Taşın Nabzı Şiiri - Haydar Güner

Haydar Güner
195

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Taşın Nabzı

Yorgun bir gecenin ardından
sabah dediğin
bir yara gibi açılır göğsünde.

Güneş doğar ha;
ama kimine ısı,
kimine hesap sorar.

Ben,
geceyi sırtında taşıyanlardanım;
uykusuz değil,
yükünden eğilmiş.

Bir kalp düşün
paslı kapılar ardında,
her çarpışında
bir hatırayı kırar.

Altı kez düşmüşüm toprağa,
altı kez
geri çağırmış beni bu dünya;
ne için?
bir parça ekmek için mi?

Sokaklar bilir adımı,
çünkü ben
en çok oralarda unutuldum.

İnsan dediğin
bir defter gibi kapanır bazen,
ama benim sayfalarım
yırtıla yırtıla bitmedi.

Göğsümde demirden yollar,
adına şifa dedikleri
stentlerden ibaret
her biri bir mecburiyet halkası.

Bir yanım suskun,
yüzüm yarım kalmış bir cümle,
ama hayat
eksik konuşanı da çalıştırır.

Diyete uyacaksın dediler;
ben açlığın kitabını ezberledim.
Reçete verdiler;
ben yokluğun ilacını içtim.

Ve şimdi
bir duvar dibinde
soluğumu sayarken,
anladım:

Bu memlekette
bazı kalpler
hastalıktan değil,
geçimden yorulur.

Ve bazı insanlar
ölüme karşı değil,
unutulmaya karşı direnir.

Benim direncim
bir slogan değil,
bir avuç ekmek kadar somut.

Ve bilinsin ki:
eğer bir gün
bu kalp durursa;
sebebi
yalnızca hastalık olmayacak.

Biraz da
görmezden gelinen hayatların
birikmiş suskunluğu olacak.

Haydar Güner
Kayıt Tarihi : 23.04.2026 03:15:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


“İki Nabız Arasında” Sabahın erken saatlerinde uyanmak artık alışkanlık değil, zorunluluktu onun için. Alarm çalmazdı. Zaten bedenin içinde kurulu başka bir saat vardı. Düzensiz atan bir kalp, yükselip düşen bir şeker ve her an tetikte bekleyen bir korku. Yatağın kenarına oturdu. Bir süre hiçbir şey yapmadan durdu. Bu, güne başlamadan önceki tek lüksüydü. Çünkü ayağa kalktığı anda hayat başlayacaktı—ve o hayat, kimseye anlatılmayacak kadar ağırdı. Komodinin üstünde küçük bir düzen kuruluydu: iğneler, ilaç kutuları, yarım kalmış reçeteler. Her biri bir savaşın hatırasıydı. Altı kez kalbi durmuş gibi olmuştu. Altı kez hayat, onu kapının eşiğinden geri çevirmişti. Her seferinde “şanslısın” demişlerdi. Şans. İçinden güldü. “Şanslı olan çalışmak zorunda kalmazdı,” diye geçirdi aklından. İnsülin iğnesini hazırladı. Eli alışkındı artık, ama canı hâlâ yanıyordu. İğne deriye girerken yüzü hafifçe gerildi. Bu acı, alışılan ama kabullenilmeyen türdendi. Kalktı. Mutfakta dolabı açtı. İçinde neredeyse hiçbir şey yoktu. Bir parça ekmek, biraz zeytin. Diyet listeleri aklına geldi. Doktorun sesi hâlâ kulaklarındaydı: “Düzenli beslenmen lazım. Ağır iş yapmayacaksın.” Kapıyı kapattı. “İnsan açken neyin düzenini kurar?” diye mırıldandı. Sokağa çıktığında hava serindi. Ama onun içindeki yorgunluk, havadan daha ağırdı. Adımları temkinliydi. Kalbinin ne zaman nasıl davranacağı belli değildi. Bazen bir merdiven çıkmak bile riskti. Ama o risk, açlıktan daha büyük değildi. İş aramak bir zamanlar umut taşırdı. Şimdi sadece alışkanlıktı. Gideceği yerleri biliyordu. Aynı kapılar, aynı bakışlar. “Sağlık durumun nasıl?” “Biraz sıkıntı var ama çalışırım.” Yalan değildi. Ama eksikti. Çünkü “çalışırım” demek, aslında “mecburum” demekti. Bir inşaatın önünde durdu. İçeride çalışanları izledi. Toz, gürültü, bağırışlar… Eskiden olsa düşünmeden girerdi. Şimdi sadece baktı. Bir usta yanına yaklaştı. “İş mi arıyorsun?” Başını salladı. “Yapabilir misin?” Bir an duraksadı. Kalbi sanki cevabı bekliyordu. “Yaparım,” dedi. Bu tek kelime, onun hayatının özeti gibiydi. Gün boyu çalıştı. Vücudu itiraz etti, ama o duymamazlıktan geldi. Çünkü bedenin sınırlarıyla açlığın sınırları aynı değildi. Öğle arasında herkes yemek yerken o cebindeki parayı düşündü. Ya şimdi yiyecek, ya akşam için saklayacaktı. Bir simit aldı. Yavaş yavaş yedi. Sanki o simit, günün tamamına yetmek zorundaydı. Akşamüstüne doğru göğsünde bir baskı başladı. Tanıdı o hissi. Çok iyi tanıyordu. Bu, yaklaşan bir şeyin habercisiydi. Bir kenara oturdu. Derin nefes almaya çalıştı. “Şimdi olmaz,” dedi içinden. “Şimdi düşemem.” Çünkü düşerse, kimse tutmazdı. Bir süre sonra ağrı hafifledi. Bu da bir alışkanlıktı. Ölümle kısa konuşmalar yapıp geri dönmek. İş bitince eline az bir para sıkıştırdılar. Teşekkür etti. Başka seçeneği yoktu. Eve dönerken adımları daha ağırdı. Ama cebinde para vardı. Bu, o gün için yeterliydi. Kapıyı açtı. İçeri girdi. Sessizlik karşıladı onu. Bu sessizlik, yalnızlık değildi sadece—aynı zamanda unutulmuşluğun sesiydi. Bir sandalyeye oturdu. Başını duvara yasladı. Hastane günlerini düşündü. Beyaz duvarları. Ciddi yüzlü doktorları. Ve o sözleri: “Merak etme, yalnız değilsin.” Gözlerini kapattı. “İnsan en çok o sözden sonra yalnız kalıyor,” diye geçirdi aklından. Gece ilerledi. Nabzını hissetti. Düzensiz, yorgun, ama hâlâ devam eden bir ritim. Yatağa uzandı. Tavana baktı. Her gün aynı soruyla bitiyordu: “Yarın hangisi kazanacak?” Kalbi mi… yoksa açlığı mı? Cevabı bilmiyordu. Ama sabah olursa yine kalkacaktı. Çünkü onun hayatı yaşamakla ilgili değildi artık. Dayanmakla ilgiliydi.

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!