Adın, rüzgârın fısıltısıyla gelir
Bir bahar eşiğine.
Ne gürültü ister
Ne de kendini anlatma çabası—
Varlığın yeter.
Bir eşikte durduk.
Ne ileri gittik
ne geri döndük.
Zaman,
üstümüze kapanan bir kapıydı;
ben hayata
sizlerle tutundum
Elvin,Derin ve Zeynep
dünya sertti
rüzgârı keskin
Ne Rûm gördü benzerini, ne Acem yazdı,
Ne Çin’in atlasında var bu sûret-i şerîf.
İstanbul’sun sen; adın anılınca susar söz,
Şiir olur dil, kalem olur aczde zaîf.
Şu fani dünyada yar yar bir gün gülmedim
Demi devranını yara yar sensiz sürmedim
Senin kara yazın yar yar benden ötürü
Senin başan gelen yar yar benden ötürü
Senin çektiklerin yar yar benden ötürü
Aşkınla harâb oldu bu gönlüm, ne çâre kim
Bir derde mübtelâyım ezelden, ne çâre kim
Vuslat diye sunduğun o bir lahza-i hayâl
Ömrümce süren hicrana döndü, ne çâre kim
bu şehir kendini her akşam
sigara dumanına sarıp uyuyor
ben uyuyamıyorum
çünkü bir kadın var
harfleri serseri
bakışı liman kaçkını
En çok gidemeyenler yorulur,
kapıyı kapatamayanlar…
Ne kalır,
ne vazgeçer,
arada ömür tüketir.
Böyle bir diyârı ne kalem vasf edebilir,
Ne dildeki sözler taşır o sırr-ı zarîf.
Lâkin neyleyim, coştu gönül, sustu akıl,
Medhinde kusur etse bağışla ey şehr-i şerîf.
Yol yürüdüm, iz aradım,
Adın düştü her taşa.
Baba gitti, ben kaldım,
Yük çöktü yavaş yavaşa.
Sözün azdı, özü çoktu,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!