Karanlık mahzenlerinde büyüttüğün o kör taklidi,
Zihnimin saydam ipliklerini koparan bir ustura şimdi.
Bilerek sustuğun, bilerek kilitlediğin o idrak kapıları,
Aslında kendi içindeki hiçliğin ritmik tıkırtısıydı.
Anlamı sağılmış bir gökyüzü bıraktın geride;
Kendi yarattığın o sahte dilsizliğin,
Kendi kuyusunda boğulan o yapay kışın ortasında.
Sen, anlamamazlığın o soğuk, kireç beyazı maskesini takıp
Bir illüzyonistin ucuz numaralarıyla zamanı bükerken,
Farkında değildin dokunduğun kutsal kumaşın.
Çünkü benden istediğin,
Güneşin en bakir kırılmalarından çalıp,
Zamanın kalbine gömdüğüm o en berrak kristallerdi.
En unutmama hevesli, en tanrısal anlarımı alıp
Senin o sığ, o mimarisiz çölüne
Birer sıradan taş gibi döşememi bekledin.
Kendi karanlığına kılıf arayan bir el gibi,
Işığımla beslenip, ışığımı inkâr etme cüretiydi bu.
İşte tam bu noktada başladı o dilsiz kıyamet;
En pürüzsüz nehirleri, senin o bataklık gölgelerine akıtmamı istemen,
Bu sadece bir körlük değil,
Varlığın şah damarına vurulmuş en buyurgan, en amansız haksızlıktı.
Bir terazinin kefesinde değil, bir uçurumun kenarında tarttın bendeki cevheri.
Ve bıraktın o soyut fırtınanın kollarına;
Şimdi ne senin o sahte sağırlığın kurtarabilir seni,
Ne de benim o yağmalanmış tapınağım.
Anlamı kurban ettiğin o sunakta,
Şimdi sadece kendi yarattığın sessizliğin canavarları uluyor;
Bendeki o en güzel anlar ise,
Artık senin hiçbir zaman dokunamayacağın kadar uzak birer gökyüzü...
Kayıt Tarihi : 11.07.2026 15:10:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!