Bir Bisikletle Başlayan Yol

Hikmet Metin Çavdar
286

ŞİİR


7

TAKİPÇİ

Bir Bisikletle Başlayan Yol

Ön Söz
Bu öykü, gerçek bir yaşam hikâyesinden esinlenerek kaleme alınmış ve Edebiyat Defteri’nde e-kitap olarak yayımlanmıştır.
Hayatta bazen büyük değişimleri yaratan şeyler, gösterişli olaylar değil küçük ama içten yapılan iyiliklerdir. Bir çocuğun yüzünde oluşan küçücük bir gülümseme, yıllar sonra başka hayatlara umut olacak büyük bir iyiliğin başlangıcına dönüşebilir.
Büse’nin hikâyesi de işte böyle başlar…
Bir bisikletle…
Bir mahallede…
Sessiz ama derin bir umutla…
Zamanla bu küçük dokunuş büyür bir karaktere, bir mesleğe ve sonunda insanların hayatına ışık olan güçlü bir sorumluluğa dönüşür. Bu metin, iyiliğin görünmez fakat kalıcı izlerini anlatmak için yazılmıştır. Çünkü bazen en büyük değişimler, en küçük kalp dokunuşlarıyla başlar. Hikmet Metin Çavdar

Kent Meydanı o sabah her zamankinden daha hareketliydi. Baharın serinliği havada asılı duruyor, insanların yüzlerinde hem telaş hem de küçük umutlar dolaşıyordu. Belediyenin hoparlörlerinden yükselen anons, kalabalığın dikkatini meydana toplamıştı. Sakarya İl Halk Sağlığı Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı kampanyaları kapsamında yürütülen “Sağlıklı Yaşam Araçları” projesi için on adet bisikleti kura ile dağıtacaktı.
İnsanlar sıraya giriyor, küçük kura biletlerini avuçlarında sımsıkı tutuyordu. Kimi kendi çocuğu için, kimi torunu için, kimi de sadece şansını denemek için oradaydı. Ben de sıraya girip bir bilet aldım. Ama benim niyetim diğerlerinden biraz farklıydı.
Eğer o bisiklet bana çıkarsa, onu kendime almayacaktım. Mahallemizde yaşayan küçük Büse’ye hediye edecektim. Yenikent İmam Hatip Ortaokulu’nda okuyan, sessizliğiyle dikkat çeken, gözlerinde hep yarım kalmış bir isteğin izi duran o kıza…
Büse, mahallede çocuklar akşamüstleri sokakta bisiklet sürerken, Büse kaldırım kenarında oturup onları izlerdi. Çünkü Büse’nin bisikleti yoktu.
Arkadaşları bazen bisikletlerini kısa bir tur için Büse verirlerdi. O an yüzünde beliren mutluluk, birkaç dakikalığına bütün dünyanın güzelliğini taşıyordu sanki. Ama sonra bisiklet geri alınır, Büse yeniden sessizliğine dönerdi. Onun o mahzun bakışını görmek insanın içine işliyordu.
İşte bu yüzden oradaydım. Belki şans yüzüme gülerdi. Belki de bir çocuğun hayatında unutamayacağı küçücük ama çok değerli bir sevinç olabilirdim.
Kura çekiminin başlamasını beklerken, Ziraat Bankası’nın önünde Yenihaber Gazetesi’nden kardeşim Mustafa Kaya ile karşılaştım. Üzerinde günlük rahat kıyafetleri vardı belli ki o gün izindeydi. Beni görünce gülümsedi.
“Hayırdır Hikmet amca, burada ne yapıyorsun?” diye sordu.
Elimdeki kura makbuzunu gösterdim. Hafifçe gülerek durumu anlattım.
“Bisiklet bana çıkarsa,” dedim, “Büse’ye vereceğim. Kızcağızın çok hevesi var .”dedim.
Mustafa bir süre sessiz kaldı. Yüzünde düşünceli bir ifade belirdi. Gözlerini meydandaki kalabalığa değil, sanki çok daha uzağa dikmişti.
Sonra bana dönüp sakin, ama kesin bir ses tonuyla konuştu:
“Hikmet amcam, o kura makbuzunu başka birine ver. Büse’nin bisikleti yarın evine gelecek.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Nasıl yani?” dedim.
Mustafa sadece tebessüm etti.
“İsmini vermek istemeyen bir hayırsever iş adamı var. Durumu anlattım. O da hiç düşünmeden ‘O çocuğun bisikleti benden olsun’ dedi.”
O an içimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı. İnsan bazen dünyanın sertliğine, hayatın acımasızlığına fazla odaklanıyor ama böyle anlarda anlıyorsun ki iyilik hâlâ sessizce bir yerlerde nefes alıyor.
Ertesi gün mahallede alışılmadık bir heyecan vardı. Bir teslimat aracı sokağa girdiğinde çocuklar peşine takıldı. Aracın durduğu yer Büse’nin kapısının önüydü.
Kapı açıldı. Annesi şaşkın, Büse ise meraklı gözlerle dışarı baktı. Yeni, pırıl pırıl bir bisiklet dikkatlice indirildi. Güneş ışığı kırmızı gövdesinin üzerinde parlıyordu.
Büse önce inanamadı. Küçük elleriyle gidonu tuttu, sonra annesine baktı.
“Bu… benim mi?” diye fısıldadı.
Annesinin gözleri dolmuştu. Başını sessizce salladı.
İşte o an Büse’nin yüzünde öyle bir sevinç doğdu ki, tarif etmeye kelimeler yetmezdi. Sanki yıllardır içinde sakladığı bütün hayaller bir anda gerçeğe dönüşmüştü. Gözleri parlıyor, dudakları titreyen bir gülümsemeyle açılıyordu.
O gün anladım ki bir çocuğun yüreğine dokunmak, dünyanın en büyük servetinden daha değerliydi.
Çocuk kalbi kadar temiz, çocuk duası kadar saf çok az şey vardır bu hayatta. Ve o kalbi sevindirmek kadar güzel bir amel de yoktur.
Bu yüzden o hayırsever iş adamına ve buna vesile olan Mustafa Kaya kardeşime gönülden teşekkür ettim. Bazı insanlar isimlerini değil, iyiliklerini bırakırlar dünyaya.
Bir bayram sabahı anlatılan o kutlu hatıra da hep bunu öğretmez mi zaten?
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed, bayram günü oynayan çocukların arasında bir kenarda yalnız başına duran mahzun bir çocuk görür. Herkes sevinç içindeyken onun yüzünde derin bir hüzün vardır.
Yanına yaklaşır. Şefkatle elini omzuna koyar.
“Neden üzgünsün evladım?” diye sorar.
Çocuk gözlerini yere indirir.
“Babam savaşta şehit oldu,” der. “Annem başka biriyle evlendi. Ben ortada kaldım. Kimsem yok.”
Bu sözler karşısında Resûlullah’ın kalbi merhametle dolar. Küçük çocuğun elini tutar ve ona şöyle der:
“İster misin, baban ben olayım? Annen Aişe, amcan Ali, kardeşin Fatıma olsun?”
O yetim çocuk o günden sonra yalnız kalmaz. Resûlullah’ın yanında büyür, sevgiyle kuşatılır. Ve Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, gözyaşları içinde şöyle der:
“Şimdi gerçekten yetim kaldım…”
Daha sonra Hz. Ebubekir onu himayesine alır. Çünkü merhamet, yalnızca bir duygu değil devredilen bir emanettir.
Eskiler boşuna söylememiş:
“Asıl yetim, ilim ve edepten mahrum olandır.”
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:
“Cennette Ferah adı verilen bir köşk vardır. Oraya ancak çocukları sevindirenler girer.”
Belki hepimizin büyük işler yapacak gücü yoktur. Belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir çocuğun yüzündeki hüznü silebiliriz.
Bazen bir bisikletle…
Bazen bir kitapla…Bazen sıcak bir tebessümle…
Bazen de sadece “Sen yalnız değilsin” diyebilmekle…
Çünkü bazen bir çocuğun kalbine dokunmak, bütün bir ömrü güzelleştirmeye yeter.

Büse o gün bisikletine ilk kez binerken, mahallenin bütün çocukları etrafında toplanmıştı. Kimisi gidonu tutuyor, kimisi seleye dokunuyor, kimisi de sadece hayranlıkla yeni bisikletin parlak kırmızı gövdesine bakıyordu. Ama en çok parlayan şey bisiklet değil, Büse’nin gözleriydi. Uzun zamandır ilk kez bu kadar içten gülüyordu.
İlk pedal biraz tedirgin başladı. Ayakları dikkatle pedallara yerleşti, elleri sıkıca gidonu kavradı. Sanki yalnızca bir bisiklete değil, kendi küçük hayaline tutunuyordu. Birkaç metre ilerlediğinde arkasından yükselen alkışlar onu daha da cesaretlendirdi. Mahallenin dar sokağı o gün ona kocaman bir dünya gibi görünüyordu.
Annesi kapının önünde durmuş, hem gururla hem de duygulanarak kızını izliyordu. Yüzünde yorgun yılların izleri vardı ama o gün o izlerin arasından tarifsiz bir huzur geçiyordu. Belki ilk kez, çocuğunun sadece ihtiyaçlarını değil, bir hayalini de gerçekleştirebilmiş olmanın sessiz sevincini yaşıyordu.
Abisi akşam işten döndüğünde bisikleti görünce bir süre konuşamadı. Ellerini cebine koyup başını öne eğdi. Ama o gün, kızının mutluluğunu görünce bütün yorgunluğu hafiflemişti. Sessizce Büse’nin başını okşadı.
“Güle güle kullan kızım,” dedi sadece.
Büse o gece uyumadan önce bisikletini birkaç kez daha kontrol etti. Sanki sabah olduğunda kaybolacakmış gibi korkuyordu. Perdeden süzülen ay ışığı odasına vururken, o hâlâ yarın hangi sokaktan geçeceğini, hangi arkadaşına ilk turu vereceğini düşünüyordu.
Çocukların sevinci böyledir küçük görünür ama dünyaları kadar büyüktür. Bir yetişkinin önemsemeden geçtiği şey, onların kalbinde ömür boyu unutulmayacak bir hatıraya dönüşebilir.
Ertesi gün okula giderken herkes bisikletten bahsediyordu. Arkadaşları etrafını sarmış, heyecanla sorular soruyordu. Büse artık yalnızca kenardan izleyen çocuk değildi o da hikâyenin içindeydi. Bu değişim sadece bir bisiklet değildi, aynı zamanda görünmez bir eksikliğin tamamlanmasıydı.
Öğretmeni bile onun yüzündeki değişimi fark etmişti. Daha çok konuşuyor, daha çok gülümsüyor, derse daha dikkatli bakıyordu. Çünkü bazen insanın içindeki eksik tamamlanınca, hayata bakışı da değişir.
Ben ise uzaktan bütün bunları izlerken şunu düşünüyordum: İyilik bazen çok sessiz gelir. Büyük cümleler kurmaz, gösteriş yapmaz, alkış istemez. Bir kapının önüne bırakılan bisiklet gibi… Sessiz ama unutulmaz.
O hayırsever iş adamı belki Büse’nin sevincini hiç görmedi. Belki onun adını bile bilmedi. Ama yaptığı iyilik, o küçük kızın hafızasında yıllarca yaşayacaktı. İnsan bazen hiç tanımadığı birinin duasında yer bulur.
İşte gerçek zenginlik de buydu belki. Çok şeye sahip olmak değil, bir başkasının eksikliğini tamamlayabilmekti. Çünkü mal insanın yanında kalmaz ama yapılan iyilik, kalpler arasında yolunu hep bulur.
Mahallede bu olay günlerce konuşuldu.

Aradan birkaç hafta geçti. Baharın serin rüzgârı yerini yavaş yavaş yazın sıcak nefesine bırakıyordu. Mahallede akşamlar daha uzun sürüyor, çocuk sesleri sokak aralarından daha geç çekiliyordu. Büse ise artık bisikletiyle mahallenin en tanıdık yüzlerinden biri olmuştu.
Her sabah okul yoluna çıkmadan önce bisikletinin lastiklerini kontrol ediyor, gidonunu küçük elleriyle silip parlatıyordu. Ona sadece bir eşya gibi değil, sanki bir dost gibi davranıyordu. Çünkü bazı hediyeler yalnızca sahip olunan bir şey değil, insanın kalbine dokunan bir hatıradır.
Eskiden okul çıkışında sessizce eve dönen Büse, şimdi arkadaşlarıyla birlikte pedallayarak mahalleye giriyordu. Rüzgâr saçlarını savururken yüzündeki gülümseme daha da belirginleşiyordu. Onun değişimini gören herkes aynı şeyi fark ediyordu: Çocuk sadece bisiklet kazanmamıştı, özgüven de kazanmıştı.
Bir gün kapımız çalındı. Açtığımda karşımda Büse vardı. Elinde küçük, özenle katlanmış bir kâğıt tutuyordu. Utangaç ama kararlı bir ifadeyle bana uzattı.
“Bu sizin için,” dedi.

Yaz iyice kendini göstermeye başladığında mahallede hayat bambaşka bir ritme büründü. Akşam ezanına kadar sokaklar çocukların kahkahalarıyla doluyor, balkonlardan annelerin sesleri yükseliyordu. Tozlu yollar, küçük ayak izleri ve bisiklet tekerleklerinin bıraktığı ince çizgilerle gün boyu yeniden yazılıyordu.
Büse artık yalnızca bisikletiyle değil, değişen hâliyle de dikkat çekiyordu. Eskiden başını öne eğerek yürüyen o sessiz kız gitmiş, yerine daha dik duran, daha rahat konuşan, gözlerinin içine bakarak gülümseyen bir çocuk gelmişti. İnsan bazen en büyük değişimi aynada değil, yürüyüşünde taşır.
Mahalledeki yaşlı teyzeler onu gördükçe dua ediyordu.
“Maşallah kızım, yüzün hep böyle gülsün.”
Büse de utangaç bir tebessümle teşekkür edip yoluna devam ediyordu. Ama artık o tebessümde eksiklik değil, sahip olmanın huzuru vardı.
Bir gün okuldan dönerken yağmur bastırdı. Yaz yağmurları ansızın gelir önce rüzgâr haber verir, sonra gökyüzü kararır ve ardından damlalar toprağa düşer. Büse bisikletiyle hızlıca sokağa girdi ama mahallenin başında, kaldırım kenarında ağlayan küçük bir çocuk gördü.
Çocuk, elindeki yırtılmış poşete sarılmış birkaç defteri korumaya çalışıyordu. Üstü başı ıslanmış, ayakkabıları çamura bulanmıştı. Tanıdığı biri değildi belli ki yeni taşınan ailelerden birinin oğluydu.
Büse hemen fren yaptı.
“Niye ağlıyorsun?” diye sordu.
Çocuk burnunu çekerek cevap verdi.
“Defterlerim ıslandı… Annem kızacak.”
Büse bir an durdu. Sonra hiç düşünmeden bisikletinin sepetindeki kendi çantasını çıkardı.
“Al, bunları bunun içine koy. Eve kadar böyle götür.”
Çocuk şaşkınlıkla ona baktı.
“Ama senin?”
“Ben yakınım zaten,” dedi Büse. “Koşarım.”
O küçük çocuk gözyaşlarının arasından ilk kez gülümsedi.
İşte iyilik tam da böyleydi çoğu zaman uzun düşüncelerin değil, anlık merhametin işiydi. İnsan bazen en doğru şeyi planlayarak değil, kalbiyle karar vererek yapıyordu.
Akşam annesi durumu öğrenince Büse’ye sarıldı.
Sonbahar yavaş yavaş kapıya dayanırken mahalledeki hava da değişmeye başlamıştı. Yazın o uzun ve gürültülü akşamları yerini daha serin, daha sakin günlere bırakıyordu. Ağaçların yaprakları sarıya çalıyor, sabahları sokaklara ince bir serinlik çöküyordu. Çocukların oyun sesleri hâlâ vardı ama artık akşam ezanıyla birlikte herkes daha erken evine dönüyordu.
Büse içinse mevsimlerin değişmesi yalnızca havanın serinlemesi demek değildi. O, artık hayatın da insan gibi dönem dönem değiştiğini öğreniyordu. Sevincin de hüznün de gelip geçtiğini, ama insanın içinde kalan şeyin yaptığı iyilikler olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştı.
Okulda yeni dönem başlamıştı. Yeni defterler, yeni öğretmenler, yeni sorumluluklar… Büse bu yıl daha kararlı görünüyordu. Derslerine daha çok sarılıyor, özellikle Türkçe dersinde yazı yazmayı çok seviyordu. Öğretmeni bir gün sınıfa bir ödev verdi:
“Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz? Herkes bunu bir kompozisyon olarak yazacak.”
Sınıfta herkes heyecanla konuşmaya başladı. Kimisi doktor olmak istiyordu, kimisi öğretmen, kimisi polis… Büse ise uzun süre kalemini elinde tutup düşündü.
Akşam eve geldiğinde defterini açtı. Pencerenin önüne oturdu. Dışarıda hafif bir rüzgâr yaprakları sürüklüyordu. O ise boş sayfaya uzun süre baktı.
Sonra yavaş yavaş yazmaya başladı.
“Ben büyüyünce insanların duasında olmak istiyorum.”
Bu cümleyi yazdıktan sonra durdu. Çünkü aslında ne demek istediğini biliyordu ama bunu kelimelere dökmek kolay değildi.
Devam etti:
Öğretmen gözlüğünü çıkarıp ona baktı.
“Bazen,” dedi, “insan en büyük mesleği kalbiyle yapar. Sen bunu şimdiden öğrenmişsin.”
Büse utandı, başını eğdi ama içinde sıcak bir huzur vardı.
O gün okuldan dönerken bisikletini daha yavaş sürdü. Sanki sadece yolda değil, düşüncelerinin içinde ilerliyordu.
Gökyüzü açık mavi, hava serindi.
Ve o küçük kalbiyle ilk kez şunu net olarak hissediyordu:
İnsan bazen en büyük yolculuğa, bir iyiliği hatırlayarak başlar.

O günden sonra Büse’nin dünyası biraz daha genişledi. Eskiden yalnızca kendi küçük çevresini, okul yolunu, mahallenin birkaç sokağını bilen o çocuk artık insanların hayatlarına daha dikkatli bakıyordu. Kimin yüzünde gizli bir hüzün var, kim sessizce bir şeylerden vazgeçmiş, kim sadece bir güzel söz bekliyor… Bunları fark etmeye başlamıştı.
Çocuk kalbi bazen yetişkinlerden daha erken görür bazı şeyleri. Çünkü onlar hesap yapmaz sadece hisseder. Büse de hissettikçe büyüyordu.
Okulun kantininde her gün aynı köşede tek başına oturan bir çocuk vardı: Emre. Sessizdi, içine kapanıktı ve çoğu zaman yanında yiyecek bir şeyi olmazdı. Diğer çocuklar koşup oynarken o ya kitabına bakar ya da boş boş bahçeyi seyrederdi.
Bir gün teneffüste Büse yanına gidip oturdu.
“Neden hep yalnızsın?” diye sordu.
Emre önce cevap vermedi. Sonra omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bilmem,” dedi. “Alıştım galiba.”
Bu cevap, Büse’nin içine dokundu. Çünkü yalnızlığa alışmak, bir çocuğun öğrenmemesi gereken şeylerden biriydi.
Ertesi gün annesinin hazırladığı sandviçi ikiye böldü. Bir yarısını kendi çantasına koydu, diğer yarısını dikkatlice peçeteye sardı.
Teneffüste Emre’nin yanına gidip uzattı.
“Ben tek başıma bitiremiyorum,” dedi, yalan söyleyerek. “Sen yardım eder misin?”
Emre önce şaşırdı, sonra küçük bir tebessüm etti.
İşte bazen dostluk böyle başlardı büyük cümlelerle değil, yarım bir sandviçle.
Günler geçtikçe Emre değişmeye başladı. Daha çok konuşuyor, oyunlara katılıyor, derste parmak kaldırıyordu. Öğretmen bile bu değişimi fark etmişti.
Bir gün sınıfta herkes grup çalışması yaparken Emre ilk kez kendi isteğiyle bir arkadaşının yanına gitti. Bu küçük adım, dışarıdan bakınca sıradan görünüyordu. Ama içine kapanmış bir çocuk için bazen bir adım, koskoca bir köprüydü.
Büse bunu görünce içinden sessizce sevindi.
Belki o da bir zamanlar böyleydi kenardan izleyen, sessiz kalan, eksik hisseden… Şimdi ise bir başkasının yalnızlığına el uzatabiliyordu.
İnsan en çok, kendi kırık yerlerinden başkasını anlıyor.
Akşam eve döndüğünde abileri çay içerken ona baktı.
“Bugün çok düşüncelisin,” dedi.
Büse sandalyeye oturdu.
“Abi,” dedi, “bir insanı mutlu etmek neden bu kadar güzel?”
Babası bir süre sustu. Sonra pencerenin dışına bakarak cevap verdi:
“Çünkü kızım, insan sadece kendisi için yaşarsa yorulur. Ama başkası için bir şey yaptığında kalbi dinlenir.”
Bu söz evin içinde uzun süre sessiz kaldı.
Bazen en büyük nasihatler, en sade cümlelerin içine saklanır.
O gece Büse yatağına uzandığında Emre’nin gülümsemesini düşündü. Bir çocuğun yalnızlıktan çıkıp yeniden oyuna karışmasını…
Ve o an anladı ki mutluluk bazen sahip olmakta değil, paylaştırmakta büyüyordu.
Bir bisikletin başlattığı iyilik, şimdi bir sandviçte devam ediyordu.
Ve hayat, küçük iyiliklerin birbirine eklenmesiyle güzelleşiyordu.

Kış yaklaşırken mahallede sabahlar daha sessiz olmaya başladı. Güneş geç doğuyor, sokak lambaları uzun süre yanık kalıyordu. İnsanlar kalın montlarını çıkarmış, çocuklar atkılarının içine yüzlerini saklamaya başlamıştı. Rüzgâr sertleştikçe sokaklar da biraz daha tenha görünüyordu.
Büse yine her sabah okul yoluna bisikletiyle çıkıyordu ama artık pedalları daha dikkatli çeviriyordu. Islak yollar kaygandı, hava soğuktu. Yine de bisikletinden vazgeçmiyordu. Çünkü o sadece bir ulaşım aracı değil, hayatında açılan yeni bir kapının sembolüydü.
Bir sabah okul yolunda, mahallenin eski bakkalının önünde oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti. Adamın elleri titriyor, yüzünde yorgun ama sakin bir ifade vardı. Her gün aynı taburede oturur, gelip geçenleri sessizce izlerdi. Çocuklar ona “İsmail Dede” derdi.
Eskiden mahallenin en neşeli insanlarından biriydi. Her çocuğa şeker verir, her selam verene dua ederdi. Ama son zamanlarda daha sessizdi. Eşi birkaç ay önce vefat etmişti ve o günden beri gözlerinin içindeki ışık biraz sönmüştü.
Büse bir gün okul dönüşü bisikletini yavaşlatıp önünde durdu.
“Selamünaleyküm Hkmet Dede.”
Yaşlı adam başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi.
“Aleykümselam kızım. Okul nasıl gidiyor?”
“İyi gidiyor,” dedi Büse. Sonra kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Ama siz eskisi gibi gülmüyorsunuz.”
Bu söz karşısında Hikmet Dede önce şaşırdı, sonra derin bir nefes aldı.
“İnsan bazen gülmeyi unutur evladım,” dedi. “Ev sessiz olunca, kalp de sessizleşiyor.”
Büse bu cümleyi uzun süre düşündü. Bir evin sessizliği nasıl olurdu? İnsan yalnız kalınca gerçekten sesi bile değişir miydi?
Ertesi gün okuldan dönerken annesine uğradığı fırından iki tane sıcak poğaça aldı. Birini kendi için, diğerini ise küçük bir kâğıda sarıp Hikmet Dede’ye götürdü.
“Bu size,” dedi.
Hikmet Dede şaşkınlıkla baktı.
“Ne için?”
“Hiç,” dedi Büse. “Bazen insanın sadece sıcak bir poğaçaya ihtiyacı olur.”
Yaşlı adamın gözleri doldu. Poğaçayı alırken elleri hafifçe titredi.
“Allah senden razı olsun kızım,” dedi.
Büse o an yine aynı duyguyu hissetti. Bir iyilik yaptığında insanın içini dolduran o sessiz huzuru… Sanki kalbin içinde görünmeyen bir pencere açılıyor ve içeri temiz bir hava doluyordu.
Sonraki günlerde okuldan dönerken birkaç dakika mutlaka İsmail Dede’nin yanında durmaya başladı. Bazen sadece hâl hatır soruyor, bazen okulda yaşadıklarını anlatıyor, bazen de hiçbir şey söylemeden birlikte sokaktan geçenleri izliyorlardı.
Ve garip bir şekilde, ikisi de bu kısa sohbetlerden iyi gelmiş gibi ayrılıyordu.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey çözüm değil, sadece birinin gerçekten yanında olduğunu hissetmektir.
Hikmet Dede de yeniden biraz daha gülmeye başlamıştı. Çocuklara yine küçük şekerler veriyor, komşularla daha çok konuşuyordu.
Mahallede biri bir gün şöyle dedi:
“Bu kız yaşlı adamı yeniden hayata döndürdü.”
Ama gerçek şuydu: İyilik hiçbir zaman tek taraflı değildi. Büse Hikmet Dede’ye yalnızlıkta bir dost olmuştu, Hikmet Dede de ona hayatın sessiz yanlarını öğretmişti.
İnsan bazen yaşlı birinin duasında büyür.
Ve bazen bir çocuğun samimiyetinde yeniden yaşamayı öğrenir.

Yıllar sessizce geçti. Mahallenin dar sokakları aynı kaldı belki ama o sokaklarda koşan çocuklar büyüdü. Büse de artık o küçük bisikletin peşinden heyecanla koşan kız değildi. Zaman, omuzlarına biraz daha olgunluk, bakışlarına biraz daha derinlik bırakmıştı.
Ortaokul günleri geride kalmış, şimdi lise kapısı açılmıştı önünde. İlk gün okul formasını giyerken aynanın karşısında uzun süre kendine baktı. Çocuklukla gençlik arasında duran o ince çizgide, hem heyecan hem de belirsizlik vardı. Yeni bir okul, yeni insanlar, yeni sınavlar… Ama içinde hâlâ aynı şey yaşıyordu: Bir gün birilerinin hayatına dokunabilme isteği.
Lise, ortaokuldan farklıydı. Koridorlar daha kalabalık, yüzler daha yabancı, sessizlikler daha ağırdı. Herkes biraz daha içine kapanık, biraz daha kendini ispat etme telaşındaydı. Büse ilk gün sırasına otururken, yıllar önce kendi yalnızlığını hatırladı.
Sınıfın arka sırasında yine sessiz bir yüz dikkatini çekti. Adı Zeynep’ti. Kimseyle konuşmuyor, teneffüslerde ya camdan dışarı bakıyor ya da defterine bir şeyler karalıyordu. Yeni taşındıkları için okula sonradan başlamıştı ve belli ki bu yabancılığın ağırlığını taşıyordu.
Büse onu izlerken kendi geçmişini gördü. Kenarda kalmanın ne demek olduğunu biliyordu. İnsan bazen kalabalığın içinde en çok yalnız hissederdi.
Bir gün teneffüste yanına gidip gülümsedi.
“Merhaba, ben Büse. İstersen kantine birlikte gidebiliriz.”
Zeynep önce tereddüt etti. Sonra hafifçe başını salladı.
O kısa yürüyüş, belki dışarıdan bakınca sıradan görünüyordu. Ama iki insan arasındaki mesafe bazen sadece bir “Merhaba” kadar kısaydı.
Zamanla Zeynep konuşmaya başladı. Babasının işi nedeniyle şehir değiştirdiklerini, eski arkadaşlarını çok özlediğini, yeni bir yerde yeniden başlamak zorunda kalmanın ne kadar yorucu olduğunu anlattı.
Büse sessizce dinledi. Çünkü bazı yaralar tavsiyeyle değil, dinlenerek iyileşirdi.
Birlikte ders çalıştılar, birlikte kantinde çay içtiler, birlikte sınav stresine güldüler. Zeynep’in yüzündeki o ilk günkü çekingenlik yavaş yavaş silinmeye başladı.
Bir gün okul çıkışında Zeynep ona şöyle dedi:
“İyi ki yanıma gelmişsin. Ben burada hiç arkadaşım olmayacak sanmıştım.”
Büse gülümsedi.
“Ben de bir zamanlar öyle sanmıştım.”
İşte hayat bazen tam da böyle ilerliyordu. Bir zamanlar sana uzatılan el, yıllar sonra senin elin oluyordu.
Bisikletin gelişiyle başlayan o küçük iyilik halkası şimdi başka bir biçimde devam ediyordu. Artık mesele sadece çocukları sevindirmek değil, insanların içindeki yalnızlığı fark etmekti.
Akşam eve dönerken eski bisikleti hâlâ avlunun bir köşesinde duruyordu. Boyası biraz solmuş, zinciri eskimişti ama hâlâ oradaydı. Büse ona baktığında sadece bir eşya görmüyordu kendi değişiminin sessiz şahidini görüyordu.
Elini gidonuna dokundurdu.
Bazı hediyeler zamanla eskimez aksine insan büyüdükçe anlamı daha da derinleşir.
Ve Büse artık biliyordu:
İnsan bazen en büyük yolculuğunu, çocukken aldığı ilk iyiliğin izini takip ederek yapar.

Birlikte ders çalıştılar, birlikte kantinde çay içtiler, birlikte sınav stresine güldüler. Zeynep’in yüzündeki o ilk günkü çekingenlik yavaş yavaş silinmeye başladı.
Bir gün okul çıkışında Zeynep ona şöyle dedi:
“İyi ki yanıma gelmişsin. Ben burada hiç arkadaşım olmayacak sanmıştım.”
Büse gülümsedi.
“Ben de bir zamanlar öyle sanmıştım.”
İşte hayat bazen tam da böyle ilerliyordu. Bir zamanlar sana uzatılan el, yıllar sonra senin elin oluyordu.
Bisikletin gelişiyle başlayan o küçük iyilik halkası şimdi başka bir biçimde devam ediyordu. Artık mesele sadece çocukları sevindirmek değil, insanların içindeki yalnızlığı fark etmekti.
Akşam eve dönerken eski bisikleti hâlâ avlunun bir köşesinde duruyordu. Boyası biraz solmuş, zinciri eskimişti ama hâlâ oradaydı. Büse ona baktığında sadece bir eşya görmüyordu kendi değişiminin sessiz şahidini görüyordu.
Elini gidonuna dokundurdu.
Bazı hediyeler zamanla eskimez aksine insan büyüdükçe anlamı daha da derinleşir.
Ve Büse artık biliyordu:
İnsan bazen en büyük yolculuğunu, çocukken aldığı ilk iyiliğin izini takip ederek yapar.
Büse heyecanla anlatmaya başladı. Kullanılabilir durumda olan kitapları toplamak, eski ama temiz montları bir araya getirmek, ihtiyaç sahibi öğrencilerin isimlerini kimseyi incitmeden öğretmenlerle belirlemek… Ve en önemlisi, bunu kimseyi utandırmadan yapmak.
Çünkü yardımın en güzel hâli, karşı tarafın onurunu incitmeden yapılanıydı.
Birkaç arkadaş daha onlara katıldı. Kısa sürede küçük bir grup oldular. Öğretmenler de destek verdi. Okulun girişine sade bir kutu konuldu. Üzerine sadece şu cümle yazıldı:
“Birinin kışı, senin paylaşmanla ısınabilir.”
İlk gün kutu neredeyse boş kaldı. Ama ikinci gün içine birkaç defter bırakıldı. Sonra bir mont, birkaç kalem kutusu, romanlar, atkılar…
Bir hafta sonra kutu dolmuştu.
Büse her gelen eşyaya bakarken garip bir sevinç hissediyordu. Çünkü bu sadece eşya değildi görünmeyen kalplerin birbirine uzattığı sessiz bir selamdı.
Bir gün rehber öğretmen onu odasına çağırdı.
“Senin başlattığın bu şey,” dedi, “bazı öğrencilerin okuldan kopmasını engelledi. Bunu belki şimdi tam anlayamazsın ama yıllar sonra hatırlarsın.”
Büse sessiz kaldı. Çünkü bazen insan yaptığı şeyin büyüklüğünü o anda değil, başkasının gözlerinden görünce fark eder.
Okul çıkışında hava soğuktu. Ellerini montunun cebine koyup yavaşça yürüdü. İçinde garip ama güzel bir ağırlık vardı.
Mutluluk, bazen bir şey almak değil bir eksikliği sessizce tamamlamakmış.
Ve insan büyüdükçe şunu daha iyi anlıyordu:Hayatta en çok ihtiyaç duyulan şey, bazen sadece birinin “Seni gördüm” demesiydi.

Lise son sınıfa geldiğinde Büse artık sadece okulun sıradan bir öğrencisi değil, herkesin dikkatle takip ettiği bir isim hâline gelmişti. Derslerdeki başarısı giderek artmış, özellikle sayısal derslerde gösterdiği performans öğretmenlerinin bile beklentisini aşmıştı. Ama onu farklı yapan şey yalnızca notları değildi.

O, çalışkanlığını sessiz bir disiplinle taşıyordu. Gösteriş yapmadan, başkalarıyla yarışmadan, kendi yolunda ilerliyordu. Sanki yıllar önce içine yerleşen o “birine faydalı olma” hissi, bütün hedeflerinin temelini oluşturmuştu.
Sınıfta artık sık sık arkadaşlarına konu anlatan, zor soruları birlikte çözen kişiydi. Bir zamanlar yalnızlığı bilen Büse, şimdi başkalarının zorlandığı yerde onlara el uzatan birine dönüşmüştü. Bu değişim, zamanın değil yaşananların insanı nasıl olgunlaştırdığının bir göstergesiydi.
Öğretmenleri onun için sık sık aynı cümleyi kuruyordu:
“Bu kız sadece başarılı değil, aynı zamanda karakterli.”
Bir gün okulda deneme sınavı sonuçları açıklandı. Büse, okul birincisi olmuştu. Koridorda adı anons edildiğinde sınıf arkadaşları alkışladı ama o hemen sevinç gösterisi yapmadı. Sadece hafifçe gülümsedi.
Çünkü onun için başarı, tek başına ulaşılması gereken bir zirve değildi. Daha çok, başkalarına kapı açabilecek bir anahtardı.
O gün eve geldiğinde annesi gözleri dolarak sarıldı.
“Seninle gurur duyuyorum kızım,” dedi.
Büse başını annesinin omzuna yasladı.
“Asıl önemli olan,” dedi yavaşça, “bu başarıyı kimin için kullandığım.”
Annesi hiçbir şey söylemedi. Sadece saçlarını okşadı. Çünkü bazı cümlelerin cevabı olmaz sadece hissedilir.
Bir süre sonra öğretmenleri onu üniversite hazırlık sürecinde daha da desteklemeye başladı. Özellikle bir öğretmeni, ona sık sık şunu söylüyordu:
“Sen sadece kendin için çalışmıyorsun Büse. Sende başkalarının da umudu var.”
Bu söz, onun üzerinde derin bir iz bıraktı.
Büse artık geceleri ders çalışırken sadece sınavları düşünmüyordu. Aynı zamanda bir gün bir meslek sahibi olduğunda, kaç insanın hayatına dokunabileceğini hayal ediyordu.
Bazen çalışma masasının başında durup düşünüyordu:
“Ben büyüdüğümde, kimlerin yalnızlığını azaltabilirim?”
Bu soru, onun için derslerden daha önemliydi.
Son sınıfın son aylarına girildiğinde okulda mezuniyet hazırlıkları başlamıştı. Herkes üniversite hayallerini konuşuyor, hangi şehirde okuyacağını planlıyordu. Ama Büse’nin içinde başka bir duygu vardı: veda.
Sadece arkadaşlarına değil, kendisini şekillendiren yıllara da veda ediyordu.
Bir gün sınıf defterine sessizce küçük bir not bıraktı:
“Bir gün hepimiz farklı yollara gideceğiz. Ama umarım kimse, bir zamanlar yanında duran birini unutmaz.”
Defteri kapattığında içi garip bir huzurla doldu.
Çünkü artık biliyordu:
İnsan büyüdükçe sadece hedeflerine değil, bıraktığı izlere de dönüşüyordu.

Büse, lise yıllarını geride bıraktıktan sonra en çok istediği hayale bir adım daha yaklaşmıştı. Polis olma isteği çocukluk yıllarından beri içinde büyüyen bir karardı. Bir zamanlar mahallesinde başkalarının hayatına dokunmayı öğrenen o küçük kız, şimdi daha büyük bir sorumluluğun eşiğindeydi.
Polis okulunu kazandığı gün, evde sessiz ama derin bir sevinç yaşanmıştı. Annesi dualar etmiş, babası uzun süre hiçbir şey söyleyemeden sadece bakmıştı. Çünkü bazı başarılar yüksek sesle kutlanmaz kalbin içinde ağır ağır yer eder.
Okul başladığında yeni bir dünya açıldı Büse’nin önüne. Disiplin, düzen, sorumluluk… Her şey çok daha ciddiydi. Ama o, lise yıllarında kazandığı alışkanlıkla hemen adapte oldu. Sessizce çalışıyor, dikkatle dinliyor, hiç şikâyet etmeden ilerliyordu.
Arkadaşları arasında kısa sürede fark edilen biri olmuştu. Çünkü o sadece kurallara uyan biri değildi aynı zamanda etrafındakilere de düzen ve motivasyon kazandıran biriydi. Zorlanan arkadaşlarına yardımcı oluyor, moralini kaybedenleri toparlıyordu.
Bir gün eğitim sırasında hocalarından biri onu yanına çağırdı.
“Sen,” dedi, “sadece iyi bir öğrenci değilsin. İnsan yönetmeyi de biliyorsun. Bu önemli bir özellik.”
Büse başını eğdi.
“Ben sadece doğru olanı yapmaya çalışıyorum hocam.”
Ama aslında yaptığı şey bundan çok daha fazlasıydı. O, yıllar önce bir bisikletle başlayan iyiliğin, şimdi bir karaktere dönüşmüş hâliydi.
Aylar hızla geçti. Eğitim zorlu, günler yorucu ama anlamlıydı. Büse her geçen gün daha da olgunlaştığını hissediyordu. Artık sadece kendi hayatını değil, başkalarının güvenliğini de düşünmesi gerektiğini öğreniyordu.
Ve sonunda o gün geldi: Haziran sonu.
Okulun son haftasıydı. Herkes bir yandan mezuniyet heyecanı yaşıyor, bir yandan da görev yerlerinin açıklanmasını bekliyordu. Çünkü kura çekilecek ve herkesin gideceği il belli olacaktı.
Büse o sabah erkenden uyandı. Pencereden dışarı baktı. Gökyüzü açık ama hafif bulutluydu. İçinde garip bir sessizlik vardı. Sanki hayatının yeni bir kapısı açılmak üzereydi.
Kahvaltıda çok az konuştu. Annesi onun halini fark ediyordu ama sormadı. Çünkü bazı anlarda kelimeler değil, bekleyiş konuşur.
Okula vardığında herkes toplanmıştı. Salon kalabalıktı ama sesler kısık, bakışlar gergindi. Herkesin aklında aynı soru vardı: “Nereye gideceğim?”
Büse ise sakin görünmeye çalışıyordu. Ama içinde küçük bir kalp, hızla atıyordu.
Kura çekimi başlamadan önce komutan kısa bir konuşma yaptı.
“Bugün,” dedi, “hepiniz hayatınızın yeni bir dönemine adım atacaksınız. Gideceğiniz yerler sadece görev değil, aynı zamanda sorumluluk yerleridir.”
Sonra liste açıldı.
İsimler okunmaya başladı.
Her isim bir şehre gidiyordu.
Büse, kendi adını duyduğu ana kadar sessizce bekledi.
Ve o an geldi.
Bir anlığına dünya sessizleşti.
Kendi ismi okundu.
Ardından görev yeri söylendi.
Büse, yeni hayatının nerede başlayacağını o an öğrendi.

Büse adını duyduğunda bir an için etrafındaki sesler uzaklaştı. Sanki salonun gürültüsü bir perde gibi aralanmış, geriye sadece kendi kalp atışları kalmıştı. Gözlerini kapatmadı ama içinden geçen düşünceler bir anlığına dış dünyayı susturdu.
Komutanın söylediği şehir adı zihninde yankılandı. Yeni bir görev, yeni insanlar, yeni bir hayat… Ama aslında onun için “yeni” olan tek şey şehir değildi. O, artık başka insanların hayatına daha ciddi bir sorumlulukla dokunacak bir mesleğe adım atıyordu.
Yanındaki arkadaşları onu tebrik etti. Kimisi sevindi, kimisi kendi sonucunu beklemenin telaşı içindeydi. Büse ise sakin bir gülümsemeyle başını salladı. Büyük bir sevinç gösterisi yapmadı. Çünkü onun içindeki mutluluk, sessiz ve derindi.
Çünkü artık biliyordu: İnsan nereye giderse gitsin, içinde taşıdığı şey aslında geçmişte öğrendikleriydi.
Büse’nin yolculuğu bir şehirle başlamadı, bir meslekle de bitmedi.
Bir çocuğun kalbine dokunan küçük bir iyilikle başladı.
Ve o iyilik, yıllar sonra bir insanın hayatına dönüşerek devam etti.
Belki bir gün o da bir çocuğun hayatına sessizce dokunacaktı.
Tıpkı bir zamanlar onun hayatına dokunulduğu gibi.
Ve hikâye, hiç bitmeyen bir iyilik gibi devam edecekti.

Hikmet Metin Çavdar

Hikmet Metin Çavdar
Kayıt Tarihi : 29.05.2026 01:18:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!