Ey şehr-i dilârâ ki cihân sende karar eyler,
Eflâke uzanmış kubben altında zaman eyler.
Bir bûse-i rahmettir akan mâ-i muallân,
Bosfor ki lebinden kevser-i cânlar akar eyler.
Gittiğinden beri
içimde bir istasyon var,
ne tren geliyor
ne de gidenin adı anılıyor.
Beklemek diye bir şey yok aslında,
Sözün yükünü omuzlayan adam,
Kalemiyle cephe kuran adam,
Zamanın en karanlık yerinde
Hakkı haykıran adamdır Mehmet Âkif.
Bir millet çökerken dizlerinin üstüne
Bu gece sustu zaman,
Bin yıl çekildi bir adım.
Göğe açıldı kapılar,
Yeryüzü secdeye vardı.
Bir ayet indi kalbe,
Sessiz gelir, kabuk tutar duvara,
Kokusu kalır, izi kalmaz sonra.
Bahçede başlar bu küçük bela,
Akıl ile olur ancak müdaafa
Önce temizle, evi bahçeyi,
Biz hep gidenleri konuşuruz,
oysa asıl hikâye
kalanlarda yazılır.
Kalan;
aynı sandalyeye her akşam
Engindir görülmez benim
Kalbimdeki yaralarım
Sırrımı verdim dağlara
Dağlar ile ben ağlarım
Kanlı yaşlar döküyorum
Hayat,
önünde durduğumuz bir kapıdır.
Ne kadar açıldığından çok
kaç kez dönüp baktığımızdır mesele.
Bazı kapılar
Hamd ü senâdır sana ey Hâlik-i bî-şibh ü nazîr
Kâinâtın cümlesi hükmünde fermân-pezîr
“Kun” hitâbınla zuhûr etti cihân-ı mümkinât
Bir nefesle oldu yoktan var bu kevn ü bu serîr
Hamd ü senâ Hazret-i Hallâk’a yaraşır,
Zîrâ ki kevn ü mekân emrine baş eğmiş durur.
“Kun” nefhasıyla zuhûr eyledi âlem,
Bir lahzada arş u ferş nûruna gark olur.
Zât-ı İlâhî münezzeh her kıyas u vehmden,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!