Anadolu’nun en eski kentlerinden biri olan Kayseri’nin, Selçuklular döneminde de önemli bir yerleşim merkezi olduğu bilinmektedir. Buralara yerleşen Selçuklular zamanla birçok kervansaray, medrese, şifahane ve cami yaptırmışlardır. Dönemlerinde yapılan bu medreselerin çoğu külliye niteliğinde olduğundan, bu külliye içinde medresenin yanı sıra cami, hamam, vb gibi birimlere de rastlanmaktadır. Genellikle, medreseler de dini eğitim yapılmakta ve bu eğitime destek verecek matematik ve mantık gibi derslere de yer verilmektedir. Ancak tıp medreseleri bunlardan ayrı olarak düşünülmüş ve hastane ve tıp eğitimi ile birlikte ele alınmıştır.
Anadolu’da yapılmış tıp medreseleri içinde en seçkini ve en erken tarihli olanı ise Gevher Nesibe Sultan adını taşıyan Tıp Medresesi ve Şifahanesi’dir. Gevher Nesibe, sadece tıp okulu şeklinde değil, hamamı ve diğer üniteleri ile birlikte bir tıp külliyesi şeklinde planlanmıştır. Dolayısıyla, Selçuklular zamanında Anadolu’da başka şifahaneler yapılmışsa da, Gevher Nesibe, onlara nispeten daha büyük olması ve bir bayanın vasiyeti üzerine yaptırılması açısından da farklılıklar göstermektedir.
Bu tıp medresesi, II. Kılıçaslan’ın kızı ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan adına, babası ve erkek kardeşi tarafından inşa ettirilmiştir. Bu da Türklerin kadınlara ve ailelerine ne kadar büyük önem verdiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.Bu şifahanenin ayrı bir özelliği de kitabesinde 1206 tarihinde yaptırılmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durum ise bazı tarihi belli olmayan eserlere göre, onu üstün kılmaktadır.
Yine kitabesinden Gevher Nesibe Sultan Şifahanesinin, ilk kadrosunda, biri başhekim olmak üzere 2 hekim, 1 cerrah, 1 göz hekimi, 1 eczacı ve 1 idareci bulunduğu öğrenilmektedir.
Bu tıp medresesinin, Anadolu Selçuklularının ilk tıp okulu olması açısından da büyük önem arz ettiği görülmektedir. Burada on dokuzuncu yüzyıl da bile, zaman zaman ara verilmesine rağmen, öğretime devam edildiğini gösteren belgelere rastlanmaktadır. Bu belgelerden Rauf ve Hilmi adlı 2 öğrencinin, 1889 yılında bu kurumdan mezun oldukları ve icazet aldıkları öğrenilmektedir. Bu da okulun o dönemde de faaliyetini devam ettirdiğini göstermektedir.
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Gevher Nesibe Şifahanesi, gerek tıp eğitimi ve mesleki eğitim açısından, gerekse sağlık kurumlarının yapılanması ve genel anlamda kurumlaşması açısından, aynı zamanda bu yapılanmanın seviyesini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, hastaların su ve müzikle tedavi edildiği yapılan araştırmalarda ortaya konan yapının bir diğer önemli özelliği de, dünyadaki ilk merkezi ısıtma sistemine sahip oluşudur. Sadece kapalı birimlerin ısıtılmasını amaçlamakla kalmayan bu sistem daha 8. yüzyılda eyvanların ısısını muhafaza etmeyi de amaçlamıştır.
Kutbuddin Şirâzi: Ebubekir Sadrettin Konevi’nin talebesidir. Selçuklu Hastanesi’nde yetişmiştir. Anadolu’da uzun yıllar çalışmış meşhur bir hekimdir. Musiki ile de uğraşmıştır ve rebâb çaldığı söylenir. Kayseri’de Gevher Nesibe’de hizmet vermiş ve burada ^^gözün kanalık odasını keşfetmiştir.^^ Optik üzerinde yıllarca araştırma yapan bir göz hekimi (kehhal) ’dir. Felsefe, Astronomi, Coğrafya konularında eserleri mevcuttur.
Hekim Abdüllatif Bağdadî: Bağdadî, Nizamiye medresesinde tıp ve diğer ilimleri tahsil etmiştir. Kahire’ye de gitmiştir. O esnada Kahire’deki veba salgını sırasında 2000 adet iskelet üzerinde çalışmış ve ^^Galen^^’in ^^Osteolojiye ait^^ yanlışlarını düzeltmiştir. Çok ciddi bir alim ve hekimdir.
Tefsir, Hadis, Akaid, Kelam, Fıkıh, Matematik, Havass, Tarih, Felsefe, Mantık, Tıp, Botanik, Gramer, Edebiyat, Lûgat ve Siyaset konularında toplam yüzellidört eser yazmıştır.
Kısa da olsa ömrünün son yıllarında Gevher Nesibe’de çalışmış olması Kayseri için bir lütuf olmuştur.
Hekim Zeki oğlu Ebubekir Sadrettin Konevi (Başhekim) : Kendisi Hekim-i Edibdir ^^Ravzatül-Küttab ve Hadikatül-Elbab^^ isimli bir eseri vardır. Sadrettin Konevi hakkında ^^Kalemini nesteri gibi büyük maharetle kullanan yüce bir ediptir.^^ şeklinde bahsedilmektedir. Bu ifadelere göre Sadrettin Konevi hem edip hem de usta bir cerrahtır.
^^Saltanat, azamet, servet hep boş şeyler Ölüm gelince onların hepsi kaçıp giderler^^
Gevher Nesibe Külliyesinin Mimari Yapısı ve zamanında topluma verdiği hizmetler;
Selçuklu yadigarı bu görkemli eserin ön cephesinin solunda şifahane bulunmaktadır. Bu kısmın, üzerinde Selçuklu sanatını simgeleyen işlemeler mevcut olan görkemli bir kapısı vardır. Kapıda yılan ambleminin altında 2.5 metre boyunda ve 75 cm. genişliğinde mermer üzerine yazılmış iki satırlık arapça kitabe bulunmaktadır. Bu kitabenin Türkçesi şu şekildedir: Bu bimaristan (=farsça hastane) Kılıç Arslan oğlu büyük sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in (ona Allah’ın ittifası devam etsin) zamanında Kılıç Arslan kızı İsmetuddin Gevher Nesibe’nin vasiyyeti üzerine Allah rızası için H. 602 senesinde inşa edilmiştir Ayrıca şifaiye ve tıphane arasında mevcut olan koridor her iki binanın birlikte kulanıldığını, birisinde tatbiki tıp uygulamalanırken diğerinde tıp ilminin okutulduğunu kanıtlamaktadır. Bunun için de ikinci kısmına son zamanlara kadar medrese denilmiştir.
Gevher Nesibe Tıp Sitesi yapısı ve tıp eğitimi açısından dünyadaki ilk ciddi tıp kuruluşudur. Dünyanın ilk Tıp Fakültesi kabul edilmektedir.
Bugüne kadar 785 yılından beri, eser Kayseri’de birçok istilalar görmüş, yağma edilmiş, tabii etkilerle de çürümüş, aşınmış, yıkılmış, kullanılmadığı dönemlerde de şuursuz kişilerce yıpratılmıştır. Bu sebeplerle çok kere dış duvarlar, kemerler yıkılmış otlarla, yabani ağaçlarla istilaya uğramış ve tamir edilme ihtiyacı doğmuştur.
Gevher Nesibe Tıp Sitesi’nin çevresine Türkiye’nin tanınmış peyzaj mimarı Doç. Dr. Selami Sözer tarafından “Mimar Sinan Parkı” projesi yapılmış ve içine ismini aldığı Mimar Sinan’ın anıtını dikilmiş ve Büyük Selçuklu hükümdarlarından Alaaddin Keykubat’ın anıtını dikmek amacı ile de ayrıca bir kaide hazırlanmıştır. Gevher Nesibe Tıp Sitesi merkez alınarak çevresinde düzenlenen Mimar Sinan Parkı, Kayseri’ye bir akciğer kazandıracak niteliktedir. Bugünkü yerel yönetimler tarafından da proje süratle ve başarı ile devam ettirilmektedir.
XIII. asırda, Gevher Nesibe Şifahanesi’nde, tıp eğitiminin, kışlık dersanede teorik, ve şifahanede de hasta başında pratik olarak yapıldığını biliyoruz. Revaklara açılan küçük odalarda ise talebelerin kaldığı düşünülmektedir. Büyük Eyvanlar Mısır’daki Kalayun hastanesinde olduğu gibi dışarıdan müracaat eden hastaların muayeneleri için poliklinik olarak da kullanılmıştır. Polikilinikteki hastaların yataklarının bir tarafında bir çıngırak, diğer tarafında ise aydınlatmak için bir kandil bulundurulmuştur.
Kayseri Daruşşifası kadrosunda en az iki dahiliyeci, iki cerrah, bir eczacı, başhekim ve başhekim yardımcıları, danışmendler, asistanlar bulundurulmuş, akıl hastaları da kabul edilip, ayakta veya onsekiz odalı Bimarhane’de musiki, telkin ve sıcak su ile tedavi edilmişlerdir.
Gerçekten de odalar arasında ses koridorları bulunmuş ve ayrıca da Bimarhane’nin içinde bir de Selçuklu hamamı bulunmuştur. Türklerde akıl hastalıklarının, ilk defa müzikle tedavilerinin Selçuklular devrinde, Gevher Nesibe Bimarhanesi’nde başlatıldığı gerçeği ortaya çıkarılmıştır.
Bu tarihi yapıların kışın nasıl ısıtıldığı bir sırdır. Ve hâlâ açıklığa kavuşmamıştır. Ancak diğer Selçuklu sağlık tesislerinde olduğu gibi künklerle merkezi bir sistemden getirilen sıcak su buharları ile ısı sağlandığı tahmin edilmektedir.
^^El çek tabip el çek benim yaramdan Ölürüm kurtulmam ben bu veremden^^
Halk Türküsü
Söze güzel bir Anadolu türküsü ile başlamak istiyorum. Çünkü Gevher Nesibe'yi anlatmak, efsanevi bir aşkı da anlatmayı gerektiriyor.
Gevher Nesibe Selçuklu Hükümdarlarından II.Kılıçaslan’ın kızıdır. Selçuklu soyundan gelen kara kaşlı, kara gözlü, kara saçlı, ak yüzlü Türk kızı, Selçuklu ordusunun komutanlarından bir sipahiye gönlünü kaptırır. Lakin, Nesibe’nin ağabeyi 1. Gıyaseddin Keyhüsrev bu aşka karşı çıkmıştır. Sipahiyi, Kayseri’den uzak tutmanın yollarını arar ve onu muharebeden muharebeye gönderir. Nihayet böyle kanlı savaşların birinde sipahi şehit olur.
Bunu öğrenen Nesibe Hatun, üzüntüsünden vereme yakalanır ve hasta yatağına mahkum olur. Kız kardeşinin derdine doktorların çare bulamadığını öğrenen Gıyaseddin, onu ölüm döşeğinde ziyaret eder. Artık ne söylese bir anlamı yoktur. Ondan son dileğinin ne olduğunu sorar. Gevher Nesibe: - Benim derdimin çaresi yok, ben son yolculuğuma çıkıyorum. Benim mal varlığımla benim adıma bir şifahane (hastane) yaptırır mısın? Der. Gıyaseddin, derin acılar içinde bu sözleri dinler, ona söz verir ve kardeşinin ölümünü çaresizce seyreder. Onun bu dileğini gerçekleştirmek için canla başla çalışmaya başlar. 1204 yılında hastanenin yapımına başlanır ve iki yılda bitirilir. Gıyaseddin, kız kardeşinin türbesini de hastanenin içine inşa ettirir. Gıyaseddin’den sonra Gevher Nesibe’nin diğer kardeşi İzzeddin de hastanenin doğusuna bir tıp okulu yaptırır. Bu okulun yapımına, 1210 yılında başlanmış ve dört yılda tamamlanmıştır. Ve dile kolay, bu hastane ve okul 1890 yılına kadar kullanılmış ve insanların dertlerine deva olmuş. Hatta burada akıl hastalarını müzikle tedavi eden ya da ruhlarına dinginlik veren hekimler görev yapmışlar. Bu güzel Selçuklu kızının acıklı hikayesi, böyle bir muhteşem bir binanın yapılmasına vesile olurken Kayseri şehri de bugün Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan büyük bir Selçuklu eserine kavuşmuştur. 1206 yılında tamamlanan hastanenin bu yıl yapılışının 800. yılıdır.
Düşünebiliyor musunuz, tam 800 yıl öncedir bu anlatılan şeyler.Öyleyse bu 800 yıllık hikayeyi, Gevher Nesibe’nin aşkını herkes öğrenmelidir. Öğrenmeli ki aşkın nelere kadir olduğunu anlamalı.
Ayrıca bu eserde ilgi çeken bir taraf vardır ki o da atalarımızın mimaride ne kadar ileride olduklarıdır. Çünkü Gevher Nesibe külliyesine güneş vurduğu zaman külliyede Gevher Nesibe Hatun'un silueti belirmektedir. Hatta bu siluet bir ara Deniz Akkaya'nın siluetine benzetilse de daha sonra uzmanlarca yapılan inceleme ile Deniz Akkaya'ya sadece benzerlik olduğu, aslında bu siluetteki bayanın Gevher Nesibe Sultan'ın resimleri ile birebir örtüştüğüdür....
Her kıpırtı kanserli bir hayal ‘ Bir hastane odasındaydın. Küvezde! Nefes almakta zorluk çekiyormuşsun. Adını sordum. Bilmiyorlarmış. Belki de adın yok. Konmadı henüz! Leyla olsun mu? Ya da Mecnun? Isolde olsun, hani şu bıkıp usanmadan sevdiğinin yolunu gözleyen Isolde! Ya da Isolde'nin sevgilisi Tristan. Romeo ya da! Ya da Juliet. Kerem, Aslı, Şirin, Demirdağ'ı delen Ferhat! En iyisi ‘‘Güzellik’’ diyelim sana, Şeyh Galib'in dediği gibi. Ya da aşk. Evet, Aşk olsun senin adın. Güzellik'e aşık olan Aşk. Merhaba Aşk. Hoşgeldin Aşk. Kanlı bir şafağa doğan ve henüz açmaya fırsat bulamadan küveze konan gül goncası. Sana kim olduğunu anlatmaya gerek yok. Nasıl bir dünyaya doğduğunu bilmen yeterli. Sanki cehennemden ödünç alınmış bir gün var dışarda. Duman karası bulutlar öylesine alçalmış ki, yerle bir olmuş gökyüzü. Gün ışığı donmuş... Her görüntü; her kıpırtı kanserli bir hayal. Her ses; bir inilti, bir yakarış, bir yanış... Bir keman alev almış, çığlıklar atıyor. Kulaklarsa anlayıştan yoksun. Can yakan müzik, alevlerin hışırtısı içinde erimiş Yitip gitmiş söz. Söze can veren sanat susmuş. Matem rengine bürünmüş bütün aynalar. Aynadaki bütün suretler kör ve sağır. Bütün suretler birbirine uydurulmuş... Yağmalanmış gül bahçesi... Feryat figan örselemiş kendini bülbül, gagası kanlı. Gül yaprakları ile birlikte savrulurken rüzgarda, son çırpınışlarında hala aşkı söylüyor. Bütün kuşlar kuytulara sığınmış; ne ses, ne nefes! Uzak siren sesleri yalnızca... Birazdan tiner kokusu karışacak seslere ve sesler çıldıracak... Öfkelere, öçlere, ölümlere açılacak bütün kapılar. Sen kal orda güzel bebek. Sen kal ve nefes almaya bak. Açılsın ciğerlerin, daha da açılsın. Sen yaşamalısın, güzel bebek! Daha yolun başındasın, masumsun. Aşk en çok yolun başında masumdur; saftır. Dayan Aşk. Bir gül yaratacaksın yeniden. Bir gül bahçesi. Bir bülbül, Aşk'ı anlatan bir ötüş... Bir keman yaratacaksın yeniden. Yeni bir güneş sunacaksın dünyaya. Mavi bir gökyüzü sunacaksın. Göçmen kuşları sunacaksın, göçmen kuşların uyumlu kanat vuruşlarını. Ay'ı sunacaksın yeniden. Işığını sevdalılara armağan etsin diye... Dayan Aşk! Dayan ki, aşkı anlatan sözler yeniden kavuşsun eski şiirine. Siyah göze dair; elma yanağa, kiraz dudağa, yasemin kokulu göğüslere, sırma saça, ipek tene; yakuta, firuzeye, inci tanelerine, elmas kırıklarına; güle, bülbüle dair. Kavuşmaya, ayrılığa, hasrete dair. Dumanlı Ah'a! Ah! Aşk... Aşk... 2000 yılının sonunda; yeni bir yüzyılın henüz başlangıcında ölme ne olur! Yarını yeniden inşa edecek olan sensin! Umudu, yaşama sevincini... Dayan Aşk, ölme. Aşk adına ölme Aşk. Ölmek daha kolaydır sevmekten...
Anadolu’nun en eski kentlerinden biri olan Kayseri’nin, Selçuklular döneminde de önemli bir yerleşim merkezi olduğu bilinmektedir. Buralara yerleşen Selçuklular zamanla birçok kervansaray, medrese, şifahane ve cami yaptırmışlardır. Dönemlerinde yapılan bu medreselerin çoğu külliye niteliğinde olduğundan, bu külliye içinde medresenin yanı sıra cami, hamam, vb gibi birimlere de rastlanmaktadır. Genellikle, medreseler de dini eğitim yapılmakta ve bu eğitime destek verecek matematik ve mantık gibi derslere de yer verilmektedir. Ancak tıp medreseleri bunlardan ayrı olarak düşünülmüş ve hastane ve tıp eğitimi ile birlikte ele alınmıştır.
Anadolu’da yapılmış tıp medreseleri içinde en seçkini ve en erken tarihli olanı ise Gevher Nesibe Sultan adını taşıyan Tıp Medresesi ve Şifahanesi’dir. Gevher Nesibe, sadece tıp okulu şeklinde değil, hamamı ve diğer üniteleri ile birlikte bir tıp külliyesi şeklinde planlanmıştır. Dolayısıyla, Selçuklular zamanında Anadolu’da başka şifahaneler yapılmışsa da, Gevher Nesibe, onlara nispeten daha büyük olması ve bir bayanın vasiyeti üzerine yaptırılması açısından da farklılıklar göstermektedir.
Bu tıp medresesi, II. Kılıçaslan’ın kızı ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan adına, babası ve erkek kardeşi tarafından inşa ettirilmiştir. Bu da Türklerin kadınlara ve ailelerine ne kadar büyük önem verdiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.Bu şifahanenin ayrı bir özelliği de kitabesinde 1206 tarihinde yaptırılmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durum ise bazı tarihi belli olmayan eserlere göre, onu üstün kılmaktadır.
Yine kitabesinden Gevher Nesibe Sultan Şifahanesinin, ilk kadrosunda, biri başhekim olmak üzere 2 hekim, 1 cerrah, 1 göz hekimi, 1 eczacı ve 1 idareci bulunduğu öğrenilmektedir.
Bu tıp medresesinin, Anadolu Selçuklularının ilk tıp okulu olması açısından da büyük önem arz ettiği görülmektedir. Burada on dokuzuncu yüzyıl da bile, zaman zaman ara verilmesine rağmen, öğretime devam edildiğini gösteren belgelere rastlanmaktadır. Bu belgelerden Rauf ve Hilmi adlı 2 öğrencinin, 1889 yılında bu kurumdan mezun oldukları ve icazet aldıkları öğrenilmektedir. Bu da okulun o dönemde de faaliyetini devam ettirdiğini göstermektedir.
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Gevher Nesibe Şifahanesi, gerek tıp eğitimi ve mesleki eğitim açısından, gerekse sağlık kurumlarının yapılanması ve genel anlamda kurumlaşması açısından, aynı zamanda bu yapılanmanın seviyesini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, hastaların su ve müzikle tedavi edildiği yapılan araştırmalarda ortaya konan yapının bir diğer önemli özelliği de, dünyadaki ilk merkezi ısıtma sistemine sahip oluşudur. Sadece kapalı birimlerin ısıtılmasını amaçlamakla kalmayan bu sistem daha 8. yüzyılda eyvanların ısısını muhafaza etmeyi de amaçlamıştır.
Yeryüzünde hiçbir toplum kendi özünde olanı yakalayıp, tanıyıp, kavramadan yücelmez.
Kutbuddin Şirâzi: Ebubekir Sadrettin Konevi’nin talebesidir. Selçuklu Hastanesi’nde yetişmiştir. Anadolu’da uzun yıllar çalışmış meşhur bir hekimdir. Musiki ile de uğraşmıştır ve rebâb çaldığı söylenir. Kayseri’de Gevher Nesibe’de hizmet vermiş ve burada ^^gözün kanalık odasını keşfetmiştir.^^
Optik üzerinde yıllarca araştırma yapan bir göz hekimi (kehhal) ’dir. Felsefe, Astronomi, Coğrafya konularında eserleri mevcuttur.
Hekim Abdüllatif Bağdadî: Bağdadî, Nizamiye medresesinde tıp ve diğer ilimleri tahsil etmiştir. Kahire’ye de gitmiştir. O esnada Kahire’deki veba salgını sırasında 2000 adet iskelet üzerinde çalışmış ve ^^Galen^^’in ^^Osteolojiye ait^^ yanlışlarını düzeltmiştir. Çok ciddi bir alim ve hekimdir.
Tefsir, Hadis, Akaid, Kelam, Fıkıh, Matematik, Havass, Tarih, Felsefe, Mantık, Tıp, Botanik, Gramer, Edebiyat, Lûgat ve Siyaset konularında toplam yüzellidört eser yazmıştır.
Kısa da olsa ömrünün son yıllarında Gevher Nesibe’de çalışmış olması Kayseri için bir lütuf olmuştur.
Hekim Zeki oğlu Ebubekir Sadrettin Konevi (Başhekim) : Kendisi Hekim-i Edibdir ^^Ravzatül-Küttab ve Hadikatül-Elbab^^ isimli bir eseri vardır. Sadrettin Konevi hakkında ^^Kalemini nesteri gibi büyük maharetle kullanan yüce bir ediptir.^^ şeklinde bahsedilmektedir. Bu ifadelere göre Sadrettin Konevi hem edip hem de usta bir cerrahtır.
^^Saltanat, azamet, servet hep boş şeyler
Ölüm gelince onların hepsi kaçıp giderler^^
beyti de ona aittir.
Gevher Nesibe Külliyesinin Mimari Yapısı ve zamanında topluma verdiği hizmetler;
Selçuklu yadigarı bu görkemli eserin ön cephesinin solunda şifahane bulunmaktadır. Bu kısmın, üzerinde Selçuklu sanatını simgeleyen işlemeler mevcut olan görkemli bir kapısı vardır. Kapıda yılan ambleminin altında 2.5 metre boyunda ve 75 cm. genişliğinde mermer üzerine yazılmış iki satırlık arapça kitabe bulunmaktadır. Bu kitabenin Türkçesi şu şekildedir: Bu bimaristan (=farsça hastane) Kılıç Arslan oğlu büyük sultan Gıyasettin Keyhüsrev’in (ona Allah’ın ittifası devam etsin) zamanında Kılıç Arslan kızı İsmetuddin Gevher Nesibe’nin vasiyyeti üzerine Allah rızası için H. 602 senesinde inşa edilmiştir
Ayrıca şifaiye ve tıphane arasında mevcut olan koridor her iki binanın birlikte kulanıldığını, birisinde tatbiki tıp uygulamalanırken diğerinde tıp ilminin okutulduğunu kanıtlamaktadır. Bunun için de ikinci kısmına son zamanlara kadar medrese denilmiştir.
Gevher Nesibe Tıp Sitesi yapısı ve tıp eğitimi açısından dünyadaki ilk ciddi tıp kuruluşudur. Dünyanın ilk Tıp Fakültesi kabul edilmektedir.
Bugüne kadar 785 yılından beri, eser Kayseri’de birçok istilalar görmüş, yağma edilmiş, tabii etkilerle de çürümüş, aşınmış, yıkılmış, kullanılmadığı dönemlerde de şuursuz kişilerce yıpratılmıştır. Bu sebeplerle çok kere dış duvarlar, kemerler yıkılmış otlarla, yabani ağaçlarla istilaya uğramış ve tamir edilme ihtiyacı doğmuştur.
Gevher Nesibe Tıp Sitesi’nin çevresine Türkiye’nin tanınmış peyzaj mimarı Doç. Dr. Selami Sözer tarafından “Mimar Sinan Parkı” projesi yapılmış ve içine ismini aldığı Mimar Sinan’ın anıtını dikilmiş ve Büyük Selçuklu hükümdarlarından Alaaddin Keykubat’ın anıtını dikmek amacı ile de ayrıca bir kaide hazırlanmıştır. Gevher Nesibe Tıp Sitesi merkez alınarak çevresinde düzenlenen Mimar Sinan Parkı, Kayseri’ye bir akciğer kazandıracak niteliktedir. Bugünkü yerel yönetimler tarafından da proje süratle ve başarı ile devam ettirilmektedir.
XIII. asırda, Gevher Nesibe Şifahanesi’nde, tıp eğitiminin, kışlık dersanede teorik, ve şifahanede de hasta başında pratik olarak yapıldığını biliyoruz. Revaklara açılan küçük odalarda ise talebelerin kaldığı düşünülmektedir. Büyük Eyvanlar Mısır’daki Kalayun hastanesinde olduğu gibi dışarıdan müracaat eden hastaların muayeneleri için poliklinik olarak da kullanılmıştır. Polikilinikteki hastaların yataklarının bir tarafında bir çıngırak, diğer tarafında ise aydınlatmak için bir kandil bulundurulmuştur.
Kayseri Daruşşifası kadrosunda en az iki dahiliyeci, iki cerrah, bir eczacı, başhekim ve başhekim yardımcıları, danışmendler, asistanlar bulundurulmuş, akıl hastaları da kabul edilip, ayakta veya onsekiz odalı Bimarhane’de musiki, telkin ve sıcak su ile tedavi edilmişlerdir.
Gerçekten de odalar arasında ses koridorları bulunmuş ve ayrıca da Bimarhane’nin içinde bir de Selçuklu hamamı bulunmuştur. Türklerde akıl hastalıklarının, ilk defa müzikle tedavilerinin Selçuklular devrinde, Gevher Nesibe Bimarhanesi’nde başlatıldığı gerçeği ortaya çıkarılmıştır.
Bu tarihi yapıların kışın nasıl ısıtıldığı bir sırdır. Ve hâlâ açıklığa kavuşmamıştır. Ancak diğer Selçuklu sağlık tesislerinde olduğu gibi künklerle merkezi bir sistemden getirilen sıcak su buharları ile ısı sağlandığı tahmin edilmektedir.
^^El çek tabip el çek benim yaramdan
Ölürüm kurtulmam ben bu veremden^^
Halk Türküsü
Söze güzel bir Anadolu türküsü ile başlamak istiyorum. Çünkü Gevher Nesibe'yi anlatmak, efsanevi bir aşkı da anlatmayı gerektiriyor.
Gevher Nesibe Selçuklu Hükümdarlarından II.Kılıçaslan’ın kızıdır.
Selçuklu soyundan gelen kara kaşlı, kara gözlü, kara saçlı, ak yüzlü Türk kızı, Selçuklu ordusunun komutanlarından bir sipahiye gönlünü kaptırır. Lakin, Nesibe’nin ağabeyi 1. Gıyaseddin Keyhüsrev bu aşka karşı çıkmıştır. Sipahiyi, Kayseri’den uzak tutmanın yollarını arar ve onu muharebeden muharebeye gönderir. Nihayet böyle kanlı savaşların birinde sipahi şehit olur.
Bunu öğrenen Nesibe Hatun, üzüntüsünden vereme yakalanır ve hasta yatağına mahkum olur. Kız kardeşinin derdine doktorların çare bulamadığını öğrenen Gıyaseddin, onu ölüm döşeğinde ziyaret eder. Artık ne söylese bir anlamı yoktur. Ondan son dileğinin ne olduğunu sorar.
Gevher Nesibe:
- Benim derdimin çaresi yok, ben son yolculuğuma çıkıyorum. Benim mal varlığımla benim adıma bir şifahane (hastane) yaptırır mısın? Der.
Gıyaseddin, derin acılar içinde bu sözleri dinler, ona söz verir ve kardeşinin ölümünü çaresizce seyreder.
Onun bu dileğini gerçekleştirmek için canla başla çalışmaya başlar. 1204 yılında hastanenin yapımına başlanır ve iki yılda bitirilir. Gıyaseddin, kız kardeşinin türbesini de hastanenin içine inşa ettirir. Gıyaseddin’den sonra Gevher Nesibe’nin diğer kardeşi İzzeddin de hastanenin doğusuna bir tıp okulu yaptırır. Bu okulun yapımına, 1210 yılında başlanmış ve dört yılda tamamlanmıştır. Ve dile kolay, bu hastane ve okul 1890 yılına kadar kullanılmış ve insanların dertlerine deva olmuş. Hatta burada akıl hastalarını müzikle tedavi eden ya da ruhlarına dinginlik veren hekimler görev yapmışlar.
Bu güzel Selçuklu kızının acıklı hikayesi, böyle bir muhteşem bir binanın yapılmasına vesile olurken Kayseri şehri de bugün Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan büyük bir Selçuklu eserine kavuşmuştur.
1206 yılında tamamlanan hastanenin bu yıl yapılışının 800. yılıdır.
Düşünebiliyor musunuz, tam 800 yıl öncedir bu anlatılan şeyler.Öyleyse bu 800 yıllık hikayeyi, Gevher Nesibe’nin aşkını herkes öğrenmelidir. Öğrenmeli ki aşkın nelere kadir olduğunu anlamalı.
Ayrıca bu eserde ilgi çeken bir taraf vardır ki o da atalarımızın mimaride ne kadar ileride olduklarıdır. Çünkü Gevher Nesibe külliyesine güneş vurduğu zaman külliyede Gevher Nesibe Hatun'un silueti belirmektedir. Hatta bu siluet bir ara Deniz Akkaya'nın siluetine benzetilse de daha sonra uzmanlarca yapılan inceleme ile Deniz Akkaya'ya sadece benzerlik olduğu, aslında bu siluetteki bayanın Gevher Nesibe Sultan'ın resimleri ile birebir örtüştüğüdür....
Her kıpırtı kanserli bir hayal ‘
Bir hastane odasındaydın.
Küvezde! Nefes almakta zorluk çekiyormuşsun.
Adını sordum. Bilmiyorlarmış.
Belki de adın yok. Konmadı henüz!
Leyla olsun mu? Ya da Mecnun?
Isolde olsun, hani şu bıkıp usanmadan sevdiğinin yolunu gözleyen Isolde!
Ya da Isolde'nin sevgilisi Tristan.
Romeo ya da! Ya da Juliet.
Kerem, Aslı, Şirin, Demirdağ'ı delen Ferhat!
En iyisi ‘‘Güzellik’’ diyelim sana, Şeyh Galib'in dediği gibi.
Ya da aşk.
Evet, Aşk olsun senin adın.
Güzellik'e aşık olan Aşk.
Merhaba Aşk.
Hoşgeldin Aşk.
Kanlı bir şafağa doğan ve henüz açmaya fırsat bulamadan küveze konan gül goncası.
Sana kim olduğunu anlatmaya gerek yok. Nasıl bir dünyaya doğduğunu bilmen yeterli.
Sanki cehennemden ödünç alınmış bir gün var dışarda. Duman karası bulutlar öylesine alçalmış ki, yerle bir olmuş gökyüzü.
Gün ışığı donmuş...
Her görüntü; her kıpırtı kanserli bir hayal. Her ses; bir inilti, bir yakarış, bir yanış...
Bir keman alev almış, çığlıklar atıyor. Kulaklarsa anlayıştan yoksun.
Can yakan müzik, alevlerin hışırtısı içinde erimiş
Yitip gitmiş söz. Söze can veren sanat susmuş.
Matem rengine bürünmüş bütün aynalar.
Aynadaki bütün suretler kör ve sağır. Bütün suretler birbirine uydurulmuş...
Yağmalanmış gül bahçesi... Feryat figan örselemiş kendini bülbül,
gagası kanlı. Gül yaprakları ile birlikte savrulurken rüzgarda, son çırpınışlarında hala aşkı söylüyor.
Bütün kuşlar kuytulara sığınmış; ne ses, ne nefes!
Uzak siren sesleri yalnızca...
Birazdan tiner kokusu karışacak seslere ve sesler çıldıracak... Öfkelere, öçlere, ölümlere açılacak bütün kapılar.
Sen kal orda güzel bebek. Sen kal ve nefes almaya bak. Açılsın ciğerlerin, daha da açılsın.
Sen yaşamalısın, güzel bebek! Daha yolun başındasın, masumsun.
Aşk en çok yolun başında masumdur; saftır.
Dayan Aşk.
Bir gül yaratacaksın yeniden. Bir gül bahçesi. Bir bülbül, Aşk'ı anlatan bir ötüş...
Bir keman yaratacaksın yeniden.
Yeni bir güneş sunacaksın dünyaya.
Mavi bir gökyüzü sunacaksın.
Göçmen kuşları sunacaksın, göçmen kuşların uyumlu kanat vuruşlarını.
Ay'ı sunacaksın yeniden. Işığını sevdalılara armağan etsin diye...
Dayan Aşk!
Dayan ki, aşkı anlatan sözler yeniden kavuşsun eski şiirine.
Siyah göze dair; elma yanağa, kiraz dudağa, yasemin kokulu göğüslere, sırma saça, ipek tene; yakuta, firuzeye, inci tanelerine, elmas kırıklarına; güle, bülbüle dair.
Kavuşmaya, ayrılığa, hasrete dair.
Dumanlı Ah'a!
Ah! Aşk...
Aşk...
2000 yılının sonunda; yeni bir yüzyılın henüz başlangıcında ölme ne olur!
Yarını yeniden inşa edecek olan sensin! Umudu, yaşama sevincini...
Dayan Aşk, ölme.
Aşk adına ölme Aşk.
Ölmek daha kolaydır sevmekten...
Kenan Işık..
Yaman Dede
Hunat Hatun (Mahperi Hunat Hatun)
Cat Stevens
Muhammed Ali Clay
Bunlar ilk aklıma gelen isimlerden. Vefat etmiş olanlarına Allah rahmet etsin, nur içinde yatsınlar.
Istırapta nice nimetler gizli.
Istırap vermişse,
Bil ki nimeti gelecektir.
Gökyüzü ağlamayınca
Çimenler gülmez...
Hz. Mevlâna