıştır. Orada duyumsadıklarımın küçük bir bölümünü aktarmaya çalıştım. Muhtemelen, birçok okuyucumun da yüreğinin derinliklerinde bir yerde sızılarına dokundum.
Amerika iclerine nehir gemileri vasitasi ile mal sevkiyatini kolaylastirmak icin kurulan liman; ozellikle Afrika’dan zorla alinan “mallari”.....Onlarin yerine bagirmak istedim. Yine bir ogleden sonra bunlari dusundum, yalnizdim bu sehirde... Insanligin ortak ve evrensel dili olmasi gereken sevgi, yasam ve yasama hakki ne kadar yavas buyumekte? ...
Onlarin yerine bagirmak istedim! ... Yasamak istiyorum, yasamak istiyorum kardescesine.... Sehrin her yerinde, her noktasinda diledigim yerde, diledigim zaman.... Din, dil ırk ve mezhep ayrimi yapmadan...
Cunku, ben boyle buyudum...
Bizimki gibi gelişmeye çalışan bir ülkede küçük veya büyük her makam çok değerlidir. Ülkemiz için o kadar değerli makamlar, öyle yetenek özürlüleri tarafından işgal ediliyor ki... Kişileri yetenekleri nedeniyle sorgulamıyorum. Ama, eğer bir makam işgal edeceklerse tabii ki bu ülkenin, toplumumuzun gelişmesi adına beklentileri karşılamaları gerekmez mi? Liyakat gerekmez mi? Makam işgal eden herkes kendisini bu açıdan sorgulamalıdır. Öyleleri var ki, “verim” ve “üretkenlik” hazinesinden bir damla bile alamamışlar. Kendilerinde yok ki, etrafa ışık saçsınlar! Oralara nasıl tayin edilirler? Nasıl layık görülürler? Orada nasıl tutulurlar? Akıllara zarar! ....Ülkenin bu nedenle kaybettiği en değerli hazine olan zamanı, maddi ve manevi kayıpları takdir ve tahmin edebiliyor musunuz? Ya, bunların emrinde çalışmak zorunda kalanları çektikleri ıstırabı değerlendirebiliyor musunuz? Bunu haykırmalıyız....
Soylemeyecegim adini
Bilir de tanirsiniz
Gucenebilir bana.
Pek hos, bakimli ve guzeldi
Hep taraliydi saclari
Ne kadar çok anımız var,
Ne kadar çok yaşanmışlarımız.
Yüzleştik artık gerçekle,
Dar artık dünyamız dar.
Bundan böyle tutamayacak,
Nasıl kamçılarsa,
Yaşama sevincini,
Bir kuşun cıvıl cıvıl ötüşü.
Sevgili de
Hissettirmelidir
Üçüncü şiir kitabım da, teması ölüm olan bir şiirle bitiyor. Öykü bu ya: Hz. Ömer, halifeyken bir adamı her sabah kapısına gelip “Ölüm var, ya Ömer, Ölüm var! ” diyer bağırmak üzere görevlendirilmiş. Adam her gün sabah gelip bağırır, Hz. Ömer de çıkıp kendisine bir altın verip yollarmış. Bu durum karşısında etrafındakiler, halifeye bu işin açıklamasını yapmasını istediklerini ve verdiği paranın da çok olduğunu belirtmişler. Hz. Ömer, bu kişinin görevinin önemli olduğunu, birhalife olarak kararlarının bütüm İslam alemini, hatta bütün Dünyayı etkileyeceğini, bu kişinin her sabah kendisine ölümü hatırlatarak gün içinde alacağı kararların isabeti için yaptığı uyarının ehemmiyetini anlatmış. Bir süre sonra da adama son kez ödeme yapıp işten çıkarmış. Bunun nedenini soranlara da: “Bir sabah sakalımda ak bir tel gördüm. Sakalda bu aklar artıkça, her sabah o sözü kendi kendime hatırlayacağım. Artık onun ayrıca hatırlatmasına gerek kalmadı.” demiş.
Bu öykünün bir versiyonununu yıllardır şöyle bilirim: Hz. Ömer’in her sabah kendisine “Ya Ömer! Ölüm senin için yeterli bir ibrettir.” yazısını okuduğunu.
Günlük koşuşturmalarımızın, hırslarımızın, telaşlarımızın arasına hep yapamasak ta, bazen “ölümü düşünme”yi koyabilirsek daha mutlu bir ortamı hep beraber yaratabiliriz belki de.
Atalarımın izinden
Dağ, tepe, kayalar aştım
Ab – i hayat çeşmesinden
Kana kana sular ictim.
Keçi yolları, patika,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!