Söz büyü,
dilin karanlık tarafında saklanan eski bir ayin gibi;
her harf, gecenin avucunda çevrilen paslı bir anahtar,
her susuş, içe doğru kapanan bir kapının
yavaş, neredeyse duyulmaz iniltilisi.
Şiir aşkmış meğer.
Bunu en son öğreniyor insan;
çünkü aşk, kendini hiçbir vakit adıyla çağırmıyor.
Bir gölgenin omzuna siniyor önce,
bir aynanın buğusuna yazılıyor,
sonra bir bakışın kıyısında
kendi kendine çoğalan bir yara gibi
derine işliyor.
Gece,
siyaha eğilmiş bir terziydi o vakit.
Sessizliğin sökük yerlerini dikiyor,
göğün iç astarına
kırık yıldızlardan düğmeler işliyordu.
Ve içimde,
çoktan unutulmuş bir çanın yankısı;
çocukluğun taş avlusundan kopup gelen
çatlak bir ses gibi,
her şeyi çağırıyor,
ama hiçbir şey gelmiyordu.
Bazı çağrılar
varlığa değil,
yokluğun daha koyu katlarına düşer.
Orada ses, kendi kemiğini kemirir;
orada zaman,
pas tutmuş bir hançer gibi
kaburgaların arasında bekler.
Bir yüz geçti o karanlıktan.
Adını anmadım.
İsimler, dokununca dağılan
kırılgan küllerdi çünkü.
Yalnız,
bir bakış kaldı geriye;
gözbebeklerime saplanmış
iki eski kehanet gibi.
O bakışta,
binlerce suskun nehir
kendi yatağını tersine akıtıyordu.
Taşlar bile yer değiştiriyor,
gecenin omurgası
sessizce çatlıyordu.
Anladım;
aşk, bir varış değilmiş.
Bir eksilişin içinden geçerek
çoğalan o karanlıkmış.
Kendini tamamlamak sanırken
parça parça eksilmek,
her dokunuşta biraz daha silinmek
ve silindikçe
başka bir surette çoğalmak.
Aynaların öğrettiği ilk yalan budur:
yüzü gösterirler,
oysa insan
hep yokluğunun suretine bakar.
Bir gece,
bütün gölgelerimi çağırdım.
Hepsi geldi;
duvar diplerinde bekleyen
eski pişmanlıklar gibi.
Birini alnımdan öptüm,
birini susturdum,
birini avuçlarımda kırdım.
Sonra
kendimi bir uçurumun ağzına bıraktım;
ne düşmekti bu,
ne kalmak.
Sadece çözülmekti.
Bir düğümün
kendi sırrına yenilmesi gibi.
Orada gördüm:
kalp dediğin
kan taşıyan bir et parçası değil yalnız;
bazen içine gömülen
bütün vedaların mezarlığıdır.
Ve her aşk,
o mezarlıkta açan
adı konmamış bir çiçek.
Kokusu yoktur.
Rengi görünmez.
Ama insanı
içinden usulca çürüten
bir güzelliği vardır.
İşte o vakit
ten, kabuğunu bırakan bir yılan gibi
sessizce çekildi üzerimden.
Bütün alışkanlıklarımı,
ezberlenmiş sevinçleri,
yarım bırakılmış duaları
bir köşede unuttum.
Çıplak kaldım;
yalnız bedenden değil,
benden yapılmış ne varsa
hepsinden arınmış.
Ve anladım;
sevmek,
bir başkasına varmak değilmiş.
Kendi içindeki labirentte
kaybolmayı göze almakmış.
Çünkü aşk,
kendine ulaşmanın en karanlık yolu.
Şimdi gecenin alnına
suskun bir mühür basıyorum.
Kelimeler geri çekiliyor.
Harfler, kendi küllerine kapanıyor.
İçimde,
bin yıldır söylenmeyi bekleyen
o son cümle
ağır ağır doğruluyor:
Soyundum, aşk giyindim.
Hüseyin Erdinç
Kayıt Tarihi : 4.09.2026 21:07:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!