Sis çökmüştü limana; paslı vinçler gibi suskun
adamlar geçiyordu kaldırımlardan, yüzleri kurşun.
Ve o şair — eski bir hançerin ağzında bilenmiş kelimelerle —
bakıyordu memlekete, bir yangın artığı gözlerle.
Bir çocuk büyüyordu sokak aralarında küfürle,
ekmeği barut kokardı, geceleri rutubetle.
Anası, kırık bir gaz lambası gibi titrek ve yorgun,
babası kahvede sustukça çoğalırdı uğursuz oyun.
Derlerdi ki:
“Bu şehir adam öğütür, merhamet tanımaz oğlum…”
ve göğün altında her küfür biraz daha olurdu soğuk kurşun.
Tramvaylar geçerdi eski bir ölüm türküsüyle raylardan,
martılar bile kaçardı rüzgârın bıçaklandığı kıyılardan.
O delikanlı, alnında mağrur bir gece taşıyarak
severdi bir kadını; gözleri cehennemden yanarak.
Kadın, eski İstanbul gibi hem mahzun hem mağrur,
dudaklarında rakı tadı, kirpiklerinde yağmur.
Lakin aşk dedikleri şey, bir cellâdın sabrıymış meğer,
adamı önce susturur, sonra paramparça edermiş keder.
Bir akşam Galata’da yumruk gibi çöktü karanlık,
ve şair dedi ki: “Her sevda biraz mezarlık…”
Sonra sustu şehir.
Sokak lambaları sarı bir günah gibi yanıyordu.
Köhne meyhanelerde ihtiyarlar memleket sayıklıyordu.
Birisi masaya vurup bağırdı:
“İnsan dediğin nedir ulan? Bir avuç unutulmuşluk!”
Ve gece, kirli bir palto gibi örttü bütün yoksulluk.
Şair yürüdü ardından ağır adımlarla,
cebindeki şiirler kadar yorgun, gözleri kavgalarla.
Çünkü bilirdi;
bu memlekette adam olmak, paslı bir bıçak yutmaya benzer,
ve bazı aşklar vardır ki
ölünün ardından yakılan son sigara kadar keder.
Kayıt Tarihi : 14.05.2026 00:37:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!