küfürü hüner sayanların emmisi, beri gel sen de, tek sevdiğin babanla beraber can yücel, sevdiğim kadar sevilirim öyle mi, salağın en salağı, buysa hayat, bu hayatın yedi sülalesi, istanbulun ta yedi tepesi,
ki dibi tutmuş bir kere akdeniz kokusunun dahi… çukulatadan beklene dursun seretonin, harman yerindeki yanık tenin yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma, öyle mi… tabi tabi bekleyelim, sirkecideki han hamallarının sırtındaki, küfe ip izlerinin helali olan, ayran aşı kadar, içimize aş olacak ha; emekçilerin emekleri…
diye bir olgu var batının lisanında ve karartma altında asırlardır, yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde, artık söndürün ışıkları doğuda da madem, ki içimden geçen radyasyon, kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım, kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı; sabırsız ve güzel erguvanın baharda, yapraklanmadan çiçeklenmesi ve sığdırabilirdi esrarlı demleri o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının, mor salkımları kadar, koyuydu göz halkalarım yokluğunda…
o halde; asıyorum kalbimi ben de zamansız, a/mor/a çalan dallarına ve erguvan tebessümüne, aşkta üstadım senin…
ki kısa, çabuk ve hareketli, aceleci, sabrı kıt, fakat görkemli ve heybetli, ve ahir zaman baharı gibi, hemen geçmek üzre bilirsin erguvan zamanı… ah
emekçi
küfürü hüner sayanların emmisi,
beri gel sen de,
tek sevdiğin babanla beraber can yücel,
sevdiğim kadar sevilirim öyle mi,
salağın en salağı,
buysa hayat, bu hayatın yedi sülalesi,
istanbulun ta yedi tepesi,
ki dibi tutmuş bir kere
akdeniz kokusunun dahi…
çukulatadan beklene dursun seretonin,
harman yerindeki yanık tenin
yerini tutacak tarımsal/kırsal kalkınma,
öyle mi…
tabi tabi bekleyelim,
sirkecideki han hamallarının sırtındaki,
küfe ip izlerinin helali olan,
ayran aşı kadar,
içimize aş olacak ha;
emekçilerin emekleri…
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
erguvan
amor;
m
o
r,
diye bir olgu var batının lisanında
ve karartma altında asırlardır,
yine batının kendi kancıklığında…
peki o halde,
artık söndürün ışıkları doğuda da madem,
ki içimden geçen radyasyon,
kalbimi röntgenliyor...
ve yahuda ağacı astım,
kalbimin yedi stent takılmış kollarına,
/bir kelebeğin ömrü kadardı;
sabırsız ve güzel erguvanın baharda,
yapraklanmadan çiçeklenmesi
ve sığdırabilirdi esrarlı demleri
o kısa ve büyülü zamana/
bir parantezli iç ses daha işte,
ve o erguvan ağacının,
mor salkımları kadar,
koyuydu göz halkalarım
yokluğunda…
o halde;
asıyorum kalbimi
ben de zamansız,
a/mor/a çalan dallarına
ve erguvan tebessümüne,
aşkta üstadım senin…
ki kısa,
çabuk ve hareketli,
aceleci, sabrı kıt,
fakat görkemli ve heybetli,
ve ahir zaman baharı gibi,
hemen geçmek üzre
bilirsin erguvan zamanı…
ah