Köşedeki terk edilmiş kafenin önünde, soluk mavi bir sandalye duruyor. Dış cephesi dökülmüş bu ahşap parçasının kaç yaz gördüğünü, kaç ayrılığa tanık olduğunu düşündüm. Belki de bir zamanlar, iki sevgili burada saatlerce oturup, geleceğe dair aptalca, ama içten yeminler etmişti. Belki de yaşlı bir adam, tek başına kahvesini yudumlarken, yıllar önce kaybettiği karısının hayaliyle sohbet etmişti. Şimdi, üzerine düşen güneş ışığı, tozlu yüzeyindeki çatlakları daha belirgin hale getiriyor. O çatlaklar, sadece ağacın yıpranması değil, aynı zamanda bekleyişin, hatıraların ve nihayetinde unutulmuşluğun izleri. O sandalye, sadece bir eşya değil; tamamlanmamış cümlelerin, yarım kalmış gülüşlerin ve hiç söylenmemiş vedaların müzesi.
Gözlerinde bir deniz, bende bir gemi.
Limansız bir sevdadır bu, bilinir mi?
Her dalgan bir fısıltı, her anın ebedi.
Sessizliğin bile en güzel melodi.
Gönlümün derdine derman arayıp, iç şarabı,
Bu fâni dünyada ebedî kalayım, iç şarabı.
Sâkî! Sun ki, aşkın nûruyla dolsun cismimiz,
Adıyaman'ın on iki kilometre kuzeyinde,
Çelikhan Malatya kara yolun özerinde,
Palanlı köyün sınırların içerisinde,
Milattan önce, kırk bin yıllardan mağaralar,
Yeşildir mavidir gözlerin,
Baharda renkleşir bedenlerin,
Beşik gibi sallanır dalların,
Estetiksin şıksın menene güş
Kahve olur meyvelerin,
O, duraksamalarla yazılmış bir hikâyedir. Her bir basamak, geçmiş bir eylemin, tamamlanmış küçük bir zaferin katılaşmış anıtıdır. Aşağıdaki her şey, geride bırakılmış, yukarıdaki ise ulaşılmayı bekleyen yorgun bir vaat. Sürekli bir "şimdi"den "sonra"ya doğru atılan, zorunlu ve yorucu bir geçiş eylemi.
Ahşap veya taş, fark etmez; maddesi ne olursa olsun, özü ilerleme zorunluluğudur. Üzerinde ne inen ne de çıkan tam olarak durabilir. Merdiven, bir karar anıdır; ya tırmanışın ağırlığını ya da inişin kaygan rahatlığını seçeceksin. Her ikisi de, başladığın yerden farklı bir yere varma mecburiyetini dayatır.
Ey peri sûretli cânân, gel şeb-i yeldâda gel,
Âteşîn sînendeki nârı yakıp, devrân edel.
Rûz-i hicrân bitti artık, vuslatın demidir,
Betonun ve camın yükseldiği yerde,
Gökdelenler gölgelerimizi uzatırken,
Biz küçük bir fısıltıyız kalabalıkta.
Herkes aceleci, herkes bir yere yetişiyor,
Ama senin elin, benim labirentimdeki tek sabit nokta.
Ne amel ne ilim, ne de kuru söz,
Aradığın nîmet, gönüldedir bil.
Gönül kapısının tek anahtarı, gör,
Cennetin anahtarı, bil ki, sevgidir.
O, bir gizlenmenin işaretidir. Altında sakladığı dolgun ve ağır gerçeğin, dışarıya sızan ince, hafif bir fısıltısı. Toprağın emeğiyle güneşin vaadi arasındaki, ipeksi ve altın sarısı bir aracılık. Püskül, henüz olgunlaşmamış bir sırrın, rüzgârla oynayan nazik bir telaffuzudur.
Dokunuşu, yazın sonu gelmez sıcaklığına aittir. Bir avuç tüy kadar değersiz, ama o içteki sert ve düzenli hayatın kanıtı olarak paha biçilmez. O, bütün bir hasat döngüsünün, görünmez ve hafifçe sallanan kılcallarıdır.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!