Rızk kavramı kolektif paylaşmanın anlamı içine, paylaştıran bir güç olmakla eşleşecekti. Kolektif paylaşmayı oluşan, zihinsel kodun boşluk alan devinmesi içinde paylaştıran bir güç yerleşmişti.
Bu aşamada rızk söylemi hem kolektif paylaşım, hem kolektif güç yerine eşleşmeydi. Paylaştıran bir güç söylemli, rızk belirsizliği; kolektif paydaşlığı ve kolektif gücü ortaya koymuş oluyordu!
Zihninizde ve somutta metre kavramı yoksa metreyi düşünemezsiniz. Metreyi anlayıcı kıyaslama ve tahminlerde bulunamazsınız. Çok çok zihninizde olan en yakın anlamı çağrışan bir kavramı akla getirip metreyi zihninizde olan bu kavramla eşletmeye, anlamaya çalışırsınız.
Yeni kuşaklarda tam bir geçmiş algısı yoktu. Her şeyi dünden bu günü bugünkü gibi sanıyorlardı. Yani bir zamanlar ekme dikmenin olup olmadığını dahi düşünmüyorlardı. Aktarılanlar, yeni kuşağın bilip te yaşadıkları hayat değildi. Duydukları masalsı geliyordu. Hayal güçlerini harekete geçiriyordu.
Şu anda yaptıkları ekme dikme işini, ataları nasıl bilemezlerdi? Hâlbuki kendilerinin bile yaptığı ekme dikme işi, ne kadar da kolaydı! Bir zamanlar atalarının şimdiki gibi yapılan ekme dikme işini bilmiyor olmaları, yeni kuşağa komik geliyordu! Yoksa atalarını boşuna mı gözlerinde büyütmüşlerdi?
Aracılı ve aktarım sal öğrenme de kişinin bilinçaltına katkı oluşturmakla dejavuya neden oluyordu. Yeni kuşak ekme biçmenin nasıl ortaya konduğunu değil, aksine nasıl ekilip biçildiğini uygulamakla biliyordu.
İşte El “rızkların helal ve temiz olanını yiyin” derken zenginleri ve fakirleri olan yapıya sesleniyordu. Varsılın malına helal rızk diyordu. Çünkü gerçekte varsılın malı temiz olmasa da, varsıla mülkü kendisi vermekle, o mal ve mülk temiz olma hüviyetine kavuşuyordu.
Köleci yapılaşmanın izole edilen zihinsel hazmından sonra, “Başka El adını anmayacaksın. El ‘in yanında olmak. El dostu olmak. El yolunda ölenlere ölüler demeyiniz. El sizin can ve malınızı cennet karşılığında satın almıştır. Bu ne güzel alış veriş değil mi?” türü söylemlerle oligarşin süreçler, başka bir zaman mekânın olgu olay anlayışları içine giriyordu.
Üstelik bu söylemler ve bu gibi söylem sözler, dünyanın her yerinde köleci öğüt ve köleci öğreti olarak öğretilmektedirler. Bu sözler de diğer sözler gibi temel köleci öğreti, içindedirler.
Doğada zengin fakir yoktu. Tekil yaşam içinde, sürü döneminin içinde, totem alanda, kolektif alanda, ön ittifaklarda da zengin fakir yoktu. Varlığınızla ve sefil yoklukla sınava çekilme hiç yoktu.
Bunlar ancak ve ancak köleci, sömüren, aldatan, kumpas kuran, yalan söyleyen, vaat eden sistemlerle vardı. Köleci sistemli anlayış; sömürülmeyi, taati ve itaati, kadere boyun eğmeyi vs. erdem ve iyi ahlak düsturu yapacaktı. Sizler de bu illet ve zillete katlanarak sabredecekteniz! Bunlar tümden egemen sınıf öğretisiydi.
Bu öğreti içinde “Bir yanağınıza tokat vurana, öbür yanağınızı çevirecektiniz”! “Size taş atana, aş atacaktınız!” Niye tokat vurulur? Niye taş atılır? Denmezdi. Bunlar sizle kölece itaati pekişen, sizi karşı konmaz lığa heves ettirici; sizi inanıcı kılacak, sizleri efsunlayacak abuk sabuk söylemleri erdem düsturu yapacaklardı.
KOLEKTİF ETKİ, ZORUNLU VE DOĞAL BİR PERDELENME AKTARIMI OLMAKLA HALDEKİ UCU CANLI VE FİİLİ; GEÇMİŞTEKİ UCU YORUM SAL öğrenmeydi. Kolektif aktarımda sonuç yarar herkese göreydi. Bu tür kolektif öğrenme doğal referansa göre yaşama olanları, kolektif etkiye göre yaşam, içine sokan bir aktarımdı.
Kolektif inşacılar kolektif inşayı ortaya korken ortada ne kolektif yapı vardı. Ne kolektif etki vardı. Ne izlek yol vardı. İzlek yol kritik değerli alan etkisini ortaklaştıran, yeni ve kolektif alan eğimiydi. Kolektif inşacılar bizzat kolektif yapının ve kolektif etkinin inşacılarıydılar. Kolektif yapı ve kolektif etkinin inşacıları inşayı yapanların bizzat kendilerinden oluşuyordu.
Öğrenme, kolektif deneyle; kolektif eşleştirilen girişme ve giriştirmelerden ortaya çıkıyordu. Oysa bir kuşak sonrasına aktarılanlar ise atalarının deneyiminden çıkarımdılar. Bu çıkarımlar ise deneysel olana karşı deneysel olmayanlarla yeni kuşak kişiler üzerinde, geçmişi perdeleyen olumsuzluk ortaya koyar.
Ürettiren kolektif sahipliğin birisi toprak, araç gereç, bilgi ve teknolojiler sahipliğiyse; bir diğeri de KOLEKTİF EMEK GÜCÜYDÜ: Köleci sistem El ‘in üretim gücü üzerinde mülk sahipliğini ön görüyordu.
Kişinin emek gücü de üretim gücü bileşimi içindeydi. El üretim gücü gibi kişinin de, sahibiydi. Ve El kişiye kulum (kölem) diyordu. Kişi de El ‘e sahip veya sahibim diyordu. Bu koşullandırmayla altına sahibimiz El deriz.
Kişi çobanlık yapıyorsa, kundura dikiyorsa, buğday yetiştiriyorsa, meyvecilik yapıyorsa vs. Bu işler en başında da kolektifti. İş ve meşgaleler kolektif oluş neden ile ortaya konmuştu. Kolektif oluş dışında üretim ilişkisi yoktu, başlayamıyordu. İttifak içinde de iş ve meşgaleler yine kolektif harekete göreydi.
Ama köleci vaatle olan köleci bezirgânlık konuşurken, vaat ederken çalışan herkesin mal sahibi olabileceğini de söyler. Bu hiçbir zaman doğru olmamıştır ve doğru olamaz da. Eğer öyle olursa sömürü sistemi yok demektir. Kolektif yasalar var demektir. Kolektif yasalar varsa, kolektif yapı içinde neden çıkılmıştı?
Bu tür kölece söylem sel vaatler gerçek olursa eğer bu köleci efendilerin kendi ayaklarına, kendilerinin kurşun sıkmaları demekti. Veya köleci efendilerin kendi boyunlarına ilmeği kendilerinin geçirmesi demek olan bir idam fermanı olurdu!
İlk ön ittifaklı inşacılardan sonraki ilk kuşak nüfus, daha doğrusu melez jenerasyon; ilk elden olan kolektif inşanın, kurucu eylemcileri değildiler. Bu kişiler kolektif sürecin içine doğmuştular. Süreci baştan beri böyle olmanın algılaması içinde böyle gelmiş böyle gider demenin kişi mantığı içindeydiler. Bu türden aracılı öğrenme içinde kişiler sistemin muhafazakârı ve bağnazı da olabilecektiler.
Arızanın çözümü kolektif üretim şekline göre olacak yerde, yeni öğrenmenin arızalarına çözüm de yeni öğrenme içinde aranıyordu. El takdirinde aranıyordu. El ‘in bir bildiği var deniyordu! El ‘in yaptığı işte bizim anlayamadığımız bir hikmet var deniyordu! Her şerde bir hayır var deniyordu! Deniyor oğlu deniyordu.
Her bir aykırı denişle kişiler kendisine ve üreten siteme yabancılaşıyordu. Yabancılaşma oluşan yere de El iradesi ve El ‘e iman konuyordu. Yabancılaşmayı kanıksamışlardı. Kişiler yabancılaşma gördükleri yerde, sisteme ve kendilerine El ile yakınsama yapıyorlardı. Kişiler, kendisini kendisine yabancı kılan kavramlara göre düşünüp anlam ortaya koymakla, uyuşma dışında hiçbir çıkar yol bulamıyorlardı.
Kişi bu inanma ve inanç akitleri içinde sonu gelmez çıvlamalar ile yorgun düşüyordu. Bu yorulma, bu yılma nedenle kişiler El yakınsamasına kendi kendilerini bağlıyor, kıpırdayamaz oluyorlardı. Örneğin; bir El yakınsatması olan “mülkün sahibi El ‘dir. El mülkünü dilediğine, dilediği kadar verir. Ya da kimine de mülkünden hiç pay vermez” deme yakınsatmaları böylesi bir yakınsatmalar bağısıydı.
Köleci sistem içinde El ‘in kendisinin arıza olduğu bu tarizleri, bu gaspı, talanı, yağma ve hırsızlıkları önlemek için zengin fakir algısını sistem içine oturtup, sistemi meşru etmek için “rızkların helalini yiyiniz” dediği muhatabı, köleci sistemdi. El ‘in köleci sistem için böyle söylemesinde bir çelişki yoktu.
El kolektif sistemin üzerine sünger çektiğinden, bir dengesizlik oluşmuştu. Bu dengesizlik karşısında El ‘in helal dediği şeyler öncelikle El ‘in verdiği paydı. Sonra El bu sözünden caymalar gösterir. Helal olmayan rızk; başkasına ait maldan, mülkten başkasının rızası olmadan yeme içme kullanma diye bahseder.
Kolektif sistem de üreten paylaştırma içinde başkasının rızası gibi bir kavram hiç yoktu. Üreten sistem içinde başkası yoktu ki başkasının rızası olsundu. Özel tüketimli sosyal alan içinde kişinin kendisi olmayan herkes başkası gibi olabilir (ki sosyal alandaki kişiler, kişinin totem eşidir yine başkası değildirler).
Öyle ya mülkün sahibi siz değildiniz. El ‘di. Ve El mülkünün nasıl dağılacağına da siz zındıklar karar veremezdiniz! Yani bu söz karşısında siz istiskale uğruyor, istiskale uğramanın ıskatı ile oluyordunuz. Bu tür kısır döngü veren çıkmazlar içinde siz de teslimiyet göstermekle, ancak mutmain oluyordunuz!
El, üreten ilişkinin; karşılıklı bağıntı içinde, kolektif bir hareket olduğunu çok iyi biliyordu. El iyi bildiği bu kısımla sizin aranıza kendisini veli nimet kıldı. Artık efendiler bizim velinimetimizdi. Bu bir illüzyondu. Bu bir algıydı. Algıyla iman ahdi yapılıyordu.
İman edenlere bol keseden hoşlandırma vardı. Vaat vardı. El fizyolojik ihtiyaç yerine geçmişti. El tehdidini de şirinliğini de yerine geçtiği bu algıya göre yapıyordu. El keyfine göre rızk dağıtan velinimet, olduğunu söylüyordu.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...