bir söz okumuştum; “ insanın yarası neredeyse kalbi de oradadır” diye… kendime şöyle tercüme etmiştim “ çok sevdim, en güzelini onunla yaşadım ve en büyük kırgınlığı onunla tattım”… kalbim yarama değdi…
bir sigara yakıyorum… zaten hep sigara yakarım ben… gülmeyin… tiryakiyim acı tada…
ağlamalarımı, hıçkırıklara salmadan, yatağımda sırtımı dayayacak duvar arıyorum… duvar soğuktur ve sırtınızın dayandığı yeri ısıtmak için epey zaman gerekir…ne diyorum ben şimdi… saçmaladığımı düşünmek istemiyorum… ama gerçek; saçmaladığımın farkında olma olasılığını kaldırmak, diğer yandan beyin fırtınası yaparsam neden duvara sırtımı dayadığımı unutmamak için saçmalamaya devam diyorum… sigaramın külü yatağıma düştü… öyle simsiyah, un ufak savruldu… yatağımı kirlettiğine mi yanayım duvarla aramıza girdiğine mi… ağlıyorum…
kaybettiM yağmurda gözleriNi,
kaybettiN yağmurda gözleriMi...
farkında mısın...? bilmem...!
cebimde çocukluk ruhum… daha küçüktüm, umutlarım göğe sığmaz, düşlerim rüyayla eş değerdi… bilmiyordum hayallerimin ceplerimden taşacağını…küçüktüm ve ruhum maviyle süslenirdi…
güzel olan ne varsa hayata dair alırdım yüreğime, çiçekler susuz kalmaz, bedende ruhum ölmezdi… küçüktüm ve ölmemeliydi ruhum…
içim de biriken kötülükleri arabesk bestelerde dindirir, yine cesaretle yolculuğa çıkardım… bir sihirli değnek dokunur, “dile benden ne dilersen” ve istediğim olurdu… küçüktüm ve bitmezdi dileklerim…
sahil kenarında oturduğum kafenin bahçesinde martılarla konuştum da; özgürce uçabiliyorsunuz ve eminim ki beslemek zorunda olduğunuz bir yavrunuz var... gözünüz havaya atılacak bir simit parçasında... yakalayabilirseniz ne mutlu, yakalayamazsanız balıklar bayram edecek diyorum...
herkes birine muhtaç... muhtaç olanlar; ya küçük ya da maneviyata el açanlar...
benim maneviyatım sevgi... el mahkum muhtaç olanı doyuruyorum açlığını ve maneviyatını... ya benim maneviyatım? ... eminim ki verdikçe karşılığını gün gelecek alacağım...
Oturuyorum bankta...kim bilir kimleri dinledin diyorum banka bakarak...
kimi özlemlerini, kimi pişmanlıklarını anlattı sana... bense susuyorum... içimi kemiren serzenişleri seni daha fazla üzmemek için dile getirmeyeceğim bugün... susuyorum...
ben şair değilim;
içtiğim sigaranın külleri ile
yakmam gecelerimi
içimde bir boşluk var ve çok derin...düşüncelerime her zamanki gibi esirim...
gecenin bir vakti bir şarkı takılır dudaklarıma... ama nedense sessiz söylerim... gelmeyen uykumu bir saat sonralarına ertelerim, erteledikçe mırıldandığım şarkının içinde hüzünle dans ederim...eminim ki sabaha kadar boğuşacağım nağmelerinde...
hüznümü mıh gibi saplamışım yüreğime... ne çabuk büyümüşüm... ki büyüdükçe hüzünler çoğalıyor... daha eski hüzünlerimi içime sindirmeyi becerememişken, büyüdükçe hüzünlerim daha bir acı veriyor...
kacıncı günümü yaşıyorum?...
bilmiyorum...
bölük, pörçük günlerimden kalanlarla,
şu aralar;
bir tutam sevdalanmak var…
bir içim olan gözlerimizle,




-
Adem Aydın
Tüm YorumlarTebrik ederim şiirleriniz herbiri birbirinden güzel yüreğinize sağlık