SİLVAN YİBO AYAZI (1979–1987)
Zamanın taş duvara çarpıp sızladığı yıllardı,
İlkokuldan ortaokula uzanan o yatılı ayazda
Silvan’ın gölgesine sığınmıştı çocukluğumuz.
Sabahın altısında, daha güneş uykusunu almadan
Zilin keskin sesiyle bölünürdü düşlerimiz.
İlk etüdün sessizliğinde donarken parmak uçlarımız,
Bir dilim sıcak ekmeğe, kuruyan umutlarımızı sürerdik.
Rüzgârın süpürdüğü bahçede çevre temizliği,
Gür bir sesle gökyüzüne okunan Andımız...
Sözler yükselirken yukarı, biz kendi içimize çökerdik.
Anadili annesinin kucağında bellenmiş çocuklardık biz
Ama aynı dilden gelen öğretmenler geçerdi tahtaya,
Kendi sesimiz duvarlara çarptı diye
Ahşap cetvellerin, soğuk meşe sıraların üzerinde
Hizada dayaktan geçerdi çocukluğumuz.
Kulp’tan gelmişti Vedat Buluttekin
O da aynı dilsizlikten geçmiş, Türkçeyi bizimle öğrenmişti.
Ama her sabah, sırf anadilimiz avucumuzdan düşüp yere değdi diye
Onun dayağıyla açardık gözlerimizi derse.
Devletin cebimize koyduğu üç kuruş harçlığı toplar,
Spor Toto kuponlarına yatırırdı göz göre göre.
Bize gazete aldırır, parasını çocukluğumuzdan keser,
Bulmaca ekini ayırıp evine, eşine yollardı.
Bize yalan söylemeyi, kumara umut bağlamayı o belletti.
Yine de en güzel saatlerimiz,
O kırık minarenin taş merdivenlerine sığardı.
Taşın bağrına kırık bir kireçle dama çizerdik
Ne kışlanın gölgesi ulaşabilirdi oraya,
Ne öğretmenlerin ahşap cetveli.
Yassı taşları sürerken birbirimizin üzerine,
Dünyanın bütün hilelerini, açlığını ve sitemini unutur,
Sadece çocuk olduğumuzu hatırlardık o basamaklarda.
Sonra bahçeye bir gölge düşerdi, üniformanın grisi...
Okul müdürümüz bir Hava Yüzbaşıydı artık,
Ardında sivil giyinmiş teneke bakışlı on asker.
Koridorlar kışla soğuğu, sınıflar koğuş gibi kokardı
İzci fuları gibi boynumuza dolanırdı hayat.
Bizse o puslu gözlerin altında, yırtık defterlerimize sığınıp
Buranın hâlâ bir okul olduğuna inanmaya çalışırdık.
Derken bir rüzgâr eserdi, usulca ve derinden.
Din dersi öğretmeni Ali Şanlı girdi kapıdan
Cebinde görünmez nifak tohumları, dilinde yivli sözler...
İnançsızlığı, zorbalığı ve ayrışmayı koydu önümüze.
Aynı sofradan ekmek bölen eller ayrıldı önce,
Ramazan sıcağı çöktüğünde okulun üstüne,
Oruç tutanların gölgesiyle tutmayanların adımları kesişmedi bir daha.
Bir bakışta düşman oldu kardeş
Aynı buzlu suda çorap yıkayanlar, farklı kıyılara savruldu.
Hafta sonu nöbetçi öğretmenden söküp aldığımız o küçük izin kâğıdı,
Birkaç saatlik özgürlük demekti, dünyanın en büyük hediyesi.
Ve sıramız geldiğinde yemekhanenin buğulu camları arkasında,
Tüm okulun bulaşığına karışan sabun köpükleriydi hayallerimiz.
Biz o çocuk yaşımızla,
Sırtımızda bir ömrün yükü, ayağımızda nemli çoraplar,
Postalların gölgesinde, bando ritmiyle yürürken yarınlara
Tüm bu yangına, bu kırılmaya, bu derin sızıya
Sadece "okul hayatı" der geçerdik...
Tarihsiz ve Tarifsiz
Kayıt Tarihi : 6.08.2026 12:19:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!