İstanbul yürüyor yanımda bugün,
ben İstanbul'un içinde
çocukluğumu arıyorum.
Bir kaldırım taşı görüyorum,
üzerine iki taş daha koyuyorum içimden,
bir top buluyorum sonra,
vuruyorum...
Devriliyor taşlar.
Ben kazanıyorum.
Ne tuhaf,
Nüfus cuzdanim eskidikçe kazanmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim.
Çocukken
bir taşın devrilmesine sevinirdik.
Tek maçları vardı mesela,
Ah o tek kale maçları...
Ancak aksam ezanınyle " atan galip" diye biterdi.
Bir okul duvarı kale,
iki taş, kale direği,
top dediğin bazen bezden,
bazen tenekeden...
Dokuz taş oynardık.
Taş üstüne taş dizer,
sonra dünyalar kadar ciddi
o taşları devirmeye çalışırdık.
Bir de kovboyculuk...
Bir dal parçası tabanca olurdu,
bir tahta parçası at,
başımıza geçirdiğimiz eski bir şapka
bizi Texas'a götürürdü.
Bunları düşünüyorum İstanbul'un kalabalığında.
Sürekli telefon çalıyor yanımda,
bir ekran yanıyor,
bir başka ekran sönüyor.
Herkes birbirine bağlı.
Kimse kimseye değmiyor.
O vakitlerde internet yoktu.
Ama komşunun kapısı vardı.
Bir ekmek bölünürdü,
üç çocuk doyardı.
Bir tabak yemek gelirdi,
“Komşudan geldi” denirdi.
Komşuluk da paylasmak vardı.
Şimdi herkesin kendi şifresi var.
Çocukluğumun evinde
yağ azdı.
Ama ekmek çok kıymetliydi.
Salça sürerdik üzerine ortasını yarıp ikiye
üstüne biraz da yağ...
Sonra tavayı ekmekle sıyırırdık.
Tavanın dibinde ne kaldıysa
bayramdı bizim için.
Haşlanmış yumurta
öyle her sabah sofraya gelmezdi.
Misafir gelecek diye beklerdik.
Annem yumurtayı pişirirken
içine biraz un katardı.
Çoğalsın diye.
Bir yumurta
birkaç çocuğa yetebilsin diye.
Şimdi marketlerde
yumurtanın yüzlerce çeşidi var.
Gecen görüm.
Çikolatayla kaplamışlar.
Adinada sürpriz demisler.
Bizim için musluktan su akarsa sürprizdi.
O evlerde
yokluk vardı belki,
eksik yoktu.
Sevgi vardı.
Kavga vardı.
Bağırış vardı.
Arada da terlik olmazsa olmazdı.
Annemin sesi vardı mutfakta.
Babamın eve gelişini beklemek vardı.
Ve akşam olunca
herkes aynı odadaydı.
Televizyon vardı sonra.
Bir tane.
Tek kanal.
Başında beklerdik.
Siyah beyaz Cuneyt ARKİN filmi başlayacak, kac kisiyi devecek diye heyecanlanırdık
Annem, Fatma Girik, izzet Günay'ı yine mi reddecek diye dertlenirdi.
Büyük bir sanat eseri seyrettigimizi bilip
sessizleşirdik.
Pazar sabahları saat 10 da kovboy filmleri...
John Wayne kimdi bilmiyordum.
ama bizim için kahramandı.
Atına binerdi adam,
biz de halının üzerinde
onunla birlikte giderdik.
Şimdi kahramanların sayısı çok.
Ama çocukların
kahramanlığı az.
O tek kanalı özlüyorum.
Bir programı beklemenin
heyecanı vardı çünkü.
Her şey elimizin altında değildi.
Belki de bu yüzden
hiçbir şey sıradan değildi.
Okul yollarını da özlüyorum.
Uzun yolları...
Servis yoktu.
Kış sabahlarında
beline kadar karın içinden
okula gittiğim günler
Soğuk ve islak
Ayakkabının içine kar girerdi.
Çorap ıslanırdı.
Ellerimiz üşürdü.
Ama okula giderdik.
Şimdi gökyüzü biraz bulutlansa
“Okullar tatil” deniliyor.
Gülüyorum.
Sonra içimden
küçük bir çocuk çıkıyor,
“Biz karın içinde giderdik,” diyor.
Haklı.
Biz karın içinde giderdik.
Çocukluğumuz biraz öyleydi;
zor,
soğuk,
yoksul,
ama güzel.
Şimdi İstanbul'un kaldırımlarında
adımlarımı sayıyorum.
Bir yanım Galata'ya çıkıyor,
bir yanım çocukluğuma.
Eyüp'ten geçiyorum,
bir apartmanın camında
kendimi görüyorum.
Sakalımda yıllar,
gözlerimde yorgunluk...
Camdaki adam büyümüş.
Ama içimde biri hâlâ
çocuk.
Hâlâ taşları üst üste diziyor.
Hâlâ topun peşinden koşuyor.
Hâlâ pazar sabahını bekliyor.
Hâlâ annesinin
yumurtaya un kattığını bilmiyor belki.
Sadece yumurtanın çoğaldığını sanıyor.
Ve annesi mutfakta...
Bir şeyleri çoğaltıyor.
Yumurtayı değil yalnız;
evin neşesini,
çocukların mutlulugunu,
yarının umudunu...
Bizim evimizde
çok şey yokmuş.
Ama ne çok şey varmış aslında.
Bir ekmek vardı.
Bir anne vardı.
Bir baba vardı.
Bir avuç arkadaş,
bir top,
dokuz taş,
bir televizyon,
bir okul yolu...
Ve insanın
dünyaya sığdırabildiği
kocaman bir çocukluk.
Şehir kalabalık,
ben yalnızım.
Işık çok,
içim karanlık.
çocukluğum geldi yanıma.
Elinde eski bir top,
dizleri yara içinde,
üstü başı toz...
“Gel,” dedi.
“Nereye?”
“Eve.”
“Ev nerede?”
Güldü.
“Annemin olduğu yerde.”
Ben sustum.
O da sustu.
Sonra birlikte yürüdük.
İstanbul'un bütün ışıklarının altından,
eski okul yollarının,
karların,
tek kanallı televizyonların,
salçalı ekmeklerin,
tavanın dibinde kalan yağların
ve annelerin
yumurtayı çoğaltmak için
un kattığı o güzel yoksulluğun içinden geçtik.
Bazen bir pazar sabahı.
Bazen salçalı bir ekmek.
Bazen dokuz taş.
Bazen dizindeki yara.
Bazen de
“Anne, yumurta niye böyle çok?”
diye sorup
cevabını yıllar sonra anlayabildik .
Elimden tutan çocukluğum,
hiç büyümemiş gibi baktı yüzüme.
Sonra cebinden
Misketleri çıkardı.
Yarısni
bana verdi,
Geridini kendine.
“Haydi,” dedi,
Ben güldüm.
Çocukluğum da güldü.
İstanbul'un bütün gürültüsünün içinde
iki misketin birbirine vurduğu sesi duydum.
Ve ilk defa bugün,
bu kadar kalabalık bir şehirde
yalnız olmadığımı hissettim.
Kayıt Tarihi : 17.08.2026 15:06:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!