Beden viranesinde kalp hazinedir. Duyguların yoğunluğunu, vicdan ve merhameti dolayısıyla sevgiyi taşıyan kalptir. Göz görür fakat yürek hisseder.
Kalp bir et parçası olmasına rağmen içi ilâhîdir. Allah-u Teâlâ’yı bilme ve sevme makamıdır. Kalbin büyük şânı ve fazileti bu özelliğindendir.
Sayın Özgen Katkılarınız için teşekkür ederim Yazınızın son satırları Stefan Zweıg "Korku" romanındaki şefkat ve yargılama karşısında bocalayan Irene'yi hatırlattı.
"Anlamak derin sular ister. Anlamaya çalışırken, severken ayaklarının kolayca bulduğu dibi, bazen boy versen de bulamazsın." Saygılarımla
"Herkes bir kalp, bir sevgi tutturmuş gidiyor. Üstelik henüz ne olduğunu anlayamadığımız bilinçle ilişkilendirerek yapıyor bunu. Ben ise anlamak istiyorum. Ve bir şeyi anlamak için sevgiye gerek olduğunu düşünmüyorum. Duygularımızı emmeye çalışan şeye karşı geliştirdiğimiz kavrayışın adaşıdır anlamak. Anlayış çoğaldıkça, tüm duygular yavaş yavaş elden ayaktan düşmeye başlar. Zira anlamak, başımızın bir köşesine sinmiş aklımızın rehberliğine ihtiyaç duyarken, bedenimizin geri kalanında hüküm süren duyguları usulca uykuya yatırmaktır. Sevgiyi, nefreti, acımayı uyuturken, bağışlayıcılığı uyandırmaktır.
Bazen sadece anlaşılmak yeter insana. Sevilmekten bile vazgeçebileceği, sadece anlaşılmanın ona yeteceği anlar olur. Zira anlaşılmak, bir şanstır sevilmeye kıyaslanınca. Anlamaya gelince, bir şeyi anlamak için sevmek gerekmez çoğu zaman, anlayabilmenin ön koşulu sevgi değildir zaten. Ama anlayınca sevebilirsin, kararını sana bıraktığı böyle bir zenginliği de vardır. Bir şeyi sevdiysen çok düşünmezsin, öylece sevebilirsin. Fakat, bir şeyi öylece kendiliğinden anlayamazsın. Anlamak derin sular ister. Anlamaya çalışırken, severken ayaklarının kolayca bulduğu dibi, bazen boy versen de bulamazsın."
Gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl ya susar veya şaşırıp kalır. Sebebi de şu; Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül? Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan hem kesreti bulan) gönülden başka her nakşın aksi silinip gider. Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecelli eder. Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuslardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Ezelden Ebed'e Ezel her ne kadar yaşanmış da olsa bazı zamanlar varsayım Ebed ise sonsuzluk yani bilinmezliktir. Varsayım ve bilinmezlik arasında kalan yaşamımız bazen tatlı bazen ise acı devam ederken belirsizlik insanı nisyana sürükler. İnsan=Unutan yani nisyan.. Unutur insan; bazen uzanan eli,bazen seven kalbi,bazen gördüğü hürmeti.. İnsan ezelden ebede giden yolculukta nelerle karşılaşacağını bilmeden yürür. Yürürken yanında olması gereken mantık ve kalp arasındaki ölçüdür. Yunus Emre'nin güzel sözlerinden biriyle sözümü bitirmek istiyorum. "İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen ya nice okumaktır.. Saygılarımla
“Aklın yoksa yandın,ya kalbin yoksa o zaman sen zaten yoksun ki.”
~Mevlana
Hayırlı olsun,Sevgili Tuba
Değerli paylaşımlara…
Beden viranesinde kalp hazinedir. Duyguların yoğunluğunu, vicdan ve merhameti dolayısıyla sevgiyi taşıyan kalptir.
Göz görür fakat yürek hisseder.
Kalp bir et parçası olmasına rağmen içi ilâhîdir. Allah-u Teâlâ’yı bilme ve sevme makamıdır. Kalbin büyük şânı ve fazileti bu özelliğindendir.
Sayın Özgen
Katkılarınız için teşekkür ederim
Yazınızın son satırları Stefan Zweıg "Korku" romanındaki şefkat ve yargılama karşısında bocalayan Irene'yi hatırlattı.
"Anlamak derin sular ister. Anlamaya çalışırken, severken ayaklarının kolayca bulduğu dibi, bazen boy versen de bulamazsın."
Saygılarımla
"Herkes bir kalp, bir sevgi tutturmuş gidiyor. Üstelik henüz ne olduğunu anlayamadığımız bilinçle ilişkilendirerek yapıyor bunu. Ben ise anlamak istiyorum. Ve bir şeyi anlamak için sevgiye gerek olduğunu düşünmüyorum. Duygularımızı emmeye çalışan şeye karşı geliştirdiğimiz kavrayışın adaşıdır anlamak. Anlayış çoğaldıkça, tüm duygular yavaş yavaş elden ayaktan düşmeye başlar. Zira anlamak, başımızın bir köşesine sinmiş aklımızın rehberliğine ihtiyaç duyarken, bedenimizin geri kalanında hüküm süren duyguları usulca uykuya yatırmaktır. Sevgiyi, nefreti, acımayı uyuturken, bağışlayıcılığı uyandırmaktır.
Bazen sadece anlaşılmak yeter insana. Sevilmekten bile vazgeçebileceği, sadece anlaşılmanın ona yeteceği anlar olur. Zira anlaşılmak, bir şanstır sevilmeye kıyaslanınca. Anlamaya gelince, bir şeyi anlamak için sevmek gerekmez çoğu zaman, anlayabilmenin ön koşulu sevgi değildir zaten. Ama anlayınca sevebilirsin, kararını sana bıraktığı böyle bir zenginliği de vardır. Bir şeyi sevdiysen çok düşünmezsin, öylece sevebilirsin. Fakat, bir şeyi öylece kendiliğinden anlayamazsın. Anlamak derin sular ister. Anlamaya çalışırken, severken ayaklarının kolayca bulduğu dibi, bazen boy versen de bulamazsın."
Gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl ya susar veya şaşırıp kalır. Sebebi de şu; Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan hem kesreti bulan) gönülden başka her nakşın aksi silinip gider. Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecelli eder. Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuslardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Aşk estetiği kitabından Mesnevi alıntısıdır.
Ezelden Ebed'e
Ezel her ne kadar yaşanmış da olsa bazı zamanlar varsayım Ebed ise sonsuzluk yani bilinmezliktir.
Varsayım ve bilinmezlik arasında kalan yaşamımız bazen tatlı bazen ise acı devam ederken belirsizlik insanı nisyana sürükler.
İnsan=Unutan yani nisyan..
Unutur insan; bazen uzanan eli,bazen seven kalbi,bazen gördüğü hürmeti..
İnsan ezelden ebede giden yolculukta nelerle karşılaşacağını bilmeden yürür.
Yürürken yanında olması gereken mantık ve kalp arasındaki ölçüdür.
Yunus Emre'nin güzel sözlerinden biriyle sözümü bitirmek istiyorum. "İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen ya nice okumaktır..
Saygılarımla