Neresine insaflı bir ölüm sızsa,
Neresinden budansa tokatla, tekmeyle o garip,
"Ah sırtım!" derdi, başka bir şey demezdi...
Çünkü sırtı, cücelerin sığınağıdır kirvem,
Sırtı, Ankara’da dayısı olmaktır saltanatın.
İşte tam da bu kahpe düzene vurup telleri,
"Niye doğdun!" diye haykırmıştı Mahzuni...
Onun Mamudo’sunun payına
Kundakta tütün küpü, beşikte ecel teri düşmüştür.
Biz ki her şafak vakti ömrümüzü
Kör testerelerle bilemiş adamlarız.
Şimdi bu arsız panayırda, bu dalkavuk pazarında;
Yegane hüneri bir gölgeye kapılanmak olanlar,
O çeyrek porsiyonluk akıllarıyla,
Ömrünü namusa adamış devleri hizaya çekmek istiyor...
Dokunuyor be!
Dokunuyor, tırnakları sökülmüş bir aslanın haysiyetine.
O çapsızların kurşunsuz zehri,
Gelip benim göğsümdeki kavgaya sarıyor ya,
İşte o an, kuyruklu yıldızlar geçiyor kanımdan.
Ben ki uysal bir nehir gibi akardım kendi yatağımda,
Sessizliğim, kış kabağı gibi kendi kabuğundaydı.
Ama gurura el uzatmayacaktınız...
Çünkü ben,
Kırbaç yedikçe namuslanan küheylanlar gibi,
Gururu zedelenince kendi gölgesinden ürken,
Kendi kıyametini cebinde taşıyan o deli adamım!
Varsın "makus talih" desin dizleri titreyenler,
Varsın bu çürümüşlüğü kader diye yuttursunlar!
Biz ki göğsümüzde bulut biriktiren çocuklardık,
Bu hileli teraziyi elbet dağıtacağız,
Ve bu devran, bu kurtlu beşik,
Böyle gitmeyecek...
Kayıt Tarihi : 11.07.2026 13:13:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!