……… Solgun, soğuk, rüzgarlı, tenha gecelerde yanmayan sokak lambalarının dibine düşen sarı, kızıl, kuru, çiğnendiğinde ses çıkaran cansız yapraklar misali savruluyor, zikzaklar çizerek bir baştan bir başa sürükleniyorum siluetsiz sokaklarda…
……… Evrimi, her gelen yeni yerel yönetim yüzünden tamamlanamayan cadde ve sokakların başıboşluğuna, tenhalığına aldırmadan arşınlıyorum kaldırım kenarındaki yolları, çünkü; olanaklı değil kirada oturup ta son model arabalara binen görgüsüzlerin kaldırıma park eden araçları yüzünden orada yürümek… Olsun yollardayım diyorum kendi kulağıma kendim duyacağım çığlıklarla ve küfürler ediyorum her arabaya ama sahibine değil…
……… Varsıl görünümlü caddelerden titrek görüntüler sunan ara sokaklara dalıyorum gecenin bilmediğim saatlerinde ve sıcak ekmek kokusu her adımda genzime dolan fırına yaklaşıyor, sokakta yürüyerek yiyeceğim sıcak pidenin dayanılmaz lezzetini hayal ederken karşıma çıkan o hain, o puşt köpek yüzünden yolumu değiştiriyorum… Yoksa küçücük bir köpekti de gecenin karanlığından yansıması mıydı bana iri gözüken, derken yeniden dönemezdim ki o sokağa, kaybetmiştim yolu bir kere… Uçan, yürüyen kanatlı kuş ve tavuklardan korkan birisi düşüyor hiç çıkmadığımı usuma ve üzerine yerleşiyor çıkmamışlılığında oradan…
......... Sevda çöllerinde kum tanelerinin sağanaklarına sarılıyor, içime esrik vahalar dolduruyorum yokluğunda, avuntumdan öte iklimler değişiyor içlerimde, yağmur yağmur sen yağıyorsun tenhalarımın susuzluğuna... Irmaklarım taşıyor akaklarından azgın şelalelere dönüşüyor, yağmur düşmeyen ormanlara sağanak oluyorum kesintisiz...
......... Eylül devrolurken Ekim’e hazan tarifleri yapıyorum literatürlerde olmayan ve baharın ilk ya da sonu olmaz diye haykırıyorum, vadilerin sessizliği yankılanıyor tınılarca... Bumerang gibi dönen seslere yeni sesler ekliyor, varsıllaştırıyorum yüzyıllar süren sessizliğindeki vadilerin eteklerini, deli dolu sesler girdabında yoksul bir bayram yeri eğlencesi yaşıyorum nazire yaparcasına çocukluğumun tarlalarıyla adeta... Deliyim...
......... Viyolonsel sesler dolduruyorum boş kibrit kutusuna, akşamında çilingir soframda sensizliğe, sesin sizliğe seni katıp yokluğunda içip, varsın gibi düşselimde, olmayan gözlerine okuyacağım şiirlere eşlik etsin diye... Rakımın ilk yudumu, sigaramın ilk nefesi, kavun ve peynirimin ilk dilimi, kumsal işi ızgara palamudun ilk tadı, tadım, nefesim, soluğum, yediğim, içtiğimsin, her şeysin, her şeyden ötesin... Ötekisiz ve tek sevdamsın vazgeçilmez, çıldırtan, çılgınlıktan öte tapındığım ilahem...
……… Sesinin geldiği sokaklar arıyorum, uçurum başındaki yabanıl fidanlığımdan vazgeçerek ve köklerimi bir dağ başı esintisinde parçalayarak, vadilerden aşağılara savuruyorum ve hiçbir toprağa kök olmasın, fidan olup acıtmasın diye sevdaya susamış yüreğimizi yeniden…
……… Enfiye çekiyorum ürperten yokluklarında, doyamadığım seni sevmelerimin kokusu yayılıyor içimdeki kentime giriyorum bin bir umutla, oradasın sen biliyorum, gitmedin oradasın, anılarımızın çıkmaz sokağındasın… Sesin gelmeyince köşe başında, duymayınca sesini ışıksız kalıyor içimin cadde ve sokakları, öyle ışıksız, öyle insansız ve öyle insafsız ki her şey çıkmak istesemde çıkamıyorum sen kokulu içlerimden…
……… Ve çıkmaz bir sokakta ikimize tek solukluk sigara yakıyorum, cebimdeki şaraba eşlik etsin diye ve şimdi ben sigara, sen cebimdeki şarap, yani birbirimize katık ekmek olsun diye… Tövbesi yokmuş şarabın ne gam, sigara öldürürmüş siktirin ulan, niye üretirsiniz? ... Hep küçük tuttum içimin yoksul kentini ama sokaklarına yaban güllerini ektim hep, aykırılığımıza uysun, hoşgörü göstermedikleri sevdamızın aşısız dikenleri batsın, kanatsın diye eli olmayan yüreklerini…
……… Solgun gecelerin ardından tan vakti gülümseyen gün değildi aşk, o bitmez
ve geçmez dediğimiz yaralarımızı tazeleyen ama kanatmayan, acıtmayan, benzersiz
bir oksijen depolayan tarifsiz melankolik serseriydi tenlerimizi rahatlatan…
……… En olmaz dediğimiz anlarda yaratılan ve tazelenen yaraların üzerinde tomur-
cuklarla yeşeren, susuz filizlenen, kökleri yıllar öncesinin onulmaz acılarını hapse-
…………… Saatleri asla umursamadığımız akşam üzerinde kısa soluklu bir molaya yönelişinin gereksinimiydi belki kalkışın, kalkmak üzere oluşun… Uzun mesafeli yemeklerin yanına eğer eklenmişse bir kaç kadehte, zorunlusun birikenleri dengelemeye bir sigara içimi aralığında da olsa… Yüreğim ürperdi kalkarken ve dökülüverdi sen Kaybolma Emi derken aynı anda bendeki Geri Gelirsin Dimi.? Gelişine türküler yakacağımı bilen sen, kaybolamayacağımı biliyorken hüzünler dökmekteydi yine gözlerin, saniyeler molasında ve dayanamıyordu yüreklerimiz yanyana iken bile gözlerimizin ayrılmasına. Kaybolamam, geri dönüşlerine yazılmışım ben…
……………En çok ilk buluşma anında soluğunu hissederim görünmeden sen, sonra her adımın bitmek bilmeyen saatler gibi gelir zaman geçmez durmuştur o an, soluğum kesilirken ne zaman yanımda olacaksın diye sabit bir tablo olursun gözlerimin önünde, renkten renge dönüşen kır çiçeklerinin davetkarlığında yüreğime konmanı beklerim kelebekliğinde… Ve orada konuklanıp kanatlarının ahengiyle, benimse ev sahipliğimin hiç bitmemesini isterim, bir çiçeğin, bir kelebeğin, bir sevda masalının umarsız dinginliğinde… Mevsimler değişir, yüreğim yangın yerinin kızıl alevlerindeki renk değiştiren atmosfer tabakalarına bürünür, attığın her adımın çıkardığı ses ve tınısındaki mızıkayı çalar, yanan alevlerin hışırtısında… Yol titriyorken adımlarında, içimdeki depremler insan girmemiş, keşfedilmemiş, güneş görmemiş ormanların iliklerinde hissedilir ve yol olur balta girmemiş ormanlarda…
…………… Ve bir kez daha tutsaklığım pekişir seni görmediğim anlarda yüreğine doğru yolculuğum başlar ay yüzünü gösterdiği gecelerde ve saklandığında ise ay körebe oynar, yine bulurum yolumu yüreğine yapacağım içsel yolculukta ve yolumu kaybetmeden, isabet kaydederek sana yolculuğumda… Hiç yolumu kaybetmedim ki sana gelişlerim de, ışığa, güneşe, aya ve aydınlatacak bir nesneye gereksinimim olmadı ki gözlerinin ışıltısı oldu rehberim, kılavuzum ve öyle aydınlandım, kutsandım ki bilmediğim yollardan sevdiğim yüreğine uzanan yollardan sana gelirken… Yolum aydınlanırdı geceye düşen zamanların kör karanlığında ve bir çift sevgi dolu gözlerin düşerken ve gitmiyorken silueti yollar boyunca, ışıl ışıl, sevgi dolu ve aşk kokan, beyaz çizgileri çizildiği anda silinen karayollarına emsal olurdu, bakışlarındaki aydınlık ve hiç gitmezdi izlerindeki bakışın sihirli yansıması yollarımdan… Birisi, birilerinin gözbebeğindeki yansımalardan bozkır kente yol almış, ama kimmiş bilinmezmiş derlermiş tozu dumana katarak ve hasretine yaklaştıkça yanan yüreğimin ardında bıraktığı küllerden, izlerden, gözlerinin yollara yansıyan, çıkmayan, izi kalan o sevilmesi kutsal olan kadından diye… Ve o adam, o sevilesi kutsal kadına tapıyor, buluşmalarında yeryüzünün coğrafi şekilleri bile bu sevdaya yansıyıp şekil, kabuk, katman değiştiriyor sevdalarının masumluğunda diye…
…………… Sokağa çıkmaya korkuyorum, utanıyorum insanların arasına karışmaya, her yüz, her bakış ve dil seni soracak, utangaçlığımı beton zeminlerin dibine gizleyemeyip kaçıp, sığınacak başka delik bulamayacağım diye… Öyle savruk, hoyrat, başıboş, serseri dolaşmaktayım en tenhalarda… Gören olmasın, ayak seslerimi duymasınlar seni sormasınlar diye… Herkes tanıyor seni, herkes seviyor bu kentte…Onlara, acıyan yaralarını gizleyen hiç söz etmeyip, etmekte istemediğin tavırlarından çıkıp kanatsız melek umarsızlığında hepsinin yardımına koşarak, okula giden çocuklarına kalem defter cep harçlığı vererek büyüttün yoksul yüreklerinde sevgini…
…………… En sevdiğim, yürürken yüzlerini resimleyip, kimliksiz albümler yaptığım suretleri görmezden gelip şimdi sana anlattığım caddelerden ara sokaklara dalıyorum, benliğimi, kimliği yitirip dolaşmak istiyorum kimsenin tanımadığı dar yoksul sokaklarına evlerde pişen yemek kokularının karıştığı, lastik top peşinden koşan çocukların yemek saatlerini unutmuşluğunda… Öğle saatlerinde takvimlerin durduğu dört Marttayım ve takvimsiz ve saatsiz anlardayım zaman ilerlemez gece olamazken sensizliğin kıyametine yürüyorum attığım her adımda ulaşamıyorum, sesim çıkmıyor nara atmak isterken dilsizliğimin farkına varıyorum, attığımı sandığım her adım geri dönüyor beni o tarihin ortasına esaretli yor… Sesini mi unuttum diye irkiliyor numaranı çeviriyorum, günlerdir ulaşamıyorum açık olan telefonuna, bir yerde mi unuttun, ıssız bir tarlaya mı attın diyorum çıldırmışlığımda, elimdeki telefonu şiddetle çarptığım yerden aynı ses yükselerek devam ediyor aradığınız numaraya ulaşılamıyor diye, sen oradayken…
…………… Virajı alamayan sürücünün görsel kornasını sağır edercesine bağırtıp açık olan camdan el-kol hareket destekli, yeni üretilmiş küfürleri yankılıyor köşe başından dönüyorken… Oysa viraj olmayan yolda yediğim küfürleri süzgeçten geçirip en edeplisini kendime uygun bulmaya çalışırken ortadan yürüdüğümün farkına varıyorum… Sağ elini korna yerine kımıldatmadan sabit bırakıp, yerine sağ ayağı ile gaz pedalına biraz daha bassa gözlerimi asla açamayacak olmanın mutluluğuna erişebilirdim Kayıp Aranıyor ilanının okunmuşluğunda… Ne acı kaybolduğunu sanıp aramaya çalışırken kaybolmak, yitip gitmek, sonsuzluğun evrenine katılıp belirginsizleşmek…
……… Sevda; esir nefeslerden özgürlüğe kanat çırpışıdır adı olmayan kuşların, ressamın tualine son fırça darbesi, bestekarın son ve anlamlı altın bestesi, pisinlerdeki yüzücünün rekora uzanan son kulacı, uzaklardan onurlu dünya kuranların, açmamış çiçeklerinin aşk tohumlarıdır, toprağa ekilmeye gebe, yeryüzüne kıvılcımlarla fışkırmaya gün sayan…
……… Engizisyonlarında bizsizde olsak engelleyemediler güneşin doğuşunu, bitiremediler biriken özlemlerin onurunu, kurutamadılar akan nehirlerimizi, uzaklaştıramadılar uzaklıktaki yakını, açmazları, korkuları, heyecan boranlarımızı dindiremedi, fark edildi farkındalıklar… Er yada geç farkedilen dünyalara bedel güzellikler vardır, dile, yüreğe, bedene düşen ve iz bırakan ve geçmeyen asırlarca ve çağlar öncesinden var olduğuna inanılırda gizemler örülür üzerine, sırlarla dolu agoradır…
……… Vaftiz edilmeden adı konur hani, yıllar sonra adı, varlığı, susuz kutsanır ve ekmek ve zeytin ve şarapla dünyadan kaçış yolculuklarında, içselliklerinin dışa yansımasıyla oluşturdukları sunaklarında kelebek kanatlarında aşklarıyla yeniden doğarlar inadına… Kutsarlar gözlerinde, kimsesiz kalan sağ yanakları, serçe parmaklarında ve koyarlar adını gizemli bahçelerin zirvelerinde sönmeyen ateşlerin yamacında… Törensiz aşk mabetlerinde sessiz kutlamadır, yerinde yeller esen, tarihe yazılan antik kentlerin kalıntısında ve vaftiztir sevgileri ve sunaktır yedikleri, içtikleri…
…………… Sokağınızın başında, sabaha dek bir mum alevi kadar da olsa ışık yanar diye, belki sigaranı yakarsın ve çakmağının alevinden de olsa orada olduğunu bilirim diye bekledim… Biliyordum yoktun, biliyordum gitmiştin, son telefondan sonra iyice inandım olmayacağına, ama o doğum günümüz olan, hayatın ucundan, kıyısından da olsa tutunmamızı sağlayan güne özgü gelmek istedim, erteleyemedim, erteleyemezdim, sensiz de o güne anlam katmak, tutsak ve firari sevdamızın yaralarımızı kanatan acısı ve özlemine dair anılar oluşturmak için geldim… Sana geldim, ama sen yoktun…
…………… Empresyonist tavırlarla arşınladım sokağını bir baştan bir başa, sabaha dek ve soluksuzluğuma kaç paket nikotin yükledim sayamadım, üzerinde yürüdüğüm izmaritlerden… Alışveriş yaptığın market, ekmek aldığın fırın, gazete aldığın büfe, lezzetli pizzalarına katacağın sosisleri satan şarküteri, saçlarının ucundan bazen kestirdiğin, bazen fön çektirdiğin eşcinsel kuaför, tadına bakınca tavuktan başka her nesneye benzeyen, ama bir türlü ona benzemeyen dönerci (her marka kontör bile satıyor) , devlet eli ile umut dağıtan sayısal bayii, on sekizinden küçüklerin girmesinin yasak olup, bu yaştan büyüklerin girmeye utandığı internet kafe, albenisiyle gözleri, bir şeyler yerken cüzdanları titreten her gün yenileri açılan şık restaurantlar… Sokağın ve yakınındakilerin ev sahipliği yaptığı tüm bu dükkanların bulunduğu yerleri soğuk; elmacık kemiklerimi serin ürpertiyle yalarken ve bir ışık görebilecek miyim? varsıyımları beynimi yoğunlaştırırken, bildiğim halde sonucu, sabaha dek arşınladım sokağını…
…………..Vurgun yedim her adımda, attıkça adımlarımı bilinmez dehlizlerde kayboldum, geri dönmek bir önceki adımı yakalamak, orda kalmak istedim bilinmezliğin girdabında çok fazla kaybolmamak için, dönemiyordum… Bir güç sürüklüyor, sırtımdan ayaklarıma bayır aşağı koşar gibi tekliyor, sonsuz ve sürekli… Karanlığa, ıssızlığa, sessizliğe gömüldüm bir an, gözlerimi açamıyordum sokağının karanlıklarında ve sen yokken ben kör, ben sağır, ben acizdim, hiç bir şeydim… Belki gelişinle aydınlanacak, gözlerim görecekti kaybolmuşluğunda yokluğunu bile bile… Kendime gelir ve bir şeyler anımsar gibi olduğumda sabahçı büfeyi farkettim, bilmediğim en ucuz şarabı gazete kağıdına sardırırken yaktığım sigaranın ateşi burnumun ucundan öteyi göstermiyordu ve eşlik etsin diye nikotine çekmeye başladım koca şişeden yudum yudum yudum anımsamazlığımda… Sızmışlığımda…
……………Son kitabımı çıkartırken; yayınevine, kapak tasarımcısı ve fotoğrafcısına, baskı ve ciltciye, matbaaya ve kitap dağıtımcısına, önceden de ödenemeyen borçlarım nedeniyle hatırı sayılır rakamlarda senetler imzalayıp verdim, satıp, kazanıp ödenmek üzere… Altın vuruşum olacak son eserim, öylesine emin, öylesine coşkuluyum, okunacak, satacak son kitabım… Alkolden titreyen ellerim, imza günümde alkışlayan ellerle yeniden buluşacak, doğuşum olacak sil baştan…
……………Evrim yaratmıştım, ilk kitabı yayımlayıp yirmi altı yaşın olgunluğuyla ve aşık usandırıyor çıkmıyordum tüm döviz cinsinden desteli tomarlara karşın ulusal kanallara, gizli bir tatmin ve duyumsanmamış tüm orgazmları yaşarken, gizli cennetimde sadece doğu-güneydoğudan gelen küçük kitabevlerinin açılışına ve imza gününe katılıyordum, henüz tanınmamış kimliğimde… Orada kürt, alevi ve ezilmişliklerinin mezhebinde cendereye sıkıştırılan, bunaldıkça okuyan kesimler ve sorgulayan, yargılayan halk ve halklar vardı, köşeye sıkıştırırlardı imzadan sonraki yöresel akşam yemeklerini tadarken gençler ve çok hoşuma giderdi onların karşısında nakavt olmasını hisseden boksör gibi… Sağlı sollu yumruklar gibi yanağıma, alnıma, kaşıma, gözüme, göğsüme, karnıma, her yerime dokunan, ezilmişten kaynaklı dokusu ipeksi ve altın işlemeli kelimeler vuruyor, kendimi savunmasızlığımda… Nice sonra yerden kalkıyor, kaldığım yerden devam ediyordum, gardımı alıp yeniden savunmaya geçiyordum kelimeler ok gibi fırlarken yüzüme ve günün ilk ışıklarına değin sürüyordu ringdeki kelimelerin vatan kurtaran deyişleri…
…………… Van, en uçtaki imza, söyleşi kentiydi ve göl kenarında gece sohbetlerinin ardından görsel şölene dönüştürülen, karnımızdan önce gözlerinin aylarca doygunluk hissettiği kahvaltı salonlarında günaydınlaşırdık edebiyat dostları ile… Sokağa taşan masalarda garsonların ekmek yetiştirmekte zorlandığı, irili ufaklı sokaklarda ne çok kahvaltı salonları vardı ve tüm Van halkı sanki buralarda kahvaltı yapıyor, evlerde çay demlenmiyor hissi uyanırdı her gidişimde ve kadınların ayıp sayılan, olamadığı ve gidemediğini bilmeme rağmen… Göl kenarındaki Tatvan dönüşte uğrak yerlerimdendi dostlarımın olduğu ve yıllar geçse de hala telefonla iletişim kurduğum ve öğlenleri ünlü Büryan kebabı yenmeliydi yöreye özgün… Severdim de yerken, mutlu olurdum kuyunun içinde o ilik gibi pişen et, çatal değdiğinde dağılıverirdi taze ve pişmişliğinde, oburdum küçüklükten kalan
alışkanlıklarımla ve gece Diyarbakır da konuklanırken final ille de Selim Amca Restaurantın küpte yaptığı terbiyeli işkembe ile olacaktı her konukluğumda diyar kentte… Süregelen günlerin ne çok ve çabuk geçtiğini düşünürdüm evime döndüğümde ve Ergani, Siverek, Muş, Bulanık, Varto, Batman, Cizre, Hekimhan, Doğanşehir, Gölbaşı, Besni, Adıyaman, Nizip, Kahtadaki cebi yoksul, yüreği, sevgileri, dostlukları varsıl insanlar, dostlarım gelirken aklıma, geceden sabaha uzanıyorken uykusuzluklarıma, gömülürdüm yatağımın tenha köşelerine, onların gülüşleri eklenirken yastığıma yatağımın altında saklardım oğlu-kızı dağa çıkmış biçare ihtiyarları…
**Bu yazıdaki olaylar ve kişiler gerçektir.
………Sabah ışıltısıyla hayal mi? Acaba diye cıvıltılara koştum pencereye, üçüncü kat balkonunda yemlerini bir gün bile eksik etmediğin serçe ve kumrular bir yandan besleniyor ve sanki yokluğuna ağıt yakıyorlardı ustam…31 Ocak 2015 cumartesi saat: 09 da Adana hava alanına Ulaş’ın bindiği uçak inmiş ‘’valizimi bekliyorum baba’’ mesajına 322 kodlu numaranın araması eklenmiş, dünyamın o an yıkılacağını anlamıştım usta, çünkü bir gün önce yoğun bakımdayken elimi tutup solunum cihazından dolayı konuşamazken diğer elinle üzerini açmaya çalışıp ‘’beni eve götür’’ dediğini anlamış ve ömrüm boyunca hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım… Bir insan içinden de ağlarmış ustam, Ulaş valizini alıp çıktığında ‘’sen’’ tesellisi arar gibi ona öyle sarıldım, kokladım, sus pus oldum ama arabaya binince olan olmuş film kopmuştu ustam, hem de bir daha hiç başlamamacasına…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!