I.
Unutuşun Kapıları
Bir zaman vardı ki,
sevdalarımız omuz omuza yürürdü bizimle.
Dar sokakların duvarlarında yankılanan
Bir gece perileri şarkılarıyla uyandırmak
Ancak bir kız çocuğunun marifetidir
Uyuyan taştan cinlerin arasında şarkı söyleyerek
Perileri taş olmaktan kurtarmak
Başka kime marifet olarak verilebilir
Savruluyorsun çelimsiz rüzgârlarda,
sanki hiç yokmuş gibi.
Sonbaharın ortasında yürüyorum;
mazim aklımda mı, gönlümde mi, gözümde mi?
Görüyorum…
ama seçemiyorum.
Yorgunluk mesele değil aslında;
kırk dördünde bir adamın
ömrüyle yüzleşmesi kendiliğinden olur.
Yaşlanmışlığım da değil mesele,
gülümsememin dünyanın serencamına
hâlâ çocukça, hâlâ heyecanla tutulması gibi
Şehir…
Çıngıraklı bir yılan gibi sessizce sürünür,
Zehrini damlatır yüreğime, gizli ve derin.
Sokaklar kışkırtır, taşlar fısıldar,
Her köşe bir sır, her gölge bir hikâye taşır.
Ansızın çıkıyor karanlıklar sokak başlarından;
Her köşe başında bir vurgun,
Her adımda bir eksilme…
Bu kadar yarayı hangi şehir taşır omuzlarında?
Gün ortasında bile
Yalın bir sıkıntı çörekleniyor havaya.
Yaprakları çoktan dökülmüş ağaçların arasından
Kopuyor kıyametin sessiz çığlığı;
İnsan, insana silah doğrulturken
Bir garip huzurla şehre kar yağıyor…
Yer yarılmış sanki,
Ne şehir önemser,
Ne yağmur anne
Rüzgar eser,
Mesela bir kuş yuva yapar
Dalgalar kumları döver
Sakince
Bunu soruyor herkes,
belki de aynı yerden acıyor insanlığın içi.
Ya Rab…
Bu yalnızlığı bana hangi rüzgâr getirdi?
Neden bu kadar yapayalnızım?
Hep değmezler çıkıyor karşımıza
Hep değmezleri yaşıyoruz
Neden değmiyor duygularımız?
Ahir zamanda hiç bir insana...
Eylül biraz yeşildir aslında,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!