İSTANBUL'DA TUTUNARAK
İstanbul’a geldiğimde bu şehrin beni beklediğini sanmıyordum.
Zaten İstanbul kimseyi beklemezdi.
İstanbul, geleni karşılamaz; gelen kendisine bir yer açarsa onu içine alırdı.
Ben de köyden, taşın toprağın, yoksulluğun ve sessizliğin içinden çıkıp geldim. İstanbul’un dili başka, yürüyüşü başka, insanı başka, havası bile başkaydı. Benim bildiğim hayat, insanın birbirini adıyla tanıdığı bir hayatın içindeydi. İstanbul ise milyonlarca insanın birbirinin yüzüne bakmadan yan yana yaşadığı büyük bir insan kalabalığıydı.
Ben o kalabalığın içinde önce bir isim değildim.
Bir işçiydim.
Bir hamaldım.
Bir çalışan, bir taşıyıcı, bir ekmek peşinde koşan adamdım.
İstanbul’un büyük tarihinin küçük bir figüranıydım.
Ama zamanla anladım ki tarihin büyük kitaplarında adı yazmayan insanların da şehrin tarihini taşıdığını.
Ben yük taşıyordum.
Fakat aslında yalnızca yük taşımıyordum.
İstanbul’un bir yerden başka bir yere götürdüğü hayatları da sırtımda taşıyordum.
Sirkeci’ye çıktığımda İstanbul’un yüzü bambaşkaydı.
Trenler insan getiriyor, vapurlar insan götürüyor, arabalar birbirinin peşinden akıyor, kaldırımlar ayak sesleriyle konuşuyordu.
Sirkeci, İstanbul’un kapılarından biriydi.
Bir tarafta tarih, diğer tarafta geçim derdi…
Bir insan için bundan daha gerçek bir İstanbul dersi olabilir miydi?
İstanbul’un sarayları vardı.
Camileri, kiliseleri, sinagogları vardı.
Hanları, pasajları, meyhaneleri, kahvehaneleri vardı.
Ama benim İstanbul’umun ilk sarayı bir işyeri, ilk müzem kaldırımlar, ilk üniversitesi ise hayatın kendisiydi.
Ben İstanbul’u kitaplardan önce insanların yüzlerinden öğrendim.
Kimin cebinde para vardı?
Kimin cebinde akşam eve götürecek ekmek parası vardı?
Kimin yüzünde yorgunluk?
Kimin yürüyüşünde zenginlik?
Kimin konuşmasında memleket?
Bunların hepsini sokakta öğrendim.
Sosyoloji bana sonradan anlatılmadı.
Ben sosyolojinin içinde yaşadım.
Beyoğlu’na doğru yürüdüğüm günlerde başka bir İstanbul çıkardı karşıma.
İstiklal Caddesi...
O yılların Beyoğlu’sunda insan yalnızca gezmezdi.
Bir kültürün içinden geçerdi.
Beyefendiler takım elbiseleriyle dolaşırdı.
Ayakkabılar boyalıydı.
Kravatlar düzgün bağlanmıştı.
Ama Beyoğlu sadece zenginlerin değildi.
İşçinin de, sanatçının da, öğrencinin de, garsonun da, hamalın da, memurun da kendisine ait bir köşesi vardı.
İstanbul’un asıl güzelliği belki de buradaydı:
Aynı kaldırımda birbirinden bambaşka hayatlar yürüyebiliyordu.
Ben de o kaldırımın bir parçası olmak istiyordum.
Bazen üstüm başım İstanbul’a yabancıydı.
Bazen konuştuğum kelimeler memleketimi ele veriyordu.
Bazen bir cümleyi İstanbul gibi söylemeye çalışırken kendi köyümün sesini duyuyordum.
Dil de insan gibiydi.
Şehir değişince kelimeler de insanın üzerinde elbise değiştiriyordu.
Ben İstanbul’un dilini öğrenirken aslında kendimi yeniden kuruyordum.
Sonra Çiçek Pasajı çıktı karşıma.
Orada başka bir dünya vardı.
Masalar...
Kadehler...
Bira...
Meyhane sesleri...
Ve bir yerlerden yükselen keman.
Ben kemanı dinlerken yalnızca bir müzik duymuyordum.
İstanbul’un eski ruhunu dinliyordum.
Bir zamanlar farklı dillerin, farklı inançların, farklı sınıfların aynı şehirde yan yana yaşadığı o eski İstanbul’un sesini...
Beyoğlu’nun tarihi biraz da bunun tarihiydi.
İstanbul, sadece fethedilmiş bir şehir değildi.
İstanbul aynı zamanda birbirine karışmış hayatların şehriydi.
Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin, Müslüman’ın, Levanten’in, Türk’ün, Kürt’ün, işçinin, tüccarın, sanatçının, memurun ve sokakta yaşayan insanın birbirine değdiği büyük bir insanlık sahnesiydi.
Ben o sahneye sonradan çıktım.
Başrol değildim.
Figürandım.
Ama figüranların da hikâyesi vardır.
Çünkü bir şehrin gerçek hikâyesini bazen başrol oyuncuları değil, arka planda sessizce yürüyen insanlar anlatır.
Ben İstanbul’da İstanbullu olmaya çalışırken aslında İstanbul da beni değiştirdi.
Yürümeyi öğretti.
Beklemeyi öğretti.
İnsan okumayı öğretti.
Susmayı ve konuşmanın bedelini öğretti.
En önemlisi de şunu öğretti:
Bir insanın şehirli olması, cebindeki parayla ölçülmez.
Şehirli olmak, başka insanlarla aynı kaldırımı paylaşmayı öğrenmektir.
Kendi acını başkasının acısından üstün görmemektir.
Bir garsonun eline, bir hamalın sırtına, bir işçinin nasırlı avucuna bakıp insanı yalnızca mesleğiyle ölçmemektir.
İstanbul bana sınıfı da öğretti.
Bir masada oturanla o masaya hizmet eden arasındaki mesafeyi gördüm.
Ama o mesafenin insanın değerini belirlemediğini de gördüm.
Çünkü bazen masadaki adamın cebinde para vardı, fakat yüreğinde hayat yoktu.
Bazen yük taşıyan adamın sırtı eğilmişti ama onuru dimdikti.
İşte benim İstanbul felsefem burada başladı.
Ben İstanbul’a zengin olmak için gelmedim.
Ben İstanbul’a tutunmak için geldim.
Bir ekmek parası kazanmak...
Bir evin kirasını ödemek...
Aileme destek olmak...
Yarın sabah yeniden işe gidebilmek...
Hayat bazen büyük ideallerden önce küçük ihtiyaçlarla başlar.
İnsan önce karnını doyurur.
Sonra dünyayı değiştirmeyi düşünür.
Ben de önce yaşamak zorundaydım.
Sonra düşünmeye başladım.
Sonra yazmaya...
Sonra İstanbul’un bana söylediklerini dinlemeye...
Ve yıllar geçtikçe anladım:
Ben İstanbul’da sadece çalışmamışım.
Ben İstanbul’u taşımışım.
Sırtımda yüklerle geçtiğim sokaklar bugün hâlâ hafızamda.
Galata...
Sirkeci...
Cağaloğlu...
Beyoğlu...
Çiçek Pasajı...
Kaldırımlar...
Vapurlar...
Otomobiller...
İnsan kalabalıkları...
Hepsi birer hatıra değil artık.
Hepsi benim hayatımın cümleleri.
İstanbul bana hiçbir zaman “Sen kimsin?” diye sormadı.
Çünkü İstanbul’un böyle sorulara ayıracak zamanı yoktu.
O sadece önüne bir kaldırım koydu.
“Yürü,” dedi.
Bir iş koydu.
“Çalış.”
Bir kalabalık koydu.
“İnsanları tanı.”
Bir hayat koydu.
“Dayan.”
Ben de yürüdüm.
Çalıştım.
Tanıdım.
Dayandım.
Ve sonunda İstanbul’un içinde kendime küçük bir yer açtım.
Belki hâlâ tam anlamıyla İstanbullu değilim.
Zaten kim tam anlamıyla İstanbulludur?
İstanbul’da doğmak mı İstanbullu yapar insanı?
Yoksa bu şehrin ekmeğini bölüşmek mi?
Kaldırımını aşındırmak mı?
Yağmurunda ıslanmak mı?
Vapurunda üşümek mi?
İşsiz kaldığında korkmak, çalıştığında yorulmak, sevindiğinde gülmek, kaybettiğinde susmak mı?
Bence İstanbullu olmak biraz da şehrin acısını kendi acın gibi hissetmektir.
Ben İstanbul’a dışarıdan geldim.
Ama İstanbul’un içine içeriden girdim.
Önce yabancıydım.
Sonra çalışan oldum.
Sonra komşu oldum.
Sonra baba oldum.
Sonra şehrin hafızasında küçük bir iz bırakan adam...
Ve bugün geriye baktığımda görüyorum:
Ben İstanbul’u fethetmedim.
İstanbul beni dönüştürdü.
Köyden gelen bir çocuğun dilini değiştirdi.
Yürüyüşünü değiştirdi.
Bakışını değiştirdi.
Dünyaya bakışını değiştirdi.
Ama köklerini tamamen söküp atamadı.
İyi ki de atamadı.
Çünkü insanın memleketi, yalnızca doğduğu yer değildir.
İnsanın memleketi, içinde taşıdığı geçmişidir.
Ben İstanbul’da yaşarken Bayırköy’ü de taşıdım.
Köyün taşını İstanbul’un kaldırımına getirdim.
Fırat’ın sesini vapur düdüklerine karıştırdım.
Köyün yoksulluğunu Beyoğlu’nun ışıklarıyla yan yana koydum.
Ve iki dünyanın arasında kendime bir insan yaptım.
Şimdi düşünüyorum da...
İstanbul’un büyük tarih kitaplarında benim adım yazmayacak.
Saraylarda benim için bir oda ayrılmadı.
Meydanlarda heykelim dikilmedi.
Gazetelerin manşetlerinde hayatım çıkmadı.
Ama ben biliyorum:
Bir şehir, yalnızca padişahlarıyla, hükümdarlarıyla, sanatçılarıyla ve zenginleriyle kurulmaz.
Şehirleri asıl kuranlar;
sabahın erken saatinde işe gidenlerdir.
Kaldırım taşlarını aşındıranlardır.
Yük taşıyanlardır.
Vapur bekleyenlerdir.
Akşam eve ekmek götürenlerdir.
Çocuklarını okutmak için ömrünü verenlerdir.
Ve bütün bunları yaparken yine de hayata karşı küçük bir gülümsemeyi koruyabilenlerdir.
Ben onlardan biriydim.
Belki hâlâ öyleyim.
Ben İstanbul’un sahibi olmadım.
Ama İstanbul benim hayatımın sahibi oldu.
Ve yıllar sonra anladım:
Ben İstanbul’a gelmedim yalnızca.
İstanbul’un içine karıştım.
Bir kaldırımı oldum.
Bir sokak lambası altında bekleyen işçiyi oldum.
Bir vapur düdüğünde memleketini hatırlayan gurbetçiyi oldum.
Çiçek Pasajı’nda bir kemanın sesine dalan yorgun adamı oldum.
Ve nihayet...
Kendi hikâyesini yazmaya çalışan bir İstanbullu oldum.
Çünkü bazı insanlar şehirlere yerleşir.
Bazı insanlar ise şehirlerin hafızasına.
Ben ikincisini seçtim.
— Yazar ve Şair Müslüm İnan
Kayıt Tarihi : 18.08.2026 17:25:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!