NAMUSLULAR VE NAMUSSUZLAR
Namuslular ve namussuzlar. İnsanoğlu bu iki kısma ayrılır aslında. Savaşlar da bunlar arasında, barışlar da. Çatışmalar bunlar arsında olup bitiyor. Bazen bu iki kesim birbirine karışmıyor da değil.
Bir devlet adamının deyişiyle:’ Namuslular namussuzlar kadar cesur olmadıkça hiçbir şey düzelmez’. İşte bu namussuzların cesareti ve namussuzların korkaklığı yüzünden başımıza geliyor ne geliyorsa.
İş hayatında da böyle, siyasi arenada da böyledir, sosyal hayatta da böyle. Hayatın her safhasında insanlar bu iki kategoride sınıflandırılırlar. Hayatları yalan dolan, çalma, çırpma ile doludur bu namussuzların. Bu namus meselesini biz cinsellik olarak almıyoruz burada. Sözünde durmak, işini iyi yapmak, iyi niyetli ve hakkaniyetli olmak. Oysa günümüzde bu değerler ne kadar da azalmış durumda.
İSRAİL SİYONİZM VE FİLİSTİN 3
Bütün dünya ile alay ediyor İsrail kendini büyük gören bir millet. Kendilerini seçkin insan, Allah’ın sevgilisi ve dostu sanan zavallı mahluk. Diğer insanları insanlık dışı bir mahluk yahut bir hayvan, başka bir deyimle ağaçlara sarılı böcek, yok edilmesi gereken haşere sayan bir zihniyet. Bu zihniyet insanlığın karşısına geçmiş kahkahalar atarak katliam yapmakta.
Bütün insanlık sus pus olmuş. Korkudan mı, aldatılmışlıktan mı, bilgisizlik yahut yanlış bilgilendirmekten dolayı mı? Ya da başka bir ihtimalle bütün dünya zalimin arkasında saf tutmuş bile bile, isteye isteye. Bu gönüllü köleliğin tohumu ne zaman ve nasıl atıldı? Buna bir bakmak, tecessüsümüzü bu alana kaydırmak gerek. Daha fazlası giderek hatta zorunludur. Bu alanın araştırılması, incelenmesi hayati önem arz etmektedir.
İslam karşısında birliğe giden bir yapı var tam anlamıyla. İslam’ı bir sapma olarak gören kitabı mukaddes cephesi o günden sonra bu din mensuplarını sapkın, anarşist ve terörist saydı. Kitaplarını birleştirdi ve muharref batıl bu iki din kendilerini yürürlükten kaldıran bu yeni dine cephe aldılar. Yahudilik başlangıçta İseviliğe baş düşman ilan etmişti. Önce ona açıkça savaş açtı. Sonra onu sinsice tahrif etmeye yöneldi. Bu konu Mevlana’nın Mesnevi’sinde çok veciz bir şekilde anlatılıyor. Sonra putperest Roma tarafından dönüştürülerek benimsendi.
KUR’AN’DA YAHUDİLER,
Kur’an’da Yahudilerden ilk bahis ilk sure olan Fatiha’da olmaktadır. Bunu tefsirlerden anlıyoruz. İbn-i Kesir Fatiha suresi son iki ayetinde ‘bizi dosdoğru olan yol:sırat-ı müstakime ilet. Nimete erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanları ve dalalete düşenlerinkine değil.
Nisa Suresinde geçen Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse işte onlar Allah’ın nimete eriştirdiği peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraberdir ifadesinde belirtilmiş, gazaba uğrayanların Yahudiler, sapıkların ise Hristiyanlar olduğu anlatılır.
Bakara suresi 90. Ayette’ nefislerini ne kötü şeye değişip sattılar… Allah’ın kullarından dilediğine fazlından (Kitap) indirmesine haset ederek Allah’ın indirdiğini inkar ve gazap üstüne gazaba uğradılar. Küfredenlere hor ve hakir edici bir azap vardır.’ İfadesiyle açıklık getirmiştir.
HİÇ ÖLMEYECEĞİZ BİZ
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz bu dünyada. Hiç bir zaman ölmeyi düşünmüyoruz, aklımızdan bile geçirmiyoruz. Ebedi yaşayacakmış gibi hareket ediyoruz. Hep dünya için yaşıyor, dünya için çalışıyor, dünya için ebedi yaşayacakmış gibi mal mülk biriktiriyoruz.
Bu dünyadan başka dünya yokmuş gibi davranıyoruz. Demirdenmişiz, hiç hastalanmayacakmışız, hep sağlıklı olarak kalacakmışız gibi yaşıyoruz. Argo tabirle dünyaya kazık çakacakmışız gibi yaşamımızı sürdürmekte ısrarcıyız. Ahiret yokmuş, gibi, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Bize göre hep başkaları ölecek.
Sabah oluyor akşam olsun diye uğraşıyoruz. Akşam oluyor sabah olsun diye bekliyoruz. Günler geçiyor öbür güne endeksleniyoruz. Haftalar geçiyor öbür haftaları kolluyoruz. Haftalar haftaları kolluyor, ayları bekliyoruz. Hep memur ve işçi olarak aybaşlarını hayal ediyoruz. Aybaşları geliyor değişen bir şey olmuyor. Öbür aybaşlarını gözlüyoruz. Dahası ayın sonunu elimize geçen paralarla geçirmeye çalışıyoruz. Esnafsak çeklerle ömrümüz geçiyor birini ödüyor öbürüne koşturuyoruz. Hiç bitmiyor bu kavga.
Bir kaosa sürüklenmiş gibi yaşıyoruz. Yaşadıkça kargaşa daha derinleşiyor. Bir bakmışız ki yaşlanmışız. Çocuklar büyümüş, kiminin evlilik zamanı gelmiş, kiminin üniversite sınavı. Oysa daha dün biz üniversite sınavına girmiştik. Oysa biz daha dün gibi yeni evlenmiştik. Çocuklarımız olmuştu, onları büyütmüştük. Okula yazdırmış, okulları bitirmesini beklemiştik. Hatta ondanda öncesi akşam olup eve gelmelerini gözlemiştik. Biraz gecikince korkuya kapılmış, onları bin bir telaş ve korku içinde aramaya başlamıştık.
İFRATLA TEFRİT ARASINDA KUR’AN’LA İLİŞKİMİZ
Kur’an’la ilişkimizde hep iki uç arasında dolaşıyoruz. Bu iki uç ya ifrat oluyor ya tefrit. Müslüman olarak Kur’an’la doğru bir iletişim kurmakta başarılı olamıyoruz. İslam alemi Kuran’a yabancı. Yıllarca ülkemizde okunması yasaktı bu kitabın. Gizli ve kaçak bir şekilde öğrenilebildi.
Annem bir hoca kızı olmasına rağmen koca evine gelene dek öğrenememişti kutsal kitabımızı okumayı. O da bir hoca olan kayınpederi öğretebildi ona. Ama hiçbir zaman anlamını merak etmedi. Hoş merak etseydi ne fark ederdi. Buna ne imkan ve ne zamanı vardı. Babam müezzin olmasına rağmen anlamından bihaberdi. Dedem anlamını vermekten korkardı. Aslında bilgisi vardı. Bu yüzden o da anlamından uzak kaldı.
Biz çocukken yalnızca vaazlarda birkaç ayetin anlamından haberdar olurduk. Gündüz kurslarında yüzlerce öğrenci arasında yaz tatillerinde okumasını öğrenebildik yalnız. O da her yıl elif bayı bitirir Kur’an’a geçmeden – biz böyle ifade ederdik- tatil biterdi, biz yine Kur’an okumasını öğrenemeden kursa veda ederdik.
Bir yıl boyunca onu unutulmaya terk eder yılsonu tekrar Elif-Ba’larımızı koltuğumuz altına alarak Kur’an Kursu’nun yolunu tutardık. Birkaç sure ezberler, namaz kılmasını öğrenir, bol bol oyun oynardık.
Eğitim Üzerine Yazılar:
AİLE VE ÇEVRENİN EĞİTİMİ
İSLAM VE BİLİM
Bilim İslam’da en önemli konu. İslam’ın ilk emri ‘oku’. Buna rağmen Müslümanların ilimle bağı günümüzde pek öyle sıkı fıkı görünmüyor. Oysa Peygamber Efendimiz (sav) mescidini medreseye çevirmişti. Hele Ashab-ı Suffe denilen yüce kişiler ilimle meşgul olmaktan fakir düşmüşlerdi.
İlim yolunda fakr-u zarurete düşmüş olan bu topluluk İslam’ın yayılmasını, kökleşmesini, sağlam temeller üzerine kurulmasını sağlamıştı. Bu medresede ne ilimler öğrenilmiş, ne sağlam tefekkür tesisi edilmişti. Bu kutlu medresede yetişen yüzlerce insan bir ışık olup dünyayı aydınlatmıştır.
Bu medresenin müderrisi Hz. Peygamber (sav) idi. Ve her anları ilimle dolup taşıyor, ilimle din at başı beraber yürüyordu. Onlar bilmedikleri bir öğretiyi uygulamıyorlar aksine güneş gibi gördükleri, apaydınlık bildikleri, ilmek ilmek ördükleri dini yaşıyor onu hayat haline getiriyorlardı.
Oysa bu gün Müslüman inandığı dinin gereklerini bilmeden uygulamaya çabalıyor, bilmediği için tam anlamıyla uygulayamıyor. Yarım yamalak öğrenilen din yarım yamalak yaşanıyor ve gelecek nesillere aktarılamıyor. Oysa binlerce tefsiri bulunan Kur’an anlaşılmak için raflarda bekliyor. Dini en iyi anlatan Hadis kitapları unutulmuş, dinin ahkamını öğreten Fıkıh kitapları terkedilmiş. Hele dinin en iyi örneği Peygamber hayatı olan siyer kitapları unutulmuş. Üstüm ahlak sahibi zatların hayatını anlatan menakıp nameler okuyucusunu bekliyor.
EĞİTİMDE KEYFİYET VE KEMMİYET
TÜRK MİLLİ eğitim sistemi sorunlarla maluldür. Bu eğitim sisteminin sorunu Türk milletinin medeniyet değişimiyle başlamıştır. İslam medeniyeti halkasından zorla koparılan milletimiz Batı medeniyetine eklemlenmiş, ama bu medeniyetle asla birleşememiştir. Bu birleşememe batı ile bizim aramızdaki doku uyuşmazlığından kaynaklanmakta, giderilmesi asla mümkün olmayan sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendine özgü değerlerle taban tabana zıt bir değerler sistemi sürekli çarpışmaktadır.
İşte hayatın diğer cephelerinde olduğu gibi eğitim cephesinde de durum farklı değildir. Bu eğitim sistemi de bize diğer tüm yaşam alanlarında olduğu gibi bize dayatılmıştır. İnsan yapımıza uymayan bu sisteme insanımız zorla uydurulmaya çalışılmıştır. Bu alanda oldukça büyük başarı elde edilmiş, ancak bu başarı milletimizin değil batılıların menfaat ve istekleri doğrultusunda olduğu için bir zafer değil yenilgi olarak karşımıza çıkmıştır.
Şimdi biz 90 kusur yıllık bu sistemin aksaklıklarını tamir etmeye çalışıyor ve bir türlü bunu başaramıyoruz. Başaramayacağız da. Çünkü bu eğitim sistemi asla tedavi kabul etmeyecek derecede hasta, yanlış ve yanılgılarla doludur. Tedaviye cevap vermeyecek denli yaşlı ve maluldür. Baştanbaşa yanlışlarla kurulmuş ve zoraki tedbirlerle sürdürülmeye çalışılmıştır, ama başarılamamıştır.
Çarpıktır bu eğitim sistemi, kronik hastadır, can çekişmektedir, suni teneffüslerle hayatta kalabilmektedir. Hatta yoğun bakımda bitkisel hayattadır. Geri dönme umudu kalmamıştır. O halde yapılması gereken bir an önce defnedilip ortadan kaldırılması yerine yepyeni bir sistemin konulmasıdır.
EĞİTİM ÜZERİNE YAZILAR
Eğitimin İçini Boşaltan Yenilikler:
Bakanlık ne yapıyor Allah’ını seversen. Eğitimin içini boşaltmak için bunca alayişe valayişe ne gerek var. Allah Allah. Her gün yeni bir şey çıkarıyor bu bakanlık. Ve her yaptığı değilse bile çoğu eğitime aykırı, onu deforme eden, bozan, yıkan bir işleve sahip nedense.
Bunları yapmak için çok mu uğraşıyorlar bilmiyorum. Bunları yapanlar alanında başarılı uzmanlar mı Allasen? Her neyse. Neyin nesi kimin fesiyse, neyi, nasıl, niçin yapıyorlarsa yapsınlar bu beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren yanı bu çalışmalarla getirilen değişikliklerin eğitimi felç ettiği, ya da gömülmeye hazır mevta haline getirdiğidir. Şimdi bu mevta yıkanıp cenaze namazının kılınarak defnedilmesini bekliyoruz.




-
İsmail Karaosmanoğlu
Tüm Yorumlarhaydi şair dostlar görüşelim