2. Gözyaşımın sahibi Ne zaman alnımı camlara dayasam Kanatlarını batıra batıra Sana uçuyor bütün kuşlar.
3. Ölümü senden mi öğrenecektim Soluğu canımdan çekilen kadınım.
5. Çocuklar geldiler mi hiç?
Geldiler Hatice İçimize baktık uzun uzun Sana geldik Tek tek odaları kokladılar Bizimle ağladın sen de Sonra yine ikimiz kaldık.
6. İster ölüm olsun ister ayrılık İnsan unutur mu var olduğu bedeni. Dünya sözüm, can evim Bir gün ağzından uzak gülerse ağzım Tanrı gökyüzüyle boğsun beni.
12. Ömür Hanım Çıkarıp çerçevesinden o hayal zamanları Silmezsem eğer hayatın harfleriyle Her gün biraz daha tozlanacak evimiz.
14. “Evden uzaklaş biraz Antalya’dan çık Mezarlığa gitme her gün Fotoğraflar dünyayı örter Acı soğusun Sen Tanrı değilsin Ölülerden değil Dirilerden geçer zaman Git, bir başka insana dokun…”
Ben de öyle yapıyorum Harflerden binlerce Hatice yaratıp Tek tek dokunuyorum hepsine Büyüyorum, büyüyorum Nasılsa ölüm var değil mi Binlerce hayatla gülüyorum zamana Gülüyor benimle birlikte Hatayi de: Bir dedim var bin dermana değişmem.
18. Odalardaki boşluğunu topladım geldim Neşet’in bütün seslerini topladım geldim Yalnız uçan kuşların gökyüzünü topladım geldim Yastığında solan tülbendin kokusunu topladım geldim Çocuklar aradı, sslerinin aştığı yolları topladım geldim Bir kadın ilaç soruyordu eczanede, elleri yok Alın çizgisinde yanan kandilin fitilini topladım geldim Sen nasıl yok olursun anlamıyorum, topladım geldim Gül bozuk, kadife soğuk, karanfil gözyaşı kurusu Limoni bir selvi bütün armağanım, geldim…
Şahgülüm, başucundayım, sevgililer günün kutlu olsun…
20. Tuhaf bir adam oldum Kendimle konuşuyorum evin içinde Biraz da şu koltuğa oturayım, diyorum Perdeleri ne kadar zamanda yıkardın, diyorum Bir gün olsun açık bırakmıyorum yatağımızı El ayak değmeyen yerler nasıl tozlanıyor böyle Merak etme, mutfağı tertemiz ettim Terlikler senin istediğin gibi duruyor Çamaşır ipini silmeden asmıyorum çamaşırı Bir kahve yapayım diyorum İki fincan koyuyorum, süt hazırlıyorum sana Sessizlikten mi nedir Bütün bunları yüksek sesle söylüyorum.
İnsan başka nasıl katlanır ölüme, bilmiyorum.
21. Misafirler gitti Biz kaldık yine.
Eşyaların düzeni bozulmasın diye Çırpınıp durdum sessizce.
Yeri değişen her şeyin Sen biraz daha uzaklaştırdığını söyledim Öylece baktılar yüzüme.
İnsan anıları nasıl korur başka Bilmiyorum Duvarda kocaman bir çivi deliği.
Yollarımın sahibi Ben ölene kadar İkimiz de bir yere gtmiyoruz.
24. Ömür Hanım Seni çok özledim, çok Ben gelene kadar çürüme ne olur.
Yüzüm kuyular mührü Ellerim iki turna uyuduğun sonsuzlukta Odalar toprak döküyor üstüme.
Ölümü de dünyada yaşıyormuş insan Gövdem kalbimin darağacı Şahgülüm… uzun sürmeyecek yalnızlığım…
25. Sarkaç durdu. Kapı yok. Ayna buğulanmıyor. Tanrı bitti.
Ölüm değil büyük ceza Her zerresi yalnızlık Bir dünyayı sevmek hâlâ.
Ayrılık burcum… Parmaklarım birer mihrap çırası Gövdem bitene kadar tüteceğim başında.
27. … Ömür hanım, iyi ki ben de seninle yaşadım dünyayı.
29. Dünyanın bütün seslerini alıp götürdün Mezarından başka harf kalmadı ağzımda. Yoruldum kalabalığın hayatından Yaşamak diye el çırptığım ne varsa Şimdi bir ölüm türküsü, bir hatıra yangını Yalnızlık çark dönüyor üstümde.
Yeryüzü şarkım, sürmeli pencerem Her sabah aynı soğuk Her akşam aynı keder Yastığını koklaya koklaya öğrendim İnsan bir kere ölmüyormuş meğer…
30. Ölüm evini buldu.
Ağzımızda son bir dünya hecesi Yüzümüz, suyuyla boğulmuş bir göl Kirpiklerimizde kurumuş arzular Geçip oturdu “ılık minderimize”
Ben şimdi o bağbanım Hatice Kemiklerin çiçek açsın diye Çırpınıp duran başında…
36. Ölüler yaşlanmazmış Yalan Sensin canımda çırpınan zaman.
Dünyanın en uzun hüznü yağıyor, Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne. Kar yağıyor ve sen gidiyorsun, Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun, Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimizi O insan ve tabiat çağını.
Dön bana ve dinle! Kuşlar uçuşuyor içimde.
Loş bir keman solosu gibi Kuşların uçuştuğunu içimde, Dön bana ve dinle.
Karanlık denizlerin dibinde, Birtakım incilerin olduğunu Birtakım incilere ve hatıralara Neden bağlı olduğumuzu unutma.
Duy beni ve dinle! Denizler boğuşuyor içimde.
Unutma diyorum ama sen anla, Anlat bizim de yaşamak istediğimizi onlara...
bir gün geleceğim ve bir haber getireceğimdamarlara ışık saçacağım ve sesleneceğim içerden: ey sepetleri uykuyla dolu olanlar! elma getirdim, elma ...kızıl güneş.
sokakta yaralı bir it koşturuyor iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi. benimle çıkmıyorsun bu yolculuğa. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.
bu resimden çıkıp gidiyorum. seni isteyen yanım ölümsüz yanımdır. bulutsuz da yağan nedir? şimdi öğreniyorum ki, gözyaşi! bu resimden çıkıp gidiyorum. seni isteyen yanım aşk yanımdır.
babam romantik bir aşiret savaşçısıydı. çapraz fişeklik duyardım yüzümde ona sarıldığım zaman. sonrası jandarmalardı. ağıt kadınlardı. mezarlardı. o gün bugündür sayrıyım. çünkü insan öldüğü yaşta kalır.
babam elin eskilerini giyerdi. ben bu yüzden ezik olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..
sokaktan askeri konvoylar geçiyor iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.
yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep. oysa tuttuğum elleri bırakmıyorum. sonra korkuyorlar hasletimden. ne denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar sonra. ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize.
ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun. bir çizgi diyorsun. bir çizgideyim. sağım nere solum nere bilmiyorum.. seni şiir duraklarına bırakıyorum o zaman. güleç kalıyorsun. dudakların kırışıyor kenarlarından. ellerin minnacık ellerin morarıyor. küçük küçük adımlarla gidiyorsun -sanki- içimden. bir şiir durağından biniyorsun. zaten yorgunsun.
ben sancıyla kıvranıyorum geceleri sayrı bir yatakta. terli terli seni içiyorum. çünkü yüzüme bakınca seni görüyorum. çünkü yorgunsun.
parçalı bulutlu şiirler okuyorum sana. şiir gibi bir çiselti başlıyor sonra. kanayan bir yara; yalnızlık. çıkıp kanıyorum. çıkıp sokakta..
sokaktaki bütün kedileri eziyorlar iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi. ve ben sırf bu yüzden ezilebilirim.
biz emeklerken sevmeyi öğrenmede, kolumuzdakiler düşüyor. ki ölenler zafere en çok yakışanlardır! ki ölenler zafere en çok yaklaşanlardır! .. oturup tekdüze ağıtlar yakıyoruz onlara. ve söz veriyoruz yarını kurtaracağımıza. ama yarına ertelemekle bugünü yitiriyoruz zaten. ve zaten yenik sayılırız yaşamakla!
en gizli yerimize çağıriyoruz acıyı. ve hep yenik düşüyoruz, çağırmakla!
sulara benziyorsun bu yüzden. sular ki dinginliğe gelir ancak. ısınırsa uçar. soğursa kaskatı kesilir teninden. sulara benziyorsun kapılmaya gelmez. sulara.. bildik sulara..
sokaktan telsiz sesleri geliyor iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden kaybedilebilirim.
ihmal edilmeyen telefonlar bekliyorsun, dakik ve ilgi dolu. anne oluyorsun bütün aşıklarına. ve çocukların oluyorlar bilmeden. ve bu resimde kalmayı bu denli çok isterken, çekip.. çıkıp gitmeli diyorum.
insanlar çoğalıyor etrafımda. sen yoksun. ıssızlığımdan anlıyorum. çook uzakta oluyorum onlar konuşurken. derken gece başlıyor. çayları ödüyorlar ve bir parçamı alıyorlar karşılığında.
ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun. her aşk; yaşayamadıklarımızın özetidir, diyorum. gülüyorsun.
seni daha önce öpmüş olmalıyım. yoksa nasıl bulurum yüzünde gülen ağzının yerini.
sokakta ölümsüz bir yanından yaralıyorlar birini. iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi...
Saatler tam da bir hüznün merhabasına çevirmişken vakitleri. Kısa bir anımsama Sonra özlemek seni Şimdi özlemek Herhangi bir ülkesinde dünyanın Kimsesiz bırakılmış şehirler kadar öksüz … Döverken yıldırımlarıyla gökyüzünü Ve yağmurlarıyla sokaklarını Tanrı . Bir sokak köpeği gibi üşümüşlüğü kim umursarki ?
I Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar; Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi. Kundurası vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allah'ın adını, Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.
II Mesele falan değildi öyle, To be or not to be kendisi için; Bir akşam uyudu; Uyanmayıverdi. Aldılar, götürdüler. Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü. Duysalar öldüğünü alacaklılar Haklarını helal ederler elbet. Alacağına gelince... Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.
III Tüfeğini deppoya koydular, Esvabını başkasına verdiler. Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, Ne matarasında dudaklarının izi; Öyle bir ruzigar ki, Kendi gitti, İsmi bile kalmadı yadigâr. Yalnız şu beyit kaldı, Kahve ocağında, el yazısıyla: "Ölüm Allah'ın emri, "Ayrılık olmasaydı."
29 yasinda intihar ederek yasamina son veren Nilgün Marmara'nin birtakim yazi ve sirlerini birlestirdigimizde adeta bir dehlizin içinde hissediyoruz kendimizi. Bize, dönüp etrafa bakacak kadar bile bogluk birakmayan bir dehliz. Belki de, alternatif bir intihar mektubunu okutuyor bize.
Bir seyden kaçıyorum bir seyden, kendimi bula miyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... Kafatasimin içini, bir küçük huzur adina aynalarla kaplattim, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Panigini kukla yapmis hasta bir cocugum ben. Oyuncagi panik olan sayri yalnizlik kendi kendine nasil da eglenir. Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyor. Hep böyle mi bu? Azimsanmayacak kadar ölmüsüm! Azimsanamayacak denli ölüyüm! Geliyorlar, bu evde dogan yeni bir ölümü görmeye; kogarak düse kalka yuvarlanarak, sürünerek. Nasil olursa olsun; görmek için bu eski dostlarinin yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kivIlcimlarini? Geliyorlar! Uyuyan arzunun, düsün, imgelemenin, bellegin les kokularini duymaya geliyorlar. Ölüm sessizligi, toz ve küf kokan evden ayrildiktan sonra seviniyorlar canliyiz diye. Ben bir tehdidim onlar için çünkù bir varligm, cinssiz bir bebek, rolünü bulamamis, iyi ez berleyememis bir hayvan, her yöne savrulabilir,
Neden büyüdünüz, genlestiniz, yayildiniz, gövdelerinizle, aletlerinizle, anlaklarinizla, asklarinizla, aglatilarinizla, güldürülerinizle, yüceliklerle, bayagilklarla.Yitecek, yitecek kumlarin dibinde. Bütün yazilanlar, yaçananlar deli gözüyle bakan ölü bir balk olacak, ölü bir denizin sayllabilir, sayilamaz kumlari içinde. Bir sevi/ölum denizinin, yasama yanilsamasi dibinde! Çikis yolu mu? Arka pencere hangi gezegene açtir? Baktigr yer yakin bir beyaz duvar. Hayatin neresinden dönülse kardir. Dönmek istiyorum.
Ama sonrasi da beni çok ürkütüyor; binlerce binlerce düsüm, dilegim, gerçeklestirmek istedigim sey var. Dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle. Kendimi istedigim kadar cok istedim ölümü.
1.
Neden kimse sana benzemiyor Hatice?
2.
Gözyaşımın sahibi
Ne zaman alnımı camlara dayasam
Kanatlarını batıra batıra
Sana uçuyor bütün kuşlar.
3.
Ölümü senden mi öğrenecektim
Soluğu canımdan çekilen kadınım.
5.
Çocuklar geldiler mi hiç?
Geldiler Hatice
İçimize baktık uzun uzun
Sana geldik
Tek tek odaları kokladılar
Bizimle ağladın sen de
Sonra yine ikimiz kaldık.
6.
İster ölüm olsun ister ayrılık
İnsan unutur mu var olduğu bedeni.
Dünya sözüm, can evim
Bir gün ağzından uzak gülerse ağzım
Tanrı gökyüzüyle boğsun beni.
12.
Ömür Hanım
Çıkarıp çerçevesinden o hayal zamanları
Silmezsem eğer hayatın harfleriyle
Her gün biraz daha tozlanacak evimiz.
14.
“Evden uzaklaş biraz
Antalya’dan çık
Mezarlığa gitme her gün
Fotoğraflar dünyayı örter
Acı soğusun
Sen Tanrı değilsin
Ölülerden değil
Dirilerden geçer zaman
Git, bir başka insana dokun…”
Ben de öyle yapıyorum
Harflerden binlerce Hatice yaratıp
Tek tek dokunuyorum hepsine
Büyüyorum, büyüyorum
Nasılsa ölüm var değil mi
Binlerce hayatla gülüyorum zamana
Gülüyor benimle birlikte Hatayi de:
Bir dedim var bin dermana değişmem.
18.
Odalardaki boşluğunu topladım geldim
Neşet’in bütün seslerini topladım geldim
Yalnız uçan kuşların gökyüzünü topladım geldim
Yastığında solan tülbendin kokusunu topladım geldim
Çocuklar aradı, sslerinin aştığı yolları topladım geldim
Bir kadın ilaç soruyordu eczanede, elleri yok
Alın çizgisinde yanan kandilin fitilini topladım geldim
Sen nasıl yok olursun anlamıyorum, topladım geldim
Gül bozuk, kadife soğuk, karanfil gözyaşı kurusu
Limoni bir selvi bütün armağanım, geldim…
Şahgülüm, başucundayım, sevgililer günün kutlu olsun…
20.
Tuhaf bir adam oldum
Kendimle konuşuyorum evin içinde
Biraz da şu koltuğa oturayım, diyorum
Perdeleri ne kadar zamanda yıkardın, diyorum
Bir gün olsun açık bırakmıyorum yatağımızı
El ayak değmeyen yerler nasıl tozlanıyor böyle
Merak etme, mutfağı tertemiz ettim
Terlikler senin istediğin gibi duruyor
Çamaşır ipini silmeden asmıyorum çamaşırı
Bir kahve yapayım diyorum
İki fincan koyuyorum, süt hazırlıyorum sana
Sessizlikten mi nedir
Bütün bunları yüksek sesle söylüyorum.
İnsan başka nasıl katlanır ölüme, bilmiyorum.
21.
Misafirler gitti
Biz kaldık yine.
Eşyaların düzeni bozulmasın diye
Çırpınıp durdum sessizce.
Yeri değişen her şeyin
Sen biraz daha uzaklaştırdığını söyledim
Öylece baktılar yüzüme.
İnsan anıları nasıl korur başka
Bilmiyorum
Duvarda kocaman bir çivi deliği.
Yollarımın sahibi
Ben ölene kadar
İkimiz de bir yere gtmiyoruz.
24.
Ömür Hanım
Seni çok özledim, çok
Ben gelene kadar çürüme ne olur.
Yüzüm kuyular mührü
Ellerim iki turna uyuduğun sonsuzlukta
Odalar toprak döküyor üstüme.
Ölümü de dünyada yaşıyormuş insan
Gövdem kalbimin darağacı
Şahgülüm… uzun sürmeyecek yalnızlığım…
25.
Sarkaç durdu. Kapı yok.
Ayna buğulanmıyor.
Tanrı bitti.
Ölüm değil büyük ceza
Her zerresi yalnızlık
Bir dünyayı sevmek hâlâ.
Ayrılık burcum…
Parmaklarım birer mihrap çırası
Gövdem bitene kadar tüteceğim başında.
27.
…
Ömür hanım, iyi ki ben de seninle yaşadım dünyayı.
29.
Dünyanın bütün seslerini alıp götürdün
Mezarından başka harf kalmadı ağzımda.
Yoruldum kalabalığın hayatından
Yaşamak diye el çırptığım ne varsa
Şimdi bir ölüm türküsü, bir hatıra yangını
Yalnızlık çark dönüyor üstümde.
Yeryüzü şarkım, sürmeli pencerem
Her sabah aynı soğuk
Her akşam aynı keder
Yastığını koklaya koklaya öğrendim
İnsan bir kere ölmüyormuş meğer…
30.
Ölüm evini buldu.
Ağzımızda son bir dünya hecesi
Yüzümüz, suyuyla boğulmuş bir göl
Kirpiklerimizde
kurumuş arzular
Geçip oturdu “ılık minderimize”
Ben şimdi o bağbanım Hatice
Kemiklerin çiçek açsın diye
Çırpınıp duran başında…
36.
Ölüler yaşlanmazmış
Yalan
Sensin canımda çırpınan zaman.
Bir gün ben de
Senin kış bahçende–
Sevmek başka nedir Ömür Hanım…
38.
Ayrılık mı olur seninle benden
Meğer başım düşe meydan içinde.
Harfim, hecem, cümlem
Bütün hatıralarımızı toplayıp geleceğim
Ayrılık o zaman tamam olacak.
39.
– İçme şunu, beni ortada bırakacaksın.
– Biraz toparlanayım da Karadeniz’e gidelim.
– Gittiğin yerde bir gece kal. Bne iyiyim. Yazık sana.
– Gelmiyorlar diye söylenip durma insanlara.
– Kimseye borcumuz kalmadı değil mi?
2014-2016
Şükrü Erbaş
Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,
Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne.
Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,
Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun,
Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimizi
O insan ve tabiat çağını.
Dön bana ve dinle!
Kuşlar uçuşuyor içimde.
Loş bir keman solosu gibi
Kuşların uçuştuğunu içimde,
Dön bana ve dinle.
Karanlık denizlerin dibinde,
Birtakım incilerin olduğunu
Birtakım incilere ve hatıralara
Neden bağlı olduğumuzu unutma.
Duy beni ve dinle!
Denizler boğuşuyor içimde.
Unutma diyorum ama sen anla,
Anlat bizim de yaşamak istediğimizi onlara...
Erdem Beyazıt ..
Bir mumun gölgesi düşünce gecenin gözlerine
Beni hatırla .
Çünkü ; sırtımda bir kambur gibi taşıdım seni unutamamayı.
bir gün
geleceğim ve bir haber getireceğimdamarlara ışık saçacağım
ve sesleneceğim içerden:
ey sepetleri uykuyla dolu olanlar!
elma getirdim, elma
...kızıl güneş.
…
Sohrab Sepehri…
-ve nihayet ikimiz
kaçtığımız aşkların toplamıyız-
sokakta yaralı bir it koşturuyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi. benimle çıkmıyorsun
bu yolculuğa. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.
bu resimden çıkıp gidiyorum. seni isteyen yanım
ölümsüz yanımdır. bulutsuz da yağan nedir? şimdi
öğreniyorum ki, gözyaşi! bu resimden çıkıp
gidiyorum. seni isteyen yanım aşk yanımdır.
babam romantik bir aşiret savaşçısıydı. çapraz fişeklik
duyardım yüzümde ona sarıldığım zaman. sonrası
jandarmalardı. ağıt kadınlardı. mezarlardı. o gün
bugündür sayrıyım. çünkü insan öldüğü yaşta kalır.
babam elin eskilerini giyerdi. ben bu yüzden ezik
olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede
doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..
sokaktan askeri konvoylar geçiyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.
yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep. oysa tuttuğum
elleri bırakmıyorum. sonra korkuyorlar hasletimden. ne
denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar
sonra. ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize.
ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun. bir çizgi
diyorsun. bir çizgideyim. sağım nere solum nere bilmiyorum..
seni şiir duraklarına bırakıyorum o zaman. güleç kalıyorsun.
dudakların kırışıyor kenarlarından. ellerin minnacık
ellerin morarıyor. küçük küçük adımlarla gidiyorsun -sanki- içimden. bir şiir durağından biniyorsun. zaten yorgunsun.
ben sancıyla kıvranıyorum geceleri sayrı bir yatakta. terli
terli seni içiyorum. çünkü yüzüme bakınca seni görüyorum.
çünkü yorgunsun.
parçalı bulutlu şiirler okuyorum sana. şiir gibi bir çiselti
başlıyor sonra. kanayan bir yara; yalnızlık. çıkıp kanıyorum.
çıkıp sokakta..
sokaktaki bütün kedileri eziyorlar
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi. ve ben sırf
bu yüzden ezilebilirim.
biz emeklerken sevmeyi öğrenmede, kolumuzdakiler
düşüyor. ki ölenler zafere en çok yakışanlardır! ki
ölenler zafere en çok yaklaşanlardır! ..
oturup tekdüze ağıtlar yakıyoruz onlara. ve söz veriyoruz yarını kurtaracağımıza. ama yarına ertelemekle bugünü
yitiriyoruz zaten. ve zaten yenik sayılırız yaşamakla!
en gizli yerimize çağıriyoruz acıyı. ve hep yenik
düşüyoruz, çağırmakla!
sulara benziyorsun bu yüzden. sular ki dinginliğe
gelir ancak. ısınırsa uçar. soğursa kaskatı kesilir
teninden. sulara benziyorsun kapılmaya gelmez.
sulara.. bildik sulara..
sokaktan telsiz sesleri geliyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden kaybedilebilirim.
ihmal edilmeyen telefonlar bekliyorsun, dakik ve
ilgi dolu. anne oluyorsun bütün aşıklarına. ve
çocukların oluyorlar bilmeden. ve bu resimde
kalmayı bu denli çok isterken, çekip.. çıkıp
gitmeli diyorum.
insanlar çoğalıyor etrafımda. sen yoksun.
ıssızlığımdan anlıyorum. çook uzakta oluyorum
onlar konuşurken. derken gece başlıyor. çayları
ödüyorlar ve bir parçamı alıyorlar karşılığında.
ve sen haftanın deniz ertesi günleri
geliyorsun. her aşk; yaşayamadıklarımızın
özetidir, diyorum. gülüyorsun.
seni daha önce öpmüş olmalıyım. yoksa nasıl
bulurum yüzünde gülen ağzının yerini.
sokakta ölümsüz bir yanından yaralıyorlar birini.
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi...
-Selim TEMO
…
Ben yine de hiç unutmadım ismini söylerken
İçime dolan kuş mevsiminin mavisini .
Bu kaçıncı yalnızlık trenlerin ardında
Bin pare olduğum kaçıncı bozgun
Bir gün bu esrarlı hikâye biter
Erzurum garında, banklar üstünde
Kalem bana kızgın, kitaplar kızgın
Hasret katar katar uzayıp gider
İçimde bir figân her düdük sesi
Her vagon efkârlı bir uzun hava
Göçmen kuşlar hâlâ dönmedi geri
Kurumuş, evlerin karanfilleri
Ey Mona Lisa’nınkıskandığı el
Sihrine bir defa dokunmak için
Hep aynı şarkıyı söyleyip durdum
Başımı umutsuz taşlara vurdum
Vermedin bir siyah fotoğrafını
Ya da bir hatıra parmaklarından
Beni bir kaygısız kral mı sandın
Hangi düşmanımın sözüne kandın
Götür, senin olsun bütün ihtişam
Gece mahkûmuna kalır mı akşam
Erzurum garından ayrılıyorum
Banklar mütereddit bakıyor ardım sıra
Abdurrahman Gazi yokuşlarında
Mecnun’la, Kerem’le buluşacağız
Bu çaresiz derdi konuşacağız
Yollar kıvrım kıvrım, çetin ve uzun
Dağlar malihulya, dereler hüzün
Takvimleri görmek istemiyorum
Karanlığa dönmek istemiyorum
Ey Mona Lisa’nınkıskandığı el
Bu kar yığınları cehennemden mi
Bu sokaklar mahşerden mi geliyor
Gürcükapı ihtirası bilmezdi
Altın kalpli zambakların
Filizlendiği Taşmağazalar
İlmek ilmek bileklerine
Geçirmezdi nefret urganlarını
Nerede dadaşın gür bıyıkları
Aziziye neden böyle derbeder
Solan renkler kimin, kaldırımlarda
Ya bu Erzurum Erzurum değil
Ya ben başkasıyım bu Erzurum’da
Ey Mona Lisa’nın kıskandığı el
Belki de o eski sinemalarda
Hâlâ bir çin filmi oynamaktadır
Çifteminareler mum ışığında
Sonsuzluğa geçit aramaktadır
Küskün çinileri Yâkutiye’nin
Yine sessiz sessiz ağlamaktadır
Issızlığa kurşun sıkan tabyalar
Başına karalar bağlamaktadır
Abdurrahman gazi yokuşlarında
Ne Mecnun ve Kerem, Leyla ve Aslı
Ne de Çin filminden kalan görüntü
Alevli bir köpük sadece dünya
Erzurum garına, banklar üstüne
Dönüyorum çıplak ayaklarımla
Yine kuşlar, yine rüzgâr ve yağmur
Zavallı gözlerim kırmızı, mahmur
Unutuyor sevda resimlerini
Ey Mona Lisa’nınkıskandığı el
O eşsiz, ebedî sıladan mahrum
Şarkıları sana bırakıyorum
N.Genç
Saatler tam da bir hüznün merhabasına çevirmişken vakitleri.
Kısa bir anımsama
Sonra özlemek seni
Şimdi özlemek
Herhangi bir ülkesinde dünyanın
Kimsesiz bırakılmış şehirler kadar öksüz …
Döverken yıldırımlarıyla gökyüzünü
Ve yağmurlarıyla sokaklarını Tanrı .
Bir sokak köpeği gibi üşümüşlüğü kim umursarki ?
I
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi.
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.
II
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.
III
Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah'ın emri,
"Ayrılık olmasaydı."
Orhan Veli..
Ankara, Nisan 1938
29 yasinda intihar ederek yasamina son veren Nilgün Marmara'nin birtakim yazi ve sirlerini birlestirdigimizde adeta bir dehlizin içinde hissediyoruz kendimizi. Bize, dönüp etrafa bakacak kadar bile bogluk birakmayan bir dehliz. Belki de, alternatif bir intihar mektubunu okutuyor bize.
Bir seyden kaçıyorum bir seyden, kendimi bula miyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendime bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
Kafatasimin içini, bir küçük huzur adina aynalarla kaplattim, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
Panigini kukla yapmis hasta bir cocugum ben.
Oyuncagi panik olan sayri yalnizlik kendi kendine nasil da eglenir.
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyor. Hep böyle mi bu?
Azimsanmayacak kadar ölmüsüm!
Azimsanamayacak denli ölüyüm!
Geliyorlar, bu evde dogan yeni bir ölümü görmeye; kogarak düse kalka yuvarlanarak, sürünerek. Nasil olursa olsun; görmek için bu eski dostlarinin yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kivIlcimlarini?
Geliyorlar!
Uyuyan arzunun, düsün, imgelemenin, bellegin les kokularini duymaya geliyorlar. Ölüm sessizligi, toz ve küf kokan evden ayrildiktan sonra seviniyorlar canliyiz diye.
Ben bir tehdidim onlar için çünkù bir varligm, cinssiz bir bebek, rolünü bulamamis, iyi ez berleyememis bir hayvan, her yöne savrulabilir,
Neden büyüdünüz, genlestiniz, yayildiniz, gövdelerinizle, aletlerinizle, anlaklarinizla, asklarinizla, aglatilarinizla, güldürülerinizle, yüceliklerle, bayagilklarla.Yitecek, yitecek kumlarin dibinde. Bütün yazilanlar, yaçananlar deli gözüyle bakan ölü bir balk olacak, ölü bir denizin sayllabilir, sayilamaz kumlari içinde. Bir sevi/ölum denizinin, yasama yanilsamasi dibinde!
Çikis yolu mu? Arka pencere hangi gezegene açtir?
Baktigr yer yakin bir beyaz duvar.
Hayatin neresinden dönülse kardir.
Dönmek istiyorum.
Ama sonrasi da beni çok ürkütüyor; binlerce binlerce düsüm, dilegim, gerçeklestirmek istedigim sey var.
Dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle. Kendimi istedigim kadar cok istedim ölümü.