NEYDİ SUÇUMUZ
.
Biz gökkuşağında öğrendik maviyi, sarıyı
biz uçurtmalar uçurduk gökyüzünde mavi, sarı
………………………..siz uçaklar uçurdunuz üstümüzde
……………………….önce aldınız uçurmaları elimizden
NİYAZİLER SEYRİ SEFERE YOLCU
..
Tüm seyri seferler vaat durağına
Menzil uzun, uzun, uzun….
Hangi durakta binersen bin
Daha bir durak var menzile
1. Aşkın Gölgesine Sığınan Balkon
Her yaz, N. Anamur'a geldiğinde otelin balkonunu seçmez—İ.'nin geçtiği caddelere bakan evi tercih eder. İskele Caddesi sessizdir ama o sessizlikte İ.'nin ayak sesleri yankılanır.
“Ben seni görmüyorum artık… ama eksikliğini geçerken duyuyorum,” der içinden.
2. Çiçekçiye Bırakılan Adı Konulmamış Buket
Bir sabah, N. çiçekçiye gidip “En kokanı ver” der. Adı yoktur çiçeğin, ama anlamı bellidir: İ. gibi kokmalı. Buket balkonda solarken N.'nin yüreği daha çok filizlenir.
Çünkü bazı çiçekler, solarken açar.
KOR DÜŞMESİN OCAĞIMIZA
...
milyon tohumda tektim
milyon yılda çimlenen
milyon yiğitten biriydim
ÖĞRETMEN ALTIMA FOL KOYMUŞ OLMASIN
Okul aynıydı.
Yolu sokağı aynı.
Sınıf, sınıf arkadaşları aynı.
Bir ben farklıydım. Bir yaşadıklarım farklıydı.
ÖĞRETMEN DOĞRU MU SÖYLEMİŞTİ ACABA
Öğretmen sınıfa girince
Bir tek şey söyleyince
Gülmüştük hep bir ağız
Öğretmen doğru söylüyordu kendince
1 – Kıllı Meşe ve Rüzgârın Gıdıklaması Kıllı meşe ağacı, Toros yelinin gıdıklamasıyla kahkaha atar. Yaprakları gülmekten dökülür, altına helke koyan Mustafa Şahin, “doğa güldü, ben şişeledim” der. Eşeği bu sahnede rüzgârla flört eder, kıvımsal tensel temas başlar.
“Rüzgârın yönü değişti, meşe kıvım seğirtti.”
Ladin Sakızlı Ağda ve Sincapların Protestosu Mustafa, ladin sakızını ağda yaparken sincaplar “bu ağda doğaya aykırı!” diye bağırır. Eşek, sakızı yalamaya çalışır, helke devrilir. Bu sahnede doğa sadece mizah değil—absürt ritimle mühürlenmiş bir protesto tiyatrosu olur.
MUTLUYDUK İNADINA
Karnımız toktu
sabah akşam yediğimiz
bir tencere bulgur pilavı
içtiğimiz bir tas ayran
MUZ CUMHURİYETİ’İNDE DARBE
Soğan cücük olmazdan evvel asaleti ile anılırdı muz. Asaleti ile alınır, asaleti ile satılırdı. Asaleti ile tadılırdı ta ki soğan Meydan Harbi ilan edene dek.
Pazarda tezgâhlarda sıra sıra dizilirdi soğan. İlk alınandı üç kilo beş kilo. Poşette sepette en alta konulandı. Üstüne patates üç kilo beş kilo. Domates ayrı poşette. Biber ayrı poşette. Salatalık ayrı poşette. Yeşillik; marul, maydonos, nane, dereotu ayrı poşette. Fındık fıstık ayrı poşette. Portakal, mandalina, elma ayrı ayrı poşetlerde. Muza alınmazdı ayrı bir poşet. Alınırdı tane ile, konulurdu poşetlerden herhangi birinin en üstüne.
Bölüm 1 – Sipsiyle Gelen İlk Kıvım
Her çocuk ağlayarak doğar. Ama Hayrettin ilk nefesiyle rüzgârı dinledi. Köyün alt yamacında, dut ağaçlarının gölgesinde açtı gözlerini. Toprakta çıplak ayakla yürümeyi, bulutlara bakarken yönünü bulmayı öğrendi. Ama onu farklı kılan şey, bir yaz günü söğüt ağacından kendi kopardığı bir kabuktu.
O kabuk, onun ilk “sipsi”si oldu. Öğretilmemiş, tanımlanmamış, notası yazılmamış ama doğrudan göğsünden gelen sesi taşıyan ilkel müzik nefesi. Henüz harfleri tanımadan, sesleri üflemeye başlamıştı. Rüzgârla akraba, yıldızla sırdaş bir çocuktu o.
Hayrettin için doğada ses, sadece duymak değildi — duyguyu dışa üflemekti. Kuzu meleyince mızrap sesi duyar, Dere çağlayınca beste hayali kurar, Yağmur damlayınca içindeki ritme eşlik ederdi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!