Gelebilirmisin Birgün
İnsan bazen bir şehrin ortasında değil de, kendi göğsünün içinde kaybolur. Ben kaybolmayı sokaklarda öğrenmedim; beni yolunu şaşırtan, adımlarım değil, içimde eksilen bir sestir. O günden beri yürüdüğüm her cadde, aynı kapıya çıkıyor: dönüşü olmayan bir bekleyişe.
Akşam, penceremin önüne her gelişinde siyah bir pelerin bırakıyor. O pelerini omuzlarıma aldığımda dünya küçülüyor; yıldızlar susuyor, ay kendi yüzünü bulutların ardına saklıyor. Gökyüzü bile bazen bakmaya utanıyor insana. Çünkü bazı yalnızlıklar anlatılmaz, yalnızca gecenin en kuytu yerine gömülür.
Ben her gece biraz daha taş kesiliyorum.
Duvar saatinin tik takları, kalbimin yerine çalışan eski bir makine gibi dönüyor. Her saniye, içimde kırılmış bir köprünün tahtalarını biraz daha çürütüyor. Zaman dedikleri şey, meğer insanın içinden geçen görünmez bir nehir değilmiş; zaman, bazen tek bir yokluğun omuzlarına yüklediği koskoca bir dağmış.
O dağı yıllardır sırtımda taşıyorum.
Kimse görmüyor.
Çünkü insanların gözleri yaraları değil, gülümsemeleri ezberliyor.
Ben ise her sabah aynaya baktığımda, yüzümde uyumamış gecelerin ince çatlaklarını görüyorum. Gözlerimin kıyısında kuruyan umutlar var. Dudaklarımın kenarında söylenememiş binlerce cümle bekliyor. İçimde, adı konmamış bir kıyamet sessizce büyüyor.
Sonra pencereyi açıyorum.
Rüzgâr geliyor.
Elini değil, yokluğunu getiriyor.
İşte en ağır yük de bu...
İnsan bazen birinin gelişini değil, gelmeyişini taşır. Omuzları çöken yalnız beden değildir; bazen ruh da diz çöker ve ayağa kalkacak bir neden bulamaz.
Ben yine de kalkıyorum.
Çünkü beklemek, artık benim yürüyüş biçimim oldu.
Her adımım biraz daha eksik.
Her nefesim biraz daha yarım.
Her sabah biraz daha akşam.
Sokak lambaları beni tanıyor artık. Gecenin en tenha saatinde önümden geçen gölgem bile dönüp yüzüme bakıyor. O gölge, benden daha çok biliyor içimde neyin sustuğunu. Çünkü insan, en büyük sırlarını başkasına değil, kendi gölgesine bırakıyor.
Bir yağmur başlıyor sonra.
Gökyüzü, taşıyamadığı bulutları toprağa bırakıyor.
Ben de taşıyamadığım cümleleri sessizliğe.
Toprak yağmuru emiyor.
Sessizlik beni.
İnsan hangi mevsimde eksilir?
Bunu hiçbir takvim yazmıyor.
Ben ilkbaharda da üşüdüm.
Yazın ortasında da içimde kar yağdı.
Sonbaharda dökülen yalnız yapraklar değildi; yıllarca kurduğum hayaller de dallarından koptu.
Kış ise yalnızca havaya inmedi.
Göğsüme yerleşti.
Şimdi içimde dört mevsim değil, tek bir mevsim var.
Adı bekleyiş.
Her gece gökyüzüne uzun uzun bakıyorum.
Belki aynı ay, başka bir pencereden başka bir çift göze de değiyordur diye.
Ay, dünyanın en eski yolcusudur.
Kim bilir kaç özlemi sırtında taşıdı.
Kaç ayrılığı gördü.
Kaç isimsiz duayı gecenin cebinde sakladı.
Ben ona hiçbir şey söylemiyorum.
Çünkü bazen susmak, bin sayfalık bir romanın en ağır cümlesidir.
Gece ilerledikçe şehir uyuyor.
Ama bazı acılar uyumuyor.
Onlar insanın yastığının altına gizlenip sabaha kadar gözlerini açık tutuyor.
Sabah olduğunda herkes güne başlıyor.
Ben ise geceyi bitiremeden yeni bir geceye giriyorum.
İçimde güneş doğmuyor artık.
Ufuk çizgisi bile yoruldu.
Martılar denizi terk eder gibi, umutlar da kalbimin kıyısından sessizce uzaklaştı.
Bir liman düşün...
Yıllardır hiçbir geminin uğramadığı.
İskele çürümüş.
Halatlar yosun tutmuş.
Fener hâlâ yanıyor ama onu görecek tek bir yolcu kalmamış.
İşte benim içim tam da öyle.
Sönmeyen bir fenerin yalnızlığı.
Ve yine de...
Bir kıvılcım kadar küçük ihtimali bile söndürmeye kıyamıyorum.
Çünkü insan bazen yaşamak için değil, beklediği bir ihtimal uğruna nefes alıyor.
Bütün yollar bana aynı şeyi öğretti:
Mesafe kilometrelerle ölçülmez.
Asıl uzaklık, iki kalp arasına yerleşen suskunluktur.
O suskunluk büyüdükçe şehirler küçülüyor.
Dağlar alçalıyor.
Denizler çekiliyor.
Ve insan, kendi içine sığamayacak kadar yalnızlaşıyor.
Şimdi gece yine pencerenin önünde.
Yıldızlar usulca dizilmiş.
Ay, eski bir masal anlatıcısı gibi göğün ortasında bekliyor.
Ben ise aynı cümlenin içinde yıllardır yürüyen bir yolcuyum.
Ne vardığım yer değişiyor,
ne yürüdüğüm yol.
Tek değişen, omuzlarıma çöken gecelerin ağırlığı.
Bir gün bu sessizlik bavulunu toplayıp gider mi bilmiyorum.
Bir gün rüzgâr artık yokluğu değil, sıcak bir nefesi taşır mı bilmiyorum.
Ama bildiğim tek şey şu:
İçimde hâlâ kapanmamış bir kapı var.
Eşiğinde tozlanan umutlar,
pas tutmuş hayaller,
ve adı hiç silinmeyen bir bekleyiş...
İşte ben, o kapının önünde, gecenin omzuna yaslanmış bir yolcu gibi duruyorum.
Dünya dönüyor.
Mevsimler değişiyor.
Nehirler denize kavuşuyor.
Kuşlar yuvalarına dönüyor.
Fakat benim içimde, zaman aynı sayfada donup kalmış bir roman gibi bekliyor.
Ve o romanın her satırı, tek bir dileğin yankısıyla çoğalıyor:
Geceler kısalsın...
Sessizlik çekilsin...
Boşluk usulca dağılsın...
Sensizlik gitsin.
Sen gel.
Kayıt Tarihi : 30.07.2026 22:47:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!