Ağır Bir Ağıt ve Sessiz Bir Teşekkür
Babam,
Kelimelerin fırtınaya bırakılmış bir göğün altında
pas tutmayan bir yemin gibi sallanırdı.
Dünya, kendini süslerin parlak yalanlarıyla açıklarken sen, hakikatin keskin ağzında kanamayı göze alanlardandın.
Gönlünün aynasına her eğilişinde başka bir yüz bulmadın.
Ne eksiğini örttün, ne fazlalık icat ettin.
Vicdanın, içinde kimsenin oturmadığı aydınlık bir evdi.
Yüzündeki çizgiler zamanın tırnak izleri değildi, geceler boyunca kalbinin derin kuyularından çektiğin suskun kovaların alnında bıraktığı izlerdi.
Keder, sende başını eğen bir misafir olmadı.
Yüzünde, kendi gölgesini taşıyan eski bir dağ gibi durdu.
Sen, üzüntünü sahte gülüşlerin plastik sığınağına sokmadın.
Maskelerin ardında çürümeyi bir hayat sanmadın.
Gözlerin, akşamın son ışığını sırtında taşıyan
iki yorgun pencereydi.
Bakınca gün batımından çok, uzun bir vedanın sessiz hazırlığı görünürdü.
Ve sevgin...
Kimsenin haritasına çizilmemiş taşların arasından yürüyen yeraltı suları gibi, gürültüye ihtiyaç duymadan ulaştı bize.
Bir ağacı büyüten özsu gibi, bir yaranın çevresinde usulca örülen deri gibi, bir çocuğun içine fark ettirmeden yerleşen güven gibi.
Toprağı incitmeden, taşları yerinden etmeden, hayatın görünmeyen damarlarında dolaştı.
Şimdi anlıyorum, bazı insanlar yaşarken değil, çekildikleri boşlukta büyür.
Sen de yokluğunda genişleyen o sessiz hakikatsin babam.
Bir ömürdür içimde akan.
Bir tek bakışın yeterdi bazen babam, kelimelerin bütün gürültüsü
kıyıya çekilen bir deniz gibi susar, doğruluk, hiç kımıldamadan
kendi tahtına otururdu.
O bakışta, bir ordunun sarsılmaz cesaretiyle bir dervişin incinmekten korkan merhameti aynı yastıkta uyurdu.
Sen sırtını dağlara dayamamıştın.
Aksine, yorulmuş dağlar gelir, heybetlerini senin kocamış omuzlarına bırakırdı.
Fırtınalar göğü parçalayabilir, gece, katranını bütün yolların üzerine dökebilirdi, ama senin yürüyüşün hiçbir karanlığın önünde eğilmedi.
İçinde yangınlar yükselirken bile dışarıya yalnızca sığınacak bir limanın dinginliği vururdu.
Kalabalık bir hanın en kederli, en küçük evladıydın belki, ama taşıdığın yük, asırların altında kalmış çınar kökleri kadar derindi.
Evin her köşesine bir tutam gülüş bırakabilmek için, kendi yorgunluğunu gecenin kimsenin uğramadığı kör kuyularına gömerdin.
Kimse bilmezdi.
Bir ekmeği bölüşür gibi
ömrünü de bölüştüğünü, herkese biraz ışık verebilmek için kendi güneşinden eksildiğini.
Sen eksildikçe biz tamamlandık.
Sen sustukça biz hayatı, hiç bitmeyecek bir bayram sanıp büyüdük.
Oysa şimdi anlıyorum, ev dediğimiz şey duvarlardan değil, bir adamın sessizce üstlendiği görünmez fedakârlıklardan kuruluyormuş.
Ve sen babam, biz fark etmeden her gün biraz daha tükenerek bize yıkılmayacak bir dünya kuruyormuşsun.
Evin eşiği seni beklerdi babam, akşamın yorgun ışıkları duvarlardan çekilirken, kapının önünde biriken sessizlik adımlarını tanırdı.
Sen, toprağın taze kokusuna karışır, geceyle omuz omuza yürürdün eve doğru.
Yorgunluğun, fırından yeni çıkmış ekmek gibi kokardı.
Alnında biriken ter, soframıza görünmeden bırakılmış eski bir bereket duasıydı.
Ay ışığı omzuna düştüğünde gökyüzü seni tanıyor sanırdım.
Yıldızlar, uzaktan selam veren eski dostlar gibi usulca göz kırparlardı.
Kim bilir babam, hangi yıldızı bizim yarınlarımıza sakladın, hangi karanlığı biz üşümeyelim diye kendi gecene örttün?
Ellerin...
Toprağın sabrıyla sertleşmiş, güneşin ağır değirmeninde pişmiş, rüzgârla törpülenmiş o nasırlı ellerin...
Bir ömrün yükünü taşır, bir ailenin sessiz direği olurdu.
Ama bir evladın saçlarına değdiğinde ansızın değişirdi bütün ağırlığı.
Bir kelebeğin kanadına dönüşürdü dokunuşun.
Sanki bütün sertlik, şefkati korumak için giyilmiş bir kabuktan ibaretti.
Tek bir temasın yeterdi bazen, içimizde üşüyen bütün yalnızlıklar sobaya yaklaşmış çocuklar gibi ısınmaya başlardı.
Hiçbir nasihat söylemeden, hiçbir büyük söz kurmadan, yalnızca varlığınla öğretirdin.
Çünkü senin ellerin, konuşmayı unutmuş dualar gibiydi.
Sessizce uzanır, ruhumuzdaki görünmez çatlakları bulur, kimseye göstermeden onarırdı.
Şimdi yokluğunun uzun akşamlarında anlıyorum, bir evin duvarlarını ayakta tutan taş ya da harç değilmiş.
Bir babanın, çocuklarının kalbine her gün yeniden sürdüğü o görünmez şefkatmiş.
Sonra babam... Zamanın düzenini bozan, saatlerin kalbine paslı bir bıçak gibi saplanan o acımasız karanlık girdi içeri.
Adı belliydi.
Herkes biliyordu.
Ama hiçbirimiz inanmak istemiyorduk.
Ölüm...
Kapıyı çalmayı bilmeyen, helallik beklemeyen, veda cümlelerine mühlet tanımayan o eski ve soğuk misafir.
Bir gün geldi ve seni aldı.
Biz daha söyleyecek sözlerimizi bitirememişken, ellerinin sıcaklığını tam ezberleyememişken, sesinin yankısı evden çekilmemişken.
Ama sen, o son karanlığın karşısında bile geri adım atmadın.
Ölümün yüzüne, hayatın yüzüne baktığın gibi baktın.
Sakin.
Duru.
Mağrur.
Sarsılmaz.
Acını, kimsenin omzuna bırakmadan taşıdın.
Sanki yıllardır giydiğin eski bir hırkayı sessizce sırtına alır gibi.
Ne yakınmalar büyüttün içinde, ne korkularını çoğalttın.
Giderken bile öğretmeye devam ediyordun.
Sanki, "İnsan dediğin, yalnız yaşarken değil, veda ederken de vakur olmalı" diyordun.
Ve sen, bu dersi son nefesine kadar bozmadın.
Ne dağıldın.
Ne de ardında dağılmış bir ömür bıraktın.
Bir çınarın devrilişi gibi değildi gidişin.
Daha çok, göğü taşıyan görünmez bir sütunun sessizce ışığa çekilişiydi.
Nasıl yaşadıysan, öyle yürüdün sonsuzluğa.
Gösterişsiz.
Temiz.
Başın eğilmeden.
Ardında kırılmış aynalar bırakmadın.
Küskünlükler bırakmadın.
Kararmış yüzler, yarım kalmış hesaplar, kirlenmiş hatıralar bırakmadın.
Yalnızca, yokluğuyla bile insanı terbiye eden derin bir iyilik bıraktın.
Şimdi senin ardından baktığımız yerde bir mezardan çok, ömrünü doğrulukla tamamlamış bir adamın ışığı duruyor.
Ve biz, her geçen gün biraz daha anlıyoruz ki, bazı insanlar ölmez babam.
Sadece gözden çekilir.
Kalplerin içinde, zamana rağmen sönmeyen bir vicdan gibi yaşamaya devam eder.
Ve ben...
Ben sana hep uzaktım babam.
Sadece şehirlerle, yollarla,
haritaların ölçebildiği mesafelerle değil, ertelediğim anlarla, dilimden çıkmaya cesaret edemeyen o sade ve içten "seni seviyorum"larla, yarım bırakılmış sarılmalarla, bir sonraki zamana emanet edilip hiç yaşanamayan kavuşmalarla uzaktım.
Şimdi anlıyorum, insan bazen en çok, en sevdiğine geç kalıyormuş.
O nasırlı, ekmek kokan, ömür kokan ellerini son bir kez öpüp alnıma koyamadım.
Parmak aralarına sinmiş yılları, avuçlarında biriken alın terini, sessiz fedakârlıklarını bir evlat minnetiyle öpemedim.
Meğer gurbet, yalnız şehirler arasına serilmiş yollar değilmiş.
Gurbet, babanın nefes aldığı o odaya bir daha girememekmiş.
Kapısını bildiğin hâlde ona ulaşamamakmış.
Bir ses kadar yakın olanı bir ömür kadar uzak bulmakmış.
İsterdim ki, ayaklarının dibine oturayım yeniden.
Çocukluğumun o güvenli kıyısına çekileyim.
Başımı dizlerine koyup yılların üzerime biriktirdiği bütün yorgunluğu bir çocuk gibi bırakayım.
İsterdim ki, yüzündeki her çizgiyi tek tek öpeyim.
Her birinde saklı emeğe, sabra, cefaya teşekkür edeyim.
Helalliğini alayım.
Sana layık olamadığım yerler için af dileyeyim.
Ama zaman, merhametsiz bir nehir gibi geçti aramızdan.
Yollar kapandı.
Köprüler sessizce çekildi.
Ve hayat, bir daha açılmayan kapılar bıraktı geride.
Şimdi içimde büyüyen boşluk, bir eksiklikten ibaret değil.
Bu, kökünden sökülmüş asırlık bir çınarın toprak altında hâlâ sızlayan yarasıdır.
Nereye varsam gölgesini aradığım, ama artık hiçbir ağacın dolduramadığı bir yokluktur.
En ağır yüküm de budur babam.
Sana olan oğulluk borcumu tam ödeyememiş olmanın mahcubiyeti.
Bir ömür sırtımda taşıyacağım sessiz bir taş gibi.
Ne kadar yaşarsam yaşayayım, ne kadar yol alırsam alayım, içimde hep aynı cümle yankılanacak.
Keşke biraz daha yanında otursaydım.
Keşke elini biraz daha tutsaydım.
Keşke seni sevdiğimi, sen duymaya devam ederken söyleyebilseydim.
Çünkü bazı pişmanlıklar geçmez babam.
İnsan onları unutmaz.
Sadece kalbinin en derin yerine koyar ve ömrü boyunca bir emanet gibi taşır.
Biliyorum babam, toprak kendisine emanet edileni geri vermez.
Zaman, aynı suyu ikinci kez taşımaz.
Hiçbir nehir kaynağına doğru akmaz.
Ama kalbim, bütün bunları bilse de sana inanmaktan vazgeçmiyor.
Hâlâ seni bir adım ötemde sanıyor.
Akşamüstü rüzgârı kapıya her dokunduğunda, içimde eski bir umut kıpırdıyor.
Sanki birazdan geleceksin.
Ceketini sessizce askıya bırakacak, evin içinden geçerken duvarlar yeniden yerine oturacak.
Ve ben, hiçbir şey olmamış gibi sesini duyacağım.
Hiç yan yana fotoğrafımız olmadı babam.
Ne bir bayram sabahında, ne sıradan bir günün unutulmuş saatlerinde.
Aynı kareye düşmedi gölgelerimiz.
Gülüşlerimiz, başka başka zamanların sayfalarına dağıldı.
Ama şimdi anlıyorum.
Biz bir çerçeveye sığacak insanlar değildik.
Çünkü bazı bağlar bir fotoğrafın dondurduğu âna değil, bir ömrün içine yayılmış sessizliğe aittir.
Sen, gözümün önünde değil, karakterimin içinde yaşadın.
Ben biraz sana benzediysem, işte o, çekilmiş bütün fotoğraflardan daha gerçek bir hatıradır.
Belki bilmek istersin, ben hâlâ senin yasını tamamlayamadım.
Çünkü bazı ayrılıklar ağlayarak bitmiyor.
İnsan bazen yıllarca yaşamaya devam ediyor ama vedasını tamamlayamıyor.
İçimde hâlâ sana ayrılmış kapısı kapanmamış bir oda var.
Bir gün...
Zamanın yürümeyi bıraktığı, saatlerin sustuğu, dünyanın bütün gürültüsünün uzakta kaldığı bir gün kuracağım.
Sadece sana ait bir gün.
Yirmi dört saat boyunca kimseyi çağırmadan, hiçbir yere yetişmeden, içimde düğüm olmuş bütün cümleleri tek tek çözeceğim.
Sana anlatamadıklarımı anlatacağım.
Sakladığım özürleri, yarım kalmış teşekkürleri, söylemeye utandığım sevgileri.
Belki çocukluğumu çıkarıp koyacağım önüne.
Belki yıllardır taşıdığım yalnızlığı.
Belki de sadece susacağım.
Çünkü bazı sevgiler, kelimelerin gücünü aşar.
Ve o düşsel yerde, ne geçmişin gölgesi olacak, ne geleceğin telaşı.
Yalnız sen ve ben.
Kelime kelime hafifleyen bir özlem.
Sonra konuşmaktan yorulacağız.
Sessizlik oturacak yanımıza.
Ben başımı omzuna koyacağım.
Tıpkı yıllar önce yapamadığım gibi.
İçimde yıllardır kabaran o fırtınalı deniz, ilk kez dinmeye başlayacak.
İşte o anda, rüzgârın içinden gelen sesini duyacağım biliyorum.
Uzaklardan değil, kalbimin en eski yerinden.
Usulca, şefkatle, her şeyi affeden bir baba sesiyle.
"Geçti oğlum...
Geçti."
Ve ben, bir ömürdür taşıdığım yükü ilk kez yere bırakacağım.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bile evlatlarının içinde yaşamaya devam eder.
Sen de öylesin babam.
Benim içimde atan ikinci bir kalp gibi.
O amansız hastalığın günlerinde, yanındaydım babam.
Birlikte yürüdük ömrünün o en dar, en sessiz koridorlarından.
Bir gün, beynindeki o karanlık lekeyi gösterdiğimde, uzun uzun bakmış, sonra çocukça bir şaşkınlıkla
"Of...
Ne çok büyükmüş..." demiştin.
O an, dünyanın bütün yükü bir cümlenin içine sığmıştı.
Ve ben, hayatımda ilk kez sana yalan söyledim.
"Zarar veren yerde değil." dedim.
Bunu söylerken belki seni değil, kendimi avutmaya çalışıyordum.
Belki bir oğul, babasını kaybetmeye hazırlanamazdı.
Belki insan, bazı gerçekleri duyduğunda değil, söylediğinde yıkılırdı.
Sen bana inandın.
Ben de kendi yalanımın içine sığındım.
Ama zaman...
Bizden daha hızlı yürüyordu.
Hastane odalarının beyazlığı günbegün daraldı etrafında.
Duvarlar yaklaştı.
Saatler ağırlaştı.
Bir gün, sessizce dönüp.
"Abdest alamıyorum...
Yatağımda olmak istiyorum." dedin.
İşte o an anladım.
İnsanın son özlemi, aslında ilk evidir.
Ömür, ne kadar uzağa giderse gitsin, sonunda başladığı yere dönmek ister.
Ben de seni köyüne götürdüm babam.
Toprağının kokusuna.
Penceresinden çocukluğunun geçtiği eve.
Duvarlarına yılların değil, hatıraların sindiği o odaya.
Ve orada, ilk kez yüzüne yerleşen o derin huzuru gördüm.
Sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydin.
Sanki ruhun, ait olduğu limanı yeniden bulmuştu.
Hastalığın ağırdı.
Ama kalbin...
Kalbin hâlâ bir çocuk kadar şendi.
Kapı açılıp da bir dost içeri girdiğinde, yüzün aydınlanıyordu.
Geçmişten hikâyeler çıkarıyordun.
Eski günleri anlatıyordun.
Kahkahalar serpiştiriyordun cümlelerin arasına.
Ölüm, kapının eşiğinde bekliyordu.
Ama sen, onu görmezden gelmiyordun.
Korkmuyordun da.
Sadece, hayata son kez gülümseyerek bakıyordun.
Ben ise seni izliyordum.
Sessizce.
İçimden parçalar koparken.
Çünkü biliyordum, bizim asıl vedamız, o tebessümlerin arasına saklanmıştı.
Sen anlatırken, ben kaybediyordum.
Sen gülerken, ben eksiliyordum.
Ve herkes senin neşeni görürken, ben her gülüşünün ardında yavaşça kapanan bir kapının sesini duyuyordum.
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum.
Sen ölümü bekleyen bir adam değildin babam.
Sen, evine dönmeye hazırlanan bir yolcuydun.
Ve o son günlerde, bizlere korkuyu değil, vakarı bıraktın.
Hastalığı değil, teslimiyeti bıraktın.
Acıyı değil, gülümseyerek vedalaşmanın asaletini bıraktın.
Were Canê...
Seni iki kez yakaladım o anın içinde babam.
Bir kez gözlerinle, bir kez de sustuklarınla.
Telefonundan yükselen o yanık melodi, odanın sessizliğini bir bıçak gibi yarıyordu.
"Te mın hêşt tû çuy lê lê canê..."
Sözler havada asılı kalmıyor, duvarlara siniyor, eşyaların üzerine çöküyor, insanın kalbinde yıllardır kilitli duran kapıları tek tek açıyordu.
Sesli dinliyordun.
Odanın içine, eski zamanlardan kalmış, adı konulamayan bir keder yayılıyordu.
Sanki türkü değil, yüzyıllardır yolunu kaybetmiş bir hasret konuşuyordu.
Gözlerin dolmuştu.
Ben gördüm.
Ama görmemiş gibi yaptım.
Çünkü bazen bir insanın gözyaşına bakmak, yarasına dokunmak kadar ağırdır.
Ben gözlerimi senden kaçırdım.
Sen de yüzünü pencereye çevirdin.
Ama biliyorum, baktığın yer dışarıdaki dünya değildi.
Çok daha uzak bir yere gidiyordun.
Belki çocukluğuna.
Belki gençliğine.
Belki çok sevdiğin ve artık ulaşamadığın insanlara.
Belki de yalnızca, ömrünün yorgunluğuna.
Sonra ansızın kapattın müziği.
Taşıyamadın.
Türkü devam etse, içindeki duvarlardan biri daha yıkılacaktı sanki.
O an yalnızca. "Bir bardak su getir" dedin.
Ben kalkıp su getirdim.
Ama yıllar sonra anlıyorum.
İstediğin şey su değildi babam.
O bardak, gözlerinden taşmak üzere olan hüznün önüne çekilmiş son benddi.
Bir bahaneydi.
Bir ertelemeydi.
Bir insanın ağlamamak için tutunduğu son dal.
Çünkü bazı acılar konuşulmaz.
Sadece bir bardak su istenir.
Şimdi ne zaman o ezgi çalsa, zamanı senin bıraktığın yerde durduruyorum.
Tam aynı yerde.
Tam aynı sessizlikte.
Türkü ilerliyor, ama ben ilerleyemiyorum.
Sanki sen birazdan elini uzatıp telefonun ekranına dokunacak, müziği yine aynı yerde susturacaksın.
Ve ben yine, gözlerimi senden kaçıracağım.
Şimdi gözlerim doluyor.
Senin dolduğu gibi.
İçimde büyüyen o devasa boşlukla, o yarım kalmış anın içinde oturup seni dinliyorum.
Sen gittin ya babam...
Evimizin ışığı biraz eksildi.
Rüzgâr biraz daha soğuk esmeye başladı.
Kapılar aynı kapılar kaldı, duvarlar aynı duvarlar.
Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Çünkü bir ev, içinden bir baba geçtikten sonra değil, bir baba çekildikten sonra değişiyor.
Sen gittin.
Ve biz, ocağı sönmüş bir evin küllenmiş sıcaklığı gibi kaldık.
Ama ben hâlâ senin oğlunum.
Adını içimde hem yara, hem emanet, hem de gurur gibi taşıyorum.
Gölgende büyümüş, sesinle doğrulmuş, bakışınla terbiye olmuş o küçük çocuk hâlâ içimde yaşıyor.
Ve biliyorum artık. İnsan babasını unutmaz.
Unutamaz.
Sadece, yokluğunun her sabah yeniden doğmasına alışmaya çalışır.
Her gün biraz daha.
Biraz daha derinden.
Biraz daha sessiz.
Biraz daha yanarak.
Ve ben, her geçen gün seni daha çok özlüyorum.
Sesini değil yalnız.
Ellerini değil yalnız.
Bakışını değil yalnız.
Bir dağın insana verdiği güveni özler gibi özlüyorum seni.
Arkamı yasladığım o sarsılmaz gölgeyi.
O yüzden hâlâ, içimdeki çocuğun sesiyle sesleniyorum sana.
Özlüyorum gölgeni babam.
Özlüyorum dağımı.
22.06.2025
Kayıt Tarihi : 14.05.2026 11:16:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!