DÜŞÜK MALİYETLİLER
Düşüktü maliyetimiz
Ot yemiyorduk
Et yemiyorduk
Marka giyinmiyorduk
DUVARA SARILDIK AYLARCA
***
Ne zaman covit haberi duyduk kapandık eve bizim evde düğün bayram. Her dışarı çıkma yasağı davulun tokmağı, davulun sesi. Biz başlıyoruz halay çekmeye.
****
Babam patronunu gözünün önüne getiriyor, alıyor karşısına ‘’ Desene, haydi işe geç kaldın de!’’ ‘’ Geç kalmayı bırak hiç gelmeyeceğim. Uzatacağım bacaklarımı geçeceğim televizyonun karşısına. Sırf sana inat kadın programları izleyeceğim. Atışan kaynanaları alkışlayacağım.’’
****
Menekşeler,
papatyalar sürgün edilmiş
kokmuyor
dağlarda izi sürülmüş bitmiyor
şehrin havası bize yetmiyor
Avuçlarımı
bazen gözyaşlarım doldurur
bazen yüreğimdeki kelebekler
incir çekirdeği dünyam
tartsan tartıya gelmez
atsan atılmaz satsan satılmaz
Duy ahali duy
Fındık dünkü bildiğin fındık mı
Yok yok fıstıkla basıldı fıstıkla
Katli vacip eylemez de neylersin
Soğan dedik aşımıza kattık
DÜNE ELVEDA YARINA MERHABA
***
Sorulacak hesabı yarına bırakırız
……………………..yaşanacak günü yarına
……………………..hiç bakmayız bugünün kârına
……………………..günleri atarız bir bir dünün heybesine
✍️ Sayfa 1 — Klasisizm & Kalça Sabiti
Kalça, insan bedeninin edebi dik duruşudur. Klasisizmin simetri takıntısı, bu iki çıkıntıda fiziksel bir abide bulur. Sağ ve sol — Racine’in iki perdesi gibi eşit, uyumlu, dengeli. Birisinin kıvımı diğerinden sarkarsa, estetik dram başlar. Kalça duruşu bozulunca anlatı çökmez ama metin fire verir.
Bu sahnede, yazar kasın alt hizasını ölçer; kelimeyi öyle döşer ki satır başı bile eğilmez. Kalçanın düz çizgisi, paragraf yapısına ilhamdır. Donun lastiği klasik ölçüdür — fazla esnerse janr dışına çıkılır, az esnerse metin daralır. Klasisist yazar, karakterinin kalça hizasını planlarken, iç monologun ritmini diz kapağına kadar hisseder.
Akım kuralcıdır: kalça 45 derecelik oturuşla yazı masasını mühürler. Aşırı esneklik affedilmez; bir kalça gerekirse tragedya yaratır, ama deformeye girmez. Aristo, bunu “bedensel anlatı ahengi” diye tanımlar mıydı bilinmez, fakat bir kalça — başyapıt olabilir.
MEMLEKETİM ERMENEK DEDİYDİM
Dağları sevdim’’ yörük’’ dediler
Canım bir salkım üzüm çektiydi
‘’Azıcık olsun daha goruk’’ dediler
Umutlarım darmadağın
Gülüşlerim sahte
Ne zaman tutuşsak felekle bahse
Nedense kaybeden ben olurum
Bir kez olsun demedim ki
Bir destandır Anadolu okumasını bilene.
Nasıl ki her destan bir cesaret kahramanının ürünü Anadolu'nun destanını yazmak da bir cesaret gerektirir.
Her okuduğum kitapta yazma tutkusu katlanarak büyüdü. Gel gör ki bende cesaret tık. Ne zaman kalemi elime alsam elim başlıyordu titremeye. Üstümden atamadığım ta ilkokul yıllarında okuduğum yazının ilk cümlesinde tüm sınıfın gülüşü bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Kalemi her ele alışımda o korku geliyordu aklıma. Kaleme ben değil o korku hâkim oluyordu. Elim titremeye kalem ürkmeye başlıyordu. Doğrusu yazdıklarıma ben bile gülüyordum.
Her kalemi elime alışta aklıma gelen tek cümle ‘’ Ya arkadaşlar gülerse…’’ Yazıma başlayamazdım ‘’ Ya arkadaşlar gülerse’’ diye.
İmdadıma okuduğum Çelik Böyle Sertleşti romanının yazarı yetişti. Romanın yazarı savaşta ayaklarını, iki kolunu kaybeden NikolayOstrovski ‘’ Ey siz insanlık düşmanları, bütün maddi varlığımı aldınız, bedenimi aldınız, bir tek beynimi alamadınız. Beynimle sizlere savaş açmaya devam ediyorum! ’’ diyerek dünyaya meydan okuyordu. Nikolay’ın tek silahı cesareti idi. Cesaret beyne hükmediyordu, beyin cesaretin kılıcını sallıyordu. Artık cesaret kılıcımı kullanmayı öğrenecektim. Kılıcımı öyle önüne gelene sallamayacaktım sadece içimdeki korkuya sallayacaktım. Kalemime korkularım değil ben hükmetmeliydim.
Artık ‘’ Yazmalıyım, yazacağım, yazdıklarımı gülene inat okuyacağım.’’ Her ‘’ Yazacağım’’ deyiş korku zincirimden bir halka koparıp atıyordu. Her halka kopuş bana bir güç, bana bir hırs…




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!