Kara çalınmış hayatlarımızdan
Kar’a uyandık bu sabah
Bilmiyorduk neden bu nedensiz neşe
Bazıları gecedendir dedi, karşılık ateşe
Verili dünyaların eşiti değil miydik
Şehrin ışıklarını yak hadi,
Bitir göğe çizdiğin resimleri,
Gölgelerini kısık sesle kovala yapıların
Karanlığın kılıksız kıyafetini sil hadi.
Bir resim ekle yaşama, eşele geceyi,
Şiirde yatılı akşamlar saydım
öksüz pijamasız
Anlamını ararken erken kararmış
dizeler gördüm ipsiz sapsız.
Manalar terketmiş çelimsiz mısraları
I
Soğuk bir ıssızda sızıyla açtım gözlerimi
Taşın yüreğinde duydum ben kendi sözlerimi.
Bir perde girdi arama, tül gibi ince, saydam,
Ressamın hırçınlığı çizmişti tüm gizlerimi.
Arthur Rimbaud ile “BEN” i “BİR BAŞKASI” OLMAKLARA DAİR SESLENİŞ,
KAPATMAK HESAPLARI, YOLA ÇIKIŞ LARDA:
Vakti geldi edilgin hesapları,
Faturalara vurmaların:,
'Yeterince görüldü. Bütün kılıklara girdi çünkü gizli görüntü..'
MUSALLA TAŞINDA
Soğuk bir rüzgarın sızısıyla açtım gözümü
yola çıkmanın çarpıntısında bırakmıştım ömrümü
İçimi soğutan taş bir yataktı yerim buzuldan
tüllerin ardında hırçın çizilmiş manzaradan
MUSALLA TAŞINDA
Soğuk bir ıssızın sızısıyla açtığında gözlerini henüz uzaklaşmamıştı. Buradaydı işte, içini soğutan bir taşın üzerinde uzaya fırlatılacak bir kabin gibi hissediyordu. Aslında halen buradaydı ama burası bir başkaydı. Görüntüsüyle arasına bir perde girmişti, tüllerin arasından manzarayı çizen ressamın hırçınlığını duyuyordu. Gören perdelerin arkasını hangi gözle görecekti? Neden kuşbakışıydı herşey, büyük ve ölçeksiz? Ama nedendi ayrı duruşu insanlardan, flu görüntü geçmiş yıllarda seyrettiği televizyon görüntüsü değildi. Kuşlar, neden gökyüzünde değildi, hepsi kara toprağa değmişti. Gökyüzü tertemiz, pürüzsüz bir cilde işlenmiş, temiz bir yol gibi çizilmişti. Ruhunun titreşimini, ıslak bir hırıltıyla duyuran bir soluk, sıcak solukların ona bakıp ağladığı bir mevsim geçişi gibi huzursuzluk ve yola çıkmanın kalp çarpıntısında duran yorgun yürekli bir soluk gibi hissetti kendini. Yalnızdı.
Bütün insanlar; karşısındaydı, sadece ona bakıyorlardı, ışığın çarptığı ve onu tanımadan geçtiği bir karasal gölgeydi sanki. Islık sesiyle müziğin soluğunu duyuyordu ama fısıltılar ona bakarak bulmaca çözüyorlardı. Bulmacanın çözülen tarafında kalmış, hep çözdüğü yanı karşısına almıştı. Yaşamaktan arta kalan silik hatıralar bulutu, ona geride kalanların izini vermiş, bir filmin başrolünü gizlice oynayacak sinemanın yer gösterici feneriyle gözlerine silik bir ışık serilmişti. Hep seyrettiği filmi, şimdi içerden bakarak ve kendine bakanların bakışından izleyeceği yeni bir seyirlikte gibiydi.
Yaşarken de hep böyle miydi? Hep o başkalarını başka tarafa atar, insan yüzlerindeki yarayla yatar kalkardı. O karşıda olan, kalp koyan, yüreğinde denizleri tutan, hep hatırlayan ama hiç gülücük emojisi olmayandı. Hep işleri olanlar, hep gezen, seven, beğenen, yiyen-içen, soran, kaçan cesur insanlar, mirasyedisi oldukları zamanlarından kopup neden şimdi buraya ürkekçe toplanmışlardı? Hangi hesabın gösterişine panayırlanmış bir mezraydı burası?
O, neden herkesten ayrıydı? Ayrılık, yüzleri solan insanlar mı demekti? İçinde uzandığı ahşap kulübe, altındaki sert ve soğuk yatak ve sarındığı beyaz kıyafetlerle burada hangi yolculuğun ilk durağındaydı? Neden insanlar elleriyle dokunacak kadar sıcak ama soğuğuyla korkutulmuşlar gibi ayrıksı ve ona o kadar uzaklardı? Misafirlerini saramamanın telaşını duydu. Gelenlere el vermemişti, gülen yüzlerini saklıyorlardı fotoğrafından ve sanki bir önceki otobüsü kaçırmış da soğuk rüzgarda açık durakta beklemenin üşümesiyle ruhlarını kapatmayı unutmuşlardı. Emojiler dağılmış, mediumlar kaçmıştı. Ve kalan ağızlarında veda sözcükleri, sessiz bir dilin içindeki konuşma balonlarıydı.
Kelimeleri
Soysak
Kirli çamaşırlarından
Beyaz ayarlı
Filmlerini çeksek
Çıplaklı
Adın gibi Adil diyarlara
Kendin gibi geldin de geçtin
Hasatların oraksızdı hep de
Dürüstlükte ömrünü biçtin
Kanatların yoktu, eksik bir
Onu taktın da, uçtun gittin…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!