Oysa ki, söylemişlerdi bana zaman hanından içeri girerken.
“Sakın ha kumar oynama kalp ile... masaya aşk koyup sevda kazanan görülmemiştir” diye.
Ben masada uykuları kaybettim, Bir sevda kazanacağım diye.
Gel zaman, git zaman uykular hala senin kalbinde, sevda benim kalbimde.
Şimdi davet etsen yeniden masaya Cesaretim Yok oynamaya
Bari sevdan kalsın kalbimde.
O’nu da kaybedersem, ömrüm de kalmaz geriye.
Kayıt Tarihi : 25.08.2024 02:05:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bir mahalle arasının sıcak ama sevimsiz canlılığından kendisi de sıkılmış, ama çaresiz kalan bir apartmanın ikinci katıydı burası. Koltuk odasında, alındığında hardal sarısı olan ama sonra nedense haki yeşili ile petrol mavisi arası bir kumaşla kaplanmış ve sırf bu nedenle kendini asimile edilmiş hisseden bir İngiliz’in Afrika’daki umutsuzluğunu taşıyan koltuklar; ayrıca onlara eşlik eden, hiçbiri aynı dünyanın iklimini taşımayan zigon, kırlent ve konsol, olabilecek en simetrik yerlerde duruyorlardı. Elinde reklam olsun diye basılmış ve dağıtılmış ajandalardan birini tutan çocuk, o an içinde hissettiği duygunun aşk olmasını istiyordu. Duyuyordu hep. Aşk diyorlardı, güzel şey diyorlardı, özlüyorlardı, hisleniyorlardı, yüz yüze gelince mahcup ama mutlu oluyorlardı diye. Artık, geçmiş mide bulantısının iyi hissettiren keyifsizliği ile umut arası bir duygu vardı içinde. Yani çok da öyle romantize şeyler değildi içindekiler. Hele hele öyle öpüşmeli, sevişmeli hayallere falan hiç yer yoktu zihninde. “Beni beğense falan ne güzel olur,” beklentisi vardı, hepsi bu. Ama bu beklenti de öyle zihinde durduğu gibi durmuyordu işte. Aslında zihinde dururdu ama yüreğe dökülünce, yürek azıtıp zihni de saptırıyordu. Yarın, bu reklam ajandası gibi görünen fakat içinde harflerden cümlelere kadar katman katman şifrelenmiş mesajlar taşıyan ilginç ama tanıdık defter, sahibine geri dönecekti. Üstelik yazılanların yüzeysel anlamları dışında tek satır gizli anlam bile çıkaramamıştı daha. Neredeyse yazık olacaktı gençliğinin en güzel yıllarına. Kendi kendine kızıyormuş gibi yapıp, aslında kendini motive eden kavramsal bir üçkâğıt ile: “Daha iyi bak be oğlum şu serencam haritasına. (Kesin bir yerden duymuştur bu lafı. Öyle kendisi bulamaz böyle afili lafları.) Çözdün çözdün. Maazallah, en az sekiz sene, ruhunun içinde ekmek de pişirebilir bu kız yahut gönlünde kışları bile dondurabilir.” Tekrar açtı defterin kapağını. Sayfalardaki mavi mürekkeple yazılmış her harfi, her heceyi, her kelimeyi, her cümleyi didik didik ederek okudu. Kafasında ne kurgulasa, ne şablon üretse yazılanlar hiçbirine uymuyordu. A harflerine bakmaya başladı. Küçük “a” harfleri üstten çengelli biçimde yazılmıştı. B harflerini taradı gözü. Her paragrafta hangi harfin hangi sırada yazıldığına kadar kontrol etti ama gizli bir anlam çıkmıyordu. Bu kez her paragraftaki harflerin sıra sayıları ile harflerin alfabedeki sıra numaralarını toplayıp baktı. Yok, yine bir gizli mesaj çıkmıyordu. Sonra aynı harfler arasındaki harf sayılarını kontrol edip bu satırları harflerin alfabedeki sıra sayılarıyla topladı, çarptı, çıkardı, böldü. Yok. Hiçbirinde mantıklı bir örüntü, mantıklı bir mesaj çıkmıyordu. Artık, geçmiş mide bulantısının iyi hissettiren keyifsizliği ile umut arası duygu—yani “keşke aşk olsa şu duygu” dediği şey—yeniden kabarmaya başladı içinde. Hiçbir şey bulamamış olmasına sinirlenerek: “Nasıl bir şey bulamıyorum anlamadım. Yahu bu kızın yazdıklarında gizli, derin bir anlam olmalı. Yoksa bu notları aldığı defteri bana neden ödünç versin? Kesin var bunun göremediğim bir anlamı. Diğer bütün kızların yaptığının tersini yapıyor ve hepsinden daha güzel oluyor. Sınıftaki bütün kızların saçı kısa, onun saçları uzun. Bütün kızlar saçlarını fönlüyor, onunkiler doğal. Bütün kızlar kaşlarını incecik yapıyor, onun kaşları kalın. Bütün kızlar parfüm, deodorant falan sıkıyor, o kolonya bile sürmüyor. Bütün kızlar mini etekli, onun etekleri hep uzun. Ve üstüne üstlük hepsinden de güzel. Yani bu kız bu deftere sadece küçük notlar, birkaç dize şiir, bir iki günlük hatırlatma notu yazmış ve bu defteri bana vermiş olabilir mi? Hem öyleyse bile neden bu defteri bana ödünç versin ki?” Sonra aklına huzurevinin toplantı salonunda yaptıkları tiyatro çalışmasından çıkıp evlerine gidene kadar geçtikleri sokaklar geldi. O sokakların bazılarında isim, bazılarında numara vardı. Acaba oradan bir anlam çıkabilir miydi? “İyice saçmalamaya başladım artık. Evet, sıradan biri değil ama James Bond da değil. E, iyi de bu defteri bana neden ben istemeden ödünç verdi ki?” Tekrar baştan başladı okumaya. Neredeyse her sayfadaki her paragrafı, her cümleyi, her kelimeyi, her harfi ezberlemişti. Bir şiir parçasına denk geldi: Göğü kucaklayıp getirdim sana kokla açılırsın solmuşsun benzin sararmış yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün bak yeryüzü ne kadar geniş ne kadar dar “Seviyor beni,” diye düşündü. “Sevmese neden böyle bir şiiri kondursun ki buraya?” Sabah olunca gidip defteri iade etti. “Sana getiririm demiştim,” dedi kıza gülümseyerek. Kız yüzüne anlamsız baktı ve: “Sende miydi bu?” diyerek elinden neredeyse çekerek aldı defteri. Sadece “Görüşmek üzere,” dedi ve döndü çocuk. Zihni boşalmıştı. “Kendimle kumar oynamışım… bir daha oynarsam nadan olayım.” (Bunu da bir edebiyat dergisinde okumuştu; ne anlama geldiğini bilmeden söyledi.) Yolda yürürken, elinin üstüne denk gelen bahçe duvarlarının pütürlü yüzeyine elini sürte sürte yürüdü. Duvarlarda belli belirsiz kan izleri kaldı. Bir de içindeki buz mağaralarında pişen ekmeğin kokusu.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!