Zahirinde geziyorum.
Parktan geçerken baktığın bank gibiyim,
Çayını karıştırıp masa örtüsünü bir damla kirleterek
Kenara bıraktığın çay kaşığı sanki benim.
Yoksa omzundan aşağıya kaymaya meyyal çantan ben miydim?
Bilemiyorum. Gözünde ne var, içinde kim var?
Vitrininde fena durmuyorum, değil mi?
Raflarında yer alamamanın acısı içimde.
Ama vitrininde fena durmuyorum, değil mi?
Zahirinde geziyorum. Bir an bana takılıyor gözün,
Farkındayım. Seviyorsun ama istemiyorsun.
Olsun, ben yine de zahirinde geziyorum.
Açtığın kapı dar geliyor bana,
Zorlasam kapına, kapının aralığından baksam, bana yazık.
Batınında yerim yok, bilirim.
Vitrininde fena durmuyorum.
Sırtım içine, yüzüm dışına dönükken işe yarıyorum.
Vitrinde bana bakan müşteriler girerken içeri,
Ben el mecbur bakıyorum dışarı.
Zahirinde ben geziyorum.
Vitrininde fena durmuyorum.
İçeriden sırtıma sen bakıyorsun,
Ben el mecbur dışarı bakıyorum.
Batınında yerim yok.
Geceleri ufak ufak gidiyorum zahirinden haricine.
Her sabah sinirlenip çekiyorsun beni vitrinindeki yerime.
Zahirinde geziyorum.
Batınında yer vermeyeceksin, biliyorum.
Olası geçmişine, muhtemel yarınlarına bakarak sövüyorum.
Sen kimi alırsan al içine,
Ben bu vitrinden gidiyorum.
Artık zahirinde bile gezmiyorum.
Hüseyin İstemi HartaKayıt Tarihi : 23.10.2024 13:21:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Demir yolunun geçtiği her şehirde bir de istasyon vardır. Kimi küçük, sıkıcıdır; kimi ise ferah ve geniş. Tren istasyonları farklı farklı anlamlar taşır. Giden için başka, gelen için başka, uğurlamaya gelen için başka, karşılamaya gelen için başka... Hatta aynı treni bekleyen iki yolcu için bile başka. Bu fark, istasyona gelenlerin istasyon hakkındaki intibalarını da farklı kılar. Trene yalnız binenler, birkaç kişi yola çıkanlar, gelen trende arkadaşı yahut bir sevdiği olup da trene tek binecekler ve daha kimler kimler... Her tren, her yolcu, her uğurlamaya gelen, her yoldan dönen günün her farklı saatinde de farklı görür, farklı yaşar istasyonları. Hatta nereye gideceğine ve nereden döndüğüne göre bile değişir istasyonu yaşamak duygusu. An gelir, kalabalık üst üste yığılmış insanlar yaşar istasyonu; an gelir bir yalnız yolcu, yapayalnız yaşar istasyonu. Kimileri o kadar yalnız yaşar ki istasyonun farkında bile değildir. Bazı yalnız yolcuları da istasyon fark etmez. Yolcu istasyonun içinde tren beklerken yolcunun yalnızlığı ayrıdır, istasyonun yalnızlığı ayrı. O gün, yaşanan çok farklı yalnızlık durumları vardı istasyonun ve yolcularının. Bir kız ve bir delikanlının kıza göre yalnız, delikanlıya göre beraber, istasyona göre ise yapayalnız bir istasyon yalnızlığı vardı. Bu yalnızlıkların içinde istasyon Balıkesir’e gidecek treni bekliyordu, kız Balıkesir’e gidecek treni bekliyordu, delikanlı ise kızla öpüşmeyi bekliyordu. Yan yana oturan kız ve delikanlı susarak oturuyorlardı bekleme salonunun banklarından birinde. Oğlan ara sıra fark ettirmeden kıza bakıyor, kız heyecanını saklamaya gayret ederek delikanlıya bakmıyordu. Gözlerini küçük hareketlerle istasyonun ayrıntılarında gezdiren kız bir şeyler görüyor ama ne olduğunu ayırt edemiyordu. Delikanlı bilet gişesinin önünde yer alan camın macunlarını, sıraya giriş yönünü gösteren ve üzerinde ok simgesi bulunan cama bantlanmış kâğıdı, süpürgeden kaçmayı başarmış küçük yaprakları, tavandaki lambanın tavana bağlantı noktasındaki kartonpiyerin desenlerini büyük bir dikkatle hafızasına kazıyor, arada fark ettirmeden de kıza bakıyordu. İstasyon ikisiyle de ilgilenmiyordu. Zira sabahın bu saatinde ne hareket memuru ne de bilet kesen memur gelmişti istasyona. Yani aslında istasyon da yapayalnızdı. Dışarıda esen rüzgârın sesi giriyordu içeri, köşesinde pingpong topu kadar kırığı olan köşe camdan. Delikanlı rüzgârın ilhamıyla ıslık çalmaya başladı. Duygulu bir melodi sızıyordu istasyona. — Nerede kaldı bu tren? diye sordu kız. Delikanlı: — Daha yarım saatten fazla zaman var. Sanki geç kalmış gibi neden sordun ki? dedi. Sessizlik yeniden doldurdu istasyonun her yanını. Tıka basa bir sessizlik doldu istasyona. Önce hareket memuru hareketlendirdi istasyonu, hemen arkasından bilet memuru girdi kapıdan içeri. Yan yana oturan kız ve delikanlıya dikildi gözleri. Delikanlı memurlara hafifçe bir baş selamı verdi. Selamı aynı şekilde alan memurlar işlerinin başına yöneldiler. Delikanlı çaktırmadan yine kıza baktı, kız yine her yöne bakıp yine hiçbir şeyi görmedi. Gördü aslında ama zihnine yazmadı hiçbir detayı. Sessizlik yine dört yanı sarmıştı. Kız, hızlıca delikanlıya doğru dönüp: — Sana Alp’ten bahsettim mi? dedi. Delikanlı: — Alp? diye sordu, kaldı. — Alp İzmirli. Aynı bölümü kazandık. Balıkesir’de okulun öğrenci işlerinin önünde karşılaştık. Hemen önümüzdeydi, annem Alp’e seslendi, "Oğlum," dedi, "sen kayıt yaptırdın mı?" Alp de "Henüz yaptırmadım efendim," dedi. Sonra bize yardımcı oldu, kayıtlarımızı beraber yaptırdık. Şimdi gelen trende Alp de olabilir. Gelen trende olursa sizi tanıştırayım, dedi kız. Delikanlı yanıt vermedi. Canı sıkıldı, kaşları hafif kıpırdadı. Kız yine sağa sola bakınıp görmemeye başlamıştı bile. Kız ve delikanlı bir tür ağır çekime düşmüştü. Dışarıda zaman herkesin alışık olduğu gibi akıyordu aslında. Hareketlenen hareket memuru elinde el işaret lambasıyla tren raylarına doğru birkaç adım attı. Hareket memurunun raylara yöneldiğini gören kız hızlıca banktan kalktı, kapıya yöneldi. Bir an duraksayıp delikanlıya baktı: — Kalksana, geliyor… dedi. Delikanlı yılgın ve isteksizce yavaşça doğruldu. Eğilip kızın bavullarını aldı, kızın arkasından yürümeye başladı. Kızın gözleri İzmir yönüne kilitlenmiş, hipnotize olmuşçasına kıpırdamadan bakıyordu. Delikanlı ise gözlerini raylara dikmiş bakıyordu. Kısa bir süre sonra tren tiz bir çığlık atarak yaklaştığını haber vermişti. Tren yaklaşıyor; yaklaştıkça kız da delikanlı da geriliyordu. Ama ikisi de birbirine fark ettirmemek için elinden geleni yapıyordu. Tren geldi, durdu. Yolcular indi. Delikanlı tanımadığı bir kişiyi arayan gözlerle bakıyordu yolculara. Ara ara da kızın kendisine bakıp bakmadığını gözlüyordu. Kız, tren sesini duyduğu andan itibaren delikanlıya hiç bakmadı. Delikanlı ise “Alp” adını duyduğu andan beri gerilmiş durumdaydı. Şimdi bu gerginlik öyle bir hâle gelmişti ki neredeyse yüreği patlayacaktı. Yolcuların inişi tamamlanırken, aşağıdaki yolcular trene binerken açık mavi kazaklı, lacivert pantolonlu bir genç kıza yaklaşarak: — Sonunda gelebildim, dedi. Kız, hemen istasyona beraber geldiği delikanlının elinden tutarak Alp’e doğru çekti ve: — Alp, erkek arkadaşımla tanışmanı istiyorum, dedi. Delikanlı gergin bakışlarla Alp’in elini sıktı: — Memnun oldum, dedi. Alp: — Ben de memnun oldum. Senden o kadar çok bahsetti ki zaten tanıyorum diyebilirim, deyiverdi. Delikanlı: — Ben bavulları trene çıkartayım, dedi. Alp uzanıp bavullardan birini alıp trene çıkarttı. Kız, delikanlıların ardından trene bindi ve yerine yerleşti. Bütün endişelerinden sıyrılmış, mutlu bir gülümseme oturmuştu kızın yüzüne. Delikanlı hâlâ gergin; Alp, ilk trenden indiği andan beri olduğu gibi enerjik ve neşeliydi. Delikanlı kıza yaklaştı. Kız sarılmak üzere hareketlendiğinde delikanlının tokalaşmak için elini uzattığını fark etti. Sarılmadılar, tokalaştılar. — Hayırlı yolculuklar, dedi delikanlı. Sonra Alp’in elini sıktı, tokalaştılar: — Hayırlı yolculuklar kardeşim, diyerek trenden indi. Alp ve kız yan yana oturdular. Delikanlı oturdukları koltukların yanındaki camın önünde trenin hareket etmesini bekledi. Tren ağır ağır hareket etmeye başladı. Alp ve kız, delikanlıya el sallayarak veda ettiler. Delikanlının kılı kıpırdamadı. Tren perondan çıkıp yol aldı. Delikanlı koşarak istasyon taksi durağına gitti ve sıradaki taksinin kapısını açarak hemen atladı: — Abi çok acele Kırkağaç’a gidelim. Kırkağaç tren istasyonunda treni yakalamamız lazım. Kız arkadaşım trene bindi ama cüzdanını unutmuş. Acele et abi, dedi. Taksici: — Yetişiriz abim, sen merak etme, dedi ve gaza bastı. Şehrin içinde olmasına rağmen taksicinin kıvrak sürüşü Hollywood filmlerini andıracak kadar heyecan vericiydi. Taksinin camından geçen oteller, benzin istasyonları, otobüsler, insanlar ne kadar hızlı gittiklerini hissettiriyordu. Medar ayrımından dönen taksi şehirlerarası yola çıkınca daha da hızlandı. Taksici delikanlıya döndü ve: — Dua et de trafik polisi uygulama yapmıyor olsun, dedi. Delikanlı: — İnşallah, dedi ve sustu. Delikanlının taksinin içindeki sessizliğinin arkasında kopan fırtınalar birçok senaryo saklıyordu. Bu senaryolar kafasının içinde fırtına bulutları gibi tozu dumana katıyordu. Bu senaryoların birinde delikanlı kızın önünde zıldır zıldır ağlarken bir diğerinde kızın suratına tükürürdü. Bir başkasında kızın suratına okkalı bir tokat atarken bir diğerinde Alp ile kızın kafalarını saçlarından tutup birbirine vuruyordu. Kafasından geçen her senaryoda yumruklarını biraz daha sıktı, gözlerini biraz daha kıstı. Dişlerini sıkmaktan dişlerinin ağrıdığını fark ettiğinde gözlerini açtı, yumruklarını gevşetti ve dışarı baktığında Çoban Hasan Çeşmesi'nin yanından geçtiklerini fark etti. İçinden: “Yolu yarı ettik. Bakalım yetişebilecek miyiz?” diye sordu. “Saçmalıyorum,” diye düşündü delikanlı. “Ne sıfatla şiddet uygulayacağım? Kimim ki? Evet, yaptığı şey doğru değil. Ben yanlış yapana yanlış yaparak mı doğruyu yapmış olacağım? Alp, kendine 'gel' diyene yanaşır ve hiçbirimiz onu suçlayamayız. Ama kız… O, bana beni sevdiğini söylediğinde yüreğinin bana bağlanmış olduğunu söyledi. Gel gör ki yüreğini bana bağlamamış oluyor. Yani en hafifinden bana yalan söylemiş oluyor. Suçlu mu? Evet. Cezayı veren ben mi olmalıyım? Hayır. Aslında cezalandırmayı istiyorum, evet. Ama haklıyken haksız olmak istemiyorum. Kendi vicdanında yanmasını istiyorum,” diye düşünürken Kırkağaç’a girmişlerdi. Taksici: — Merak etme kardeşim, yetiştik sayılır, diyerek sevinçle seslendi delikanlıya. Delikanlı taksiciye gülümseyerek: — Allah razı olsun, dedi. Delikanlının zihnindeki fırtına deli deli esmeye devam ediyordu ama delikanlı dayanıyordu bu fırtınaya. “Hayır,” diyordu, “doğruyu yapmalıyım.” Taksi istasyona yanaştığında delikanlı taksiden inerken: — Abi, Allah razı olsun, dedikten sonra taksicinin parasını ödedi. Koşarak istasyona giren genç, kapının hemen yanında bir yere oturdu. Az sonra tren perona gelip duracak, delikanlı trene binecek ve ne olacaksa olacaktı. Delikanlının içinde şimdi birden fazla fırtına esiyordu. Acı fırtınası, öfke fırtınası, heyecan fırtınası, şiddet fırtınası ve daha niceleri... Gökyüzünü bir o fırtınanın bulutları kaplıyor, o azalıyorken bir başkasının bulutları dolduruyordu göğü. İçindeki seslerden biri “Gelse ya şu tren!” diyerek sabırsızlanıyor, bir diğer ses ise “Keşke şu tren hiç gelmese...” diye üzülüyordu. Ve tren gelip peronda durdu. Delikanlı istasyonun camından izliyordu yolcuların inişini. Tam yolcuların inişi tamamlanıp yeni yolcuların trene binmeye başladığı sırada fırladı istasyon bekleme salonundan dışarı. Alp ile kızın vagonunun sırasını zaten Akhisar’da ezberlediği için koşarak girdi vagona. Alp ve kızın oturduğu koltuklara yaklaştı hızla. Gördüğü manzarada kızın sol eli, Alp’in sağ elindeydi. Kız başını sola yatırmış, Alp’in sağ omzuna koymuştu başını. Alp, başını sağ tarafa çevirmiş kızın saçını öpüyordu. O an dondu delikanlının zihninde. O kısacık an... Bir tarihi tabloya eski bir müzede bakan turist gibi uzun uzun inceledi zihninde delikanlı. O an kız, içeri girenin delikanlı olduğunu fark ederek irkilerek doğruldu. Bu irkilmeyle birlikte Alp de karşısında delikanlıyı görüp doğruldu. Alp ve kız alelacele ellerini bıraktılar. Ne kız ne de Alp tek hece çıkarabildi ağızlarından. İkisi de bir şey demeye hazırlanır gibi oldular ama zihinleri ağızlarına tek kelime veremedi. Delikanlının zihni ise binlerce kelimeyle çalkalanıyor, zihnindeki fırtınalar bu anda bir kasırgaya dönüşüp delikanlının beynini silip süpürüyordu. Çok kısa bir süre sonra kasırganın gözünde kaldığını hisseden delikanlı zihnindeki bütün seslerin sustuğunu fark etti. Alp de kız da delikanlı bir şey söylemeden bir şey söylemeyeceklerdi anlaşılan. Delikanlı bir Alp’in gözünün içine baktı, döndü bir de kızın gözünün içine baktı. Ağzından tek harf çıkmayan delikanlının yüzünde de hiçbir ifade yoktu. Kızgınlık, üzüntü, aşağılama, hüzün gibi hiçbir duygunun rengini taşımıyordu delikanlının yüzü. Kilisede tören için hazırlanmış bir ölünün yüzü gibiydi. Çok yavaşça geriye doğru döndü delikanlı. Bir an durdu. Sonra emin adımlarla hızlıca trenden aşağıya indi. Dönüp cama baktığında kız gözyaşlarıyla ağlıyordu. Alp ise heykel gibi donmuş, hâlâ delikanlının vagonda kendisine baktığı o yere bakıp kalmıştı. Tren yavaşça sarsılıp hareket etmeye başlamıştı. Hafif hafif hızlanarak perondan ayrılıp yoluna devam etti. Birkaç dakika peronda hareketsiz kalan delikanlı içinden “Sizin ağzınızı, yüzünüzü dağıtmak da vardı…” diye geçirdi aklından. Sonra yavaş ve vakur hareketlerle bilet gişesine yöneldi. Bilet satan memura: — Akhisar’a ilk tren ne zaman? diye sordu. Memur: — On dakika sonra gelecek, dedi. Delikanlı bilet aldı, perondaki banklardan birine oturdu. Tren gitmiş olmasına rağmen trenin gidiş yönüne bakmaya başladı. “Ne yaptım ben şimdi?” diye kendine sordu. Biraz düşündü. “İnsan iseler benim bir şey dememe, bir şey yapmama gerek yok. Vicdanları zaten onların canına okur. Yok, insan değillerse dövsen ne işe yarar, sövsen ne işe yarar?” diye geçirdi içinden. Tren Soma yönünden gelerek perona girdi. Yolcular indi trenden. Yeni yolcularla birlikte delikanlı da trene yöneldi. Tüm yolcular trene binmişti. En son delikanlı kaldı peronda. Hareket memuru eliyle “Tren kalkacak, bineceksen bin” işareti yaptı. Sağ ayağını vagonun basamağına atıp bir an durdu ve: — Buraya kadarmış... diyerek çıktı vagona.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!