Bir gün suyun kenarına değil,
kendi içimin kıyısına oturdum.
Orada da bir akış vardı.
Ama adı su değildi artık.
Zaman akıyordu.
Bellek akıyordu.
Dikkat, bir yerden bir yere sürüklenen ince bir ışık gibiydi.
Ve içimde görünmeyen motorlar çalışıyordu:
hatırlama, unutma, direnme, bırakma…
Hepsi aynı nehrin farklı dişlileri gibi.
Bir düşünce geldi,
“kal” dedi.
Bir diğeri geçti,
“git” dedi.
Ama artık biliyordum;
bunlar emir değilmiş,
akıntının farklı hızlarıymış sadece.
Ben ise uzun süre
akıntının hangisi “doğru” diye düşündüm.
Oysa doğru diye bir yön yokmuş,
sadece hareket varmış.
Bir yaprak düştü içime.
Ağaç yoktu.
Ama yerçekimi vardı.
Sadece taşlara değil,
insanın içine de işleyen bir çekim gücü.
Her şeyi aşağı çeken değil;
her şeyi kendine çeken görünmez bir çağrı.
Ve ben ilk kez anladım:
Bazı düşüşler kayıp değil,
yeryüzünün insanı kendine çağırma biçimiymiş.
Gece oldu.
İçimdeki su artık daha ağırdı.
Çünkü artık sadece akmıyor,
birikiyordu da.
Anılar yoğunlaşıyor,
sessizlik sıkışıyor,
zaman katlanıyordu.
Sanki içimde ikinci bir fizik yasası vardı:
her şey derinleştikçe ağırlaşır.
Ama bu ağırlık bir yük değilmiş;
bir derinlik ölçüsüymüş.
Beni hareket ettiren şey irade değil,
benden daha eski motorlarmış.
Zamanın dişlisi,
yerçekiminin sabrı,
unutmanın sessiz ustalığı,
hatırlamanın inatçı ışığı…
Hepsi birlikte çalışıyormuş içimde.
Ve ben…
sadece onların arasında akan bir izmişim.
Akış artık dışarıda değil,
içimde kendi kendini sürdüren bir evrenmiş.
S.GÖL
Kayıt Tarihi : 2.06.2026 09:15:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!