Turgay Bahtiyar Şiirleri - Şair Turgay B ...

0

TAKİPÇİ

Turgay Bahtiyar

Ne hale koymuşlar seni
Misal-i nobran kılmışlar
Bizi senden koparıp da
Haşa çok yaban kılmışlar

Alnımıza yazan yazı

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Bir bu ben bir zaman bir de şu rüzgar
Sevmek yarışında hep seni koşar
Dinlemez dağları,aşılır duvar
Kollarımdan sana çeken biri var

Gözlerin türkümde turna kanadı

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Nasıl bent bu ruhuma
Her taşı yine kendim
Ne bana sinmiş seni
Ne de kendimi yendim

Keşke kolay olsaydı

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Kopya koyunlara benzese de artık sevdalar
Benimkinin kulağında kırmızı bir gül olsun istedim

Altı göz göze gelişten oldurdun aşkı
Muradımız yedincide dinlenmekti uzanıp şiirlere
Gelmedin sanrı misafirlerin varmış

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Feryadım olmasaydı
sahipsiz sanırdım denizi
Ya da bir şaşkın martı çığlığı

Yelkeni gül yaprağı
ipi kopmuş filikaydım

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

O siyah beyaz fotoğrafla göz göze gelişinde, bu satırların sahibinin gırtlağımdan öylesine kontrolsüz çıktı ki bu canhıraş “Ah! ’”sesi. Yalnız onun değil, elli yılı aşkın ömür komşuluğu yaptığı Ankara’nın da çığlığı olmalıydı bu. Bir de, çağıldayıp akmış bir yaşam ırmağının…

1950’lerin sonu… Anadolu insanının, turna sürüleri gibi büyük kentlere zorunlu göç zamanları… Daha sıladan ayrılır ayrılmaz başlayan hasret türkülerinin kalabalık kompartıman pencerelerinden uçuşup, karanlık tünellerde yok olan sesi, geride kalan hayatlarıdır biraz da.
Artık, binlerce aile gibi babası, annesi ve onun için ne olduğunu çok da kestiremediği ”asri zamanların” şehir hayatıdır sahnede olan. Bundan sonrasının, onun belleğiyle ve ruhuyla özel bir anlam sözleşmesi var gibi! Kendini kuşatmış olan zamanın buğusu nedeniyle tüm formunu görmekte zorlanacağınız bir şey iken, küçük bir vesile bulunca birden belirginleşen, somutlaşan bir anlam; ama naif ve biraz da sezgisel. Tıpkı bu siyah beyaz fotoğrafın yarattığı etki gibi… Ah Ankara!

1957–58 Yılları… Adının nerden geldiğini hep merak ettiği Madenoğlu sırtlarından belleğine ‘Mıh gibi’ çakılmış bir manzara… Azim Fırını’nın sahibi Salih Amca’nın kiracısı onlar. O, bir oda, bir sofadan ibaret ‘Ev’in önünden Seyranbağları ve bu günkü adı Zafertepe olan yamaçlara bakmaktalar merakla. Ayva, kayısı, muşmula ve badem ağaçlarıyla, ha! Bir de ağzınızda bıraktığı buruk ekşiliği asla unutamadığı sumak ağaçlarıyla bezeli yamaçlarda olağanüstü bir hareket ve ta ona kadar ulaşan müthiş bir uğultu var: feryatlar, ağlamalar, küfürler, polis sirenleri… Anlam vermeye çalışmaktadır, bir yandan bu hengâmeye, diğer yandan da yamaçlardaki kireçle, taşlarla, çalılarla oluşturulmuş çizgilere. Öğrenecektir, onunla birlikte seyre dalmış büyüklerinden biraz sonra, çizgi ve taşların işgal edilmiş hazine arazilerinin ne kadarının onlara ait olduğunu gösteren sınırlar ve kopan kıyametin ise paylaşım kavgası olduğunu. Kentte yeni olmanın ürkekliği mi, beladan kaçma temkini mi bilinmez ama aradan beş yıl geçecek, o gün ve devam eden günlerde sık sık izlemek durumunda kalacakları o araziler üzerinde bir gecede peydahlanmış gecekondulardan birini, babaları önemli bir paraya satın alacaktır.

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Hiç kesişme olasılığı bulunmayan yolların çizdiği portede, her notası zümrüt bir yalnızlık olan şarkıları armağan almayı ne de çok istiyordum. Yolculuğun başı... Daha ilk molada uyku sersemliğini alt etmeye çalışan bir sesle uyanmıştım. Lili Marlen’in ellerinin izi olan mikrofondaki ses, şarapnel yaralı miğfer ve babası meçhul çocuklara yönelmiş bakışlara boyanmıştı. Veya galibi olmayan bir meydan kapışmasının çok hoyrat sonuydu beni dürtükleyen.

Çığlıklarca işgal edilmiş bir kentti gördüğüm: Tüm kuğular ölmüştü, bilinç spreyi püskürtülmüştü onlara.Sağ kalabilenler ise, üç adım karelik odalarda “Gök kuşağına selam verilmeyecek! ” komutunun kesin belirleyiciliği ile zapturapt altına alınmıştı.

Baba, çocuklarının kokusunun vazgeçilmezliğine karşın çekip gitme zorunluluğunu duyandı. Hatta ananın doğurganlığını “Bir at izi gibi” ardında bırakıp giden. Tutuşturulmuştu gidilecek kent ve bir çobanın dağ başındaki bahar uykusu kadar bir başınaydı. Kuşlar nasıl ki, seçmekten uzaktı ama oradaydılar, işte öylesine de terk ediyorlardı... Tıpkı insanların adlarını seçemedikleri gibi...

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

1)
Dik bir doğruya sadakatti bildiğin kural,
buyurgan devletlerin bekası gibi.
Bir şimendifer bile daha içtendir şaşaalı marşlardan;
Bilinse de tünel, ıslıklar çalar.

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Ne diyorsunuz siz?
Lafın tam ortasından başlayayım isterseniz!
Çöplerden toplanan kağıt mı daha değerli, ‚‘Başla! ‘‘ çıngırağı mı borsalarınızın?
Yarına yabancı sömürge halkı ve dilenmeye bütün dillerde mahir mülteci;
Etki yapar mı endekslerinizde?
Bir ana-Baba; Var sayınız ki, hiç sapması yok:

Devamını Oku
Turgay Bahtiyar

Birinci Çaba: Evet evet pencere dışarıyı görmeye yarayan bir araç; camı açtığınızda dışarıyla ilişkinizi bir basamak yukarı taşıyıp sizi sesle, rüzgarla tanış kılacak dolayısıyla daha gelişkin bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilecek bir fırsat! Yok eğer, bakmak ama görmek değilse niyet; perdeli veya perdesiz hiç fark etmeyen duvarın sağır bölgesi… Oysa saniyelere sığsa da, bin bir zahmetli, karmaşık ve ‘’öğrenilmiş’’ denen çapraşık oyunun gümrüklü, kolluk kuvvetli kadraj sınırının zapt-ı raptı! Keşke bu kadarla bitse, hep hazır, konservatif, en ulu otorite tarafından oluşturulmuş barkodlu, ve senin esamini bile okumamasına karşın keskin bir nazarla sana kuş, dağ, kelebek olarak gösterilen, ‘’asla kuşku duymayacaksın’’ ayeti eşliğinde kutsanmış kuru ama yeşile boyanmış muhteşem(!) panorama! Peki bu mu gerçeklik?
İkinci Çaba: Hep çocuk (daha doğrusu eksik, yetersiz) kılınmaya mahkumiyetinizin en olmaz safdillikle ön kabulüne dayalı ‘’Herkesi kendin gibi bilme’’ aldanışı, daha üstten gelen her türlü buyurganlığa sorgusuz itaat! Pencereden gördüğün hareket halindeki her şeyin havsalandaki kuş oluşuna yemin billah inanış! Orada mı hakikat?
Üçüncü Çabas: Muhtarın emriyle köye gelen medya mensuplarına, ‘’Ekmek Kur’an çarpsın ki doğru! ’’ derecesinde noterden tasdiki dahi aşan, vaka-ül emin’’e şahitlik edecek büyük ‘’bizim köy’’ desteği! Kılavuza gerek var mı?
Dördüncü Çaba: Bilimin kıyaslama, ölçme, tartma, tüm koşullarda aynı sonucu verme koşulunu bile boyunduruk altına alan müthiş bir hitabet katakullisi, algı yaratma ve sonuçlarını yanına varılmaz heybetli bir anıt mezarda başına muhteşem güçleri bekçi kıldığımız ve gizemli, kutsal olaylar kırk ambarı! Aklı, yöntemi yetmedi vicdanı, ahlakı tatile çıkaran nebat-i esrar! Zorun tarih yazıcılığı ve baş tacı kılınan bu tarihin tavuk- yumurta diyalektiğindeki kadar basit ve çözümlenebilir olmasına karşın ‘’Şaşmaz gerçek’’ olarak kabulü! Nerde akıl, uçtu mu deneyimler?
Beşinci Çaba: ‘’Eşitsiz ve birleşik gelişimin’’ yalnızca insan- doğa- üretim ilişkilerinin cebirsel toplamı için değil fakat tek tek bireyler için de gerekliliğini dayatan bir realiteden bihaberlik! Her zamanı ve her yeni adımı kendisiyle başlatma, kendi ‘’donmuş’’ tanımları ‘’Olan biten her şeyin’’ yerine ikame etme gafleti! Yani ‘’toplum yaratığı’’ insan olduğu derecede ‘’Toplum yaratmada o denli katkı verip tasarruf sahibi olabileceğinden’’ habersiz oluş… Ya da ‘’Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde’’ oluşu ölçecek bir ‘’durum metreye ’’ Fransız oluş! Bu kadar mı uzaklaşılır kendin olmaktan?
Altıncı Çaba Doğa, insanlık, canlılığa dair bahiste, o genel, görüntülenmiş, haritalara aktarılmış, koordinatları belirlenmiş yaşam mutluluğu kriterlerinin ve birliğinin, yerel, şartlı, ön ve bön yargıya dayalı olarak reddiyesi, es geçilmesi, hafife.alınması… ‘’Hadi gel köyümüze geri gidelim! ’’ şarkısının her sabah ki, tatlı uyku katilliği! Doydu mu ruhlarınız?

Devamını Oku