DOĞU VE BATI KAVGASI
İşte bu kavga asırların bitmeyen en büyük kavgası. Doğu ve batının kavgası, hak ve batılın kavgasıdır. Bu kavga Habil ile Kabil’in kavgasıdır. Doğu ilahi dinlerin yurdu, batı batıl din ve dünya görüşlerinin vatanı. Doğu aslında merkezdir, batı ise merkezden ayrılan, kopan, savrulan parçacıkların toplandığı mekânın, coğrafyanın adı.
Âdem’in toprağı Kâbe’nin bulunduğu mekândan alındı, vücudu bu topraktan yoğrularak ona ruh üflendi. Şeytan ile Âdem’in savaşı bu. Bu bitmeyen trajedi aslında insanın yaratılış ve yeryüzüne gönderiliş serüveninden ibarettir. Bu savaşta ordular yerlerini belirlemiş, mevzilerini almış, silahlarını kuşanmış, mühimmatlarını tedarik etmiş savaşa hazır hale gelmiştir. Aslında bu savaş çoktan başlamış zaman zaman duraklamış, zaman zaman taraflardan birinin galibiyeti, diğerinin mağlubiyeti ile sonuçlanmış, zaman zaman bu savaşa ara verilmiş ateşkes sağlanmış zaman zaman yeniden alevlenmiş şiddetini artarak sürmüştür.
İşte doğu batı savaşı bu gerçek görülmeden anlaşılmaz ve İslam dünyasında olanlara, batının bu olaylara karşı gösterdiği tavra bir anlam verilemez. Bu savaş klasik savaşlardan farklıdır. Bu cephe savaşı değildir ve olmamıştır. Cephe savaşları bu savaşların bir parçasıdır belki de. Medeniyetler çatışması diyen Fukuyama aslında haklı. Ne kadar saklarsak saklayalım bu savaş aslında yüzyıllar önce başladı ve hala sürmektedir ve sürmeye devam edecektir.
Âdem’in İblisle savaşı, Habil’le Kabil savaşıyla sürmüş, Nuh’a inanan gemi yolcularıyla inanmayanların savaşı olarak görülmüş, bütün peygamberlerin müminleri ve inkârcıları arasındaki savaşlar olarak devam etmiştir.
EVRİM TEORİSİ YALANI
Bu yalan asırlarca nasıl sürdürüldü. Bir teoriyi bilim diye yutturanlar tüm dünyayı aptal yerine koydular.
İspatlanamamış bu teori için yüzlerce yalan belge düzenlediler. Yahudi Darvin attı ortaya bu teoriyi. Sonra tüm Yahudi kuruluş ve örgütleri arkasında durdular bunun. Sözde bilim olarak yutturdular bu büyük yalanı. İslam ülkelerinde –Hristiyan ülkelerde olduğu gibi- eğitim sistemlerine dahil ettiler bunu. Okul kitaplarına soktular. Bilim diye öğrettiler derslerde. Böylece nesilleri ilahi doktrinden kopardılar kitlelerin inançlarını sarstılar. İnançsızlık uçurumuna yuvarladıkları nesilleri kolayca avladılar. Uyuşturucu ve kumar batağına batırdılar. Hatta ahlaksızlık çukuruna ittiler. Böylece dünya çapındaki sömürülerini sürdürdüler.
Dine doğma dediler, kendi dogmalaştırdıkları yalanları din haline getirdiler.İlkokul üçüncü sınıflarında hayat dersleri kitaplarında gördüğümüz bu müthiş yalanı biz imanımızla reddetmiştik. Ama bizim kadar şanslı olamayanlar da vardı. Kimileri bu yalana din gibi inandı. Oradan pozitivizm çukuruna yuvarlandılar. Orada da kalmadılar pozitivizm onları tatmin etmedi. Oradan komünizm gayyasına battılar. O gayya onları dibe çekti, ateizm cehennemine battılar.
Bu inançları, ya da İslam’a olan inançsızlıkları yüzünden milletle ve onun düşünce yapısıyla bağlarını kopardılar. Bağlarını koparmakla kalmadılar, onlarla savaştılar. Kendi milletine onun inanç değerleriyle korkunç bir şekilde saldırdılar.
Bir Milet Diriliyor:
BEYAZ TÜRKLER KAYBEDECEK
Nerede ne kadar beyaz Türk varsa kaybedecek, kaybetmeye mahkumdur. Bu millet artık uymuyor. Yüzyıllık uykusunda uyandı koca dev. Bu uyku artık sürdürülemez, sürdürülemeyecek.
BASKICI REJİM, ERMENİLER, TÜRKLER VE KÜRTLER
Bu ülkenin son yüzyıllarda garip bir macerası var. Osmanlıyı bölen ırkçılık hareketleri bu gün Türkiye’nin de başına bela. Moiz Kohen Tekinalp adlı Yahudi’nin kaynattığı bu fitne kazanı önce koca bir imparatorluğu yıktı, parçaladı ve ulus devletlere ayırdı.
Bu yıkımın kalıntılarından biri de ırkçı bir söylemle oluşturulan Türkiye oldu. Bu Türkiye başlangıçta demir bir yumrukla yönetildi. Her türlü ayrılıkçı fikir Tunç bir elle ezildi. Gerek Kürt, gerek Türk, gerekse Ermeni her ırk devrimler karşısında ezilmeye mahkûmdu.
Uzun yıllar ülkedeki tüm fikirler bastırıldı. Başta dini duyarlılıklar olmak üzere bütün düşünce ve hayat tarzı sorgulandı, yasaklandı ve yok edilmeye çalışıldı. Tek parti diktatoryasının üstünü örttüğü, ama yok edemediği sorunlar zamana yayıldı. Zamana yayılmakla kalmadı derinleşti, ilerledi, kangren oldu.
Kanla bastırılan şeyh Said isyanı, Kürt hareketinin ilk raunduydu. Bütün yurdu saran İstiklal mahkemelerinin yurt çapında estirdiği terörün, halk vicdanında açtığı yaralar yıllarca unutulamadı ve devletle millet arasında onulmaz yaralar açtı.
04.10.15
Öğretmenler odasında tek başıma oturuyordum. Bu gün öğleden sonra dersim yoktu. Nasılsa okula gelmiştim. Vakit geçirmek mi istiyordum bilmiyorum. İnternette şiirlerimi paylaşıyor reytinglerimi kontrol ediyordum.
Birden o çıkıp gelmez mi? Bana doğru geliyor ve gülüyordu. Tanıdık bakmasa ve gülmesi olmasa tanıyamayacaktım. Esra. Oydu. Tanıdım. Öğrencim. 5 yıl önceydi. Lise son sınıfta öğrenciydi. Okulun en terbiyeli öğrencisiydi. Benim branşımı seçmişti. Bir şiirimi tartışmış, tam yerinden yakalayarak eleştirmiş, ben onu haklı bulmuş ama o hatayı düzeltememiştim.
Üniversiteyi bitmiş, öğretmen olmuştu. Atanamamıştı ama ücretli derslere giriyordu. Atanmayı umuyordu. Kız kardeşi benim bu yeni okulumda öğrenciydi. Geçen yıl görüştürecekti bizi ama olmamıştı. Çok sevindim gelişiyle. Büyük bir mutluluktu benim için. Çay ikram etmek istedim kabul etmedi. Konuştuk. O günleri andık.
Köyde oturuyorlardı. Branşımı seçmesi beni mutlu etmişti. İçimden iyi bir yere atanması için dua etmek geldi. Güneydoğu aynı benim ilk öğretmenliğim yıllarında olduğu gibi karışıktı. Onun adına üzüldüm.
19 Eylül CUMARTESİ
Ne zamandır bu günü iple çekiyorum. Bu buluşmalar stresimizi alıyor. ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer’ kabilinden. Müthiş bit haz alıyoruz. 40 yıl önceki sıra arkadaşlarımızla buluşmak ne güzel bir şey, ne doyumsuz bir zevk.
Genlik yıllarımızı hatırlıyor, sohbet ve muhabbet ediyoruz. Her toplantı farklı bir yerde oluyor. Kimi içimizden biri bizi ağırlıyor, kimi bir lokantada yemek yiyoruz. Bir dağ lokantası oluyor bazen, bir tatil köyüne atıyoruz kapağı bazen.
Bazen bir yazlık oluyor toplantı mekanımız, yüzüyor eğleniyoruz. Eğlentimiz sohbetten ibaret. Memleket meselelerini konuşuyoruz. Çoğunluk siyaset konuşuyoruz. Bazen de bürokrasi. Bu kez Sapanca’dayız. Emekli bir din dersi öğretmeninin bahçesinde. Her taraf meyve ağaçlarıyla dolu. Masadaki cevizleri kırıp yeme yarışındayız.
30.08.15 (PAZAR)
Dün denizdeydik. Kamil Abi, Hüseyin, İbrahim Gülden, Sefer Sarı, Abim, İsmail Gencer. Abdullah Keskin’in Çınarcık Koru beldesindeki yazlığındayız. Bunlar İzmit İmam Hatip Lisesi’nden İlk mezun arkadaşlarımız. İlk mezunların buradakilerinin en küçüğü benim.
Osman Hoca, Hekimoğlu ve bir başka misafirimiz de var. Hekimoğlu bizden birkaç sınıf geride bir arkadaş. Ama bize eklemlenmeyi çok seviyor. Fazlaca cömert. Bir sürü ekmek almış. Domates, salatalık, karpuz, kavun. Mısır pişirip getirmiş. Yemeyip yediren biri. Arkadaşları için her şeyini feda edebilecek biri. Süratli şoför. Lafta da cömert. Gidip gelene dek hiç susmadı. Trafikte makas ustası. Emniyet şeridinden gitmeyi, tehlikeli atraksiyonlara girmeyi seviyor. Yüreğimizi hoplatmayı seviyor.
Sait Babayı unuttum. Okulumuzun meşhur Sait Babası. Kendisinden bir rivayete göre 20 yaş genç kızla evlenmiş. Kızlara not vermekte mahir. 10 numara verdiği kızı babasından istemesi meşhur. Güzel bir eş bulabilmek için halı kursu açmış, kursta tanıdığı güzellik idealini babasıyla tanışmış, kızı ikna edince babasından kızı istemiş. Kız babası oğula istediğini zannettiği kızı için iyi niyet gösterip damadı görmek isteyince damat karşında cevabını almış, bu cevap karşısında adam hiddetlenerek, bu hayırlı işe büyük tepki göstermiş, kız razı olmasına rağmen bizzat kendisine kız isteyen adamı kovmuştu.Ama o vazgeçmemiş, kızın rızası olduğu için onu kaçırmış, sonra büyük masraflarla rızalarını almıştı.
Kamil Ceyhan müftü emeklisi. Genç yaşta imamlıktan müftülüğe sıkıyönetim amirinin emriyle atanmış, uzun yıllar aynı yerde müftülük yapmış, sonra başka ilçelere atanmış ve en son atandığı Artvin müftülüğünde siyasilerin haksız tasarruflarına karşı çıktığı için kızağa alınmış, doğru bildiğini yapmaktan hiç vaz geçmeyen korkusuz biri.
ŞİİR OKURUNA NOTLAR
22.04.16
en verimli çağımdayım. Altmışına doğru yol alırken bu velutluğu neye borçluyum bilmiyorum.
Her gün bir şiir yazmam beni de hayrete düşür müyor değil. Ama yazmadan da edemiyorum. Hayatın tek düzeliği, şiir birikimim, yaşımın ilerlemesi, belki de ölümümün yaklaştığını hissetmem ve ölüm korkusu bana bu velutluğu sunuyor.
BİR ŞAİRİN GÜNLÜĞÜ
(16.09.15 ÇARŞAMBA)
Bir yanılgı bana onu gösterdi. Kredi kartımdan çekilmiş gibi görünen bir bedelin peşine düşmüştüm. Gaz şirketine ulaştım. Taşınmıştı. Okul yakınken uğrayım akşam yazdığım kavvam yazısı ve şiirimi yayımlamak istedim. Yolun sonunda o vardı. Yine reklam broşürü dağıtıyordu. Beni görünce sevindi. Elimi öpmek istedi.
Kabul etmedim. Puanım iyiydi dedi. Tercih yapmadım. Olsun dedim ben 9 sene kaybettim. Eşimle kavgalıydık. Bundan 20 sene öncesi olsaydı beni bir tercihe zorlayabilirdi. Ama artık bu imkansızdı. Bu aşk platonik kalmaya mahkumdu. Yanındaki çocuğu resimdeki mi diye sordum. Yok dedi. Arkadaş bu. Resimdeki nasıl biri dedi. Dikkatli bakmadım dedim. Ama istersen tekrar bakarım. Yok dedi biz onunla arkadaşız. Burda mısınız dedi. Nasipse dedim. Davet etmek isterdim olmadı.
BUROKRASİ VE EĞİTİM
Bürokrasi kraldır demiştik bir yazımızda. İşte aynı bürokrasi krallığını Milli Eğitim''de de göstermekte. Yıllardır eğitimi kendi çıkarları için heba eden katil bürokrasidir. Bu bürokrasi kendi menfaati için değil anne babasını vatanını bile satar durma gelmiştir.
Bu kral bürokrasi aslında her sorunun baş müsebbibidir. Kendi menfaatinden başka bir şey düşünmez. Her türlü araç ve gereci bu menfaat yolunda kullanır. Hatta tüm amaç, gaye ve hedefleri bu uğurda harcamaktan çekinmez. İnanç değerleri yoktur bu bürokrasinin. Allahsızdır yani. Tek Tanrısı vardır, o da para ve makamdır.
Yıllardır tüm devlet yönetimi gibi eğitimi de felç etmiştir. Hiçbir eğitim plan ve programı yoktur. Eğitim üzerine düşünmez. Hep entrika peşindedir. Siyasetçileri parmağında oynatır. Bütün eğitim reformlarını kadük hale getirir. Hepsini kendi çıkarı için kullanır. Her şeyden rant elde eder.
İşte 60 yıllık hayatımın 54 yılını geçirdiğim eğitim hayatında hep bu korkunç planlara muhatap oldum. İlk 24 yılını öğrencilik, son 30 yılını öğretmenlikle geçirdim bu sürenin. Özellikle öğretmenlik dönemimde müşahade ettiklerim bu menfur bürokrasinin ihanet derecesine varan entrikalarıydı.




-
İsmail Karaosmanoğlu
Tüm Yorumlarhaydi şair dostlar görüşelim