Bir yaprak kuytusunda gümüş bir nokta,
zamana fısıldanan henüz adsız bir mühürdür.
Uyanır o derin uykusundan; dünyayı yutan bir iştahla
sürünür yeşilin üzerinde, kemirir kendi yalnızlığını.
Gökyüzünden habersiz, toprağın rızkıyla ağırlaşır.
Derken bir gece vakti durur rüzgâr.
Çeker kendini ipekten ördüğü o daracık zindana;
bir kozanın serinliğinde susar bütün dünya.
Kendi inzivasında sızlar, çözülür geçmişi.
Zaman tamam olunca çatlar kabuğu,
sancılı bir kuytuda başlar doğum sancısı.
Buruşuk, ıslak ve çaresizdir kanatlar;
damarlara yürür yaşamak sıvısı,
güneşin kucağında kurur gökkuşağından pulları.
Artık toprağın o ağır çekimi hükümsüzdür.
Geride kalmıştır dünyayı kemirmenin hırsı,
minik bir dudak dokunuşuyla içer çiçeğin şarabını.
Altın tozlar taşırken konduğu her yaprağa,
bırakır aşkın rayihasını semaya,
rengârenk süzülürken çağırır sevgilisini.
Ve vuslat... Eşleşir iki kırılgan ruh.
Maşuk geleceğin ilk harfini yumurtlar,
en sevdiği yaprağın koynuna.
Âşıkla el ele havalanır...
Gövdelerini yormadan, kanatlarını kirletmeden
usulca çekilirler rüzgârın ve göğün kucağına...
Kelebekler fısıldar son uçuşun hüznünde:
Hayat, uzatılınca değil; tam tadında bırakılınca şiirdir.
Kayıt Tarihi : 29.07.2026 01:17:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!