"Deprem haarp teknolojisi ile mi oldu.. yoksa doğal deprem mi"..."Abd gemisi marmara'ya demir attı..deprem bu sebeplemi oldu" diye sorular dolaşıyor ortalıkta...
Unutmayalım ki, Gazap, her ne sebeple gelmiş olursa olsun...Onu yurdumuza yuvamıza davet eden biziz.. Kula bela gelmez hak yazmayınca... Hak bela yazmaz kul azmayınca...Tamda bu noktada Hülagü hanın hikayesini hatırlayın..
Hülagü han, Cengizhan’ın torunudur. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200 bin, bazı kaynaklara göre de 400 bin kişiyi katletmiştir....Cami, hastane, saray ne varsa hepsini yok eder. Kütüphaneleri
ve tarihi eserleri yakar, yıkar. Milyonlarca dini ve ilmi eserin
büyük bir kısmını Dicle Nehri’ne attırır...
Hülagü’nün zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce
kan ve mürekkep aktığı söylenir...
Hülagü bir gün, şehrin dışına kurduğu karargâhında, o beldenin
en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir...
Bu haber, âlimler arasında korku ve endişeye sebep olur.
Kimse Hülagü tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete icabet etmek istemez.
Bu haber, zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a da ulaşır.
Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır.
Böylesine bir daveti kabul ettiğini söyleyerek Hülagü ile
görüşmeye gidebileceğini bunun için kendisine bir deve, bir keçi,
bir de bir horoz verilmesini ister.
Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır.
Çünkü bir kurban bulunmuştur.
Hülagü’nün şerrinden korkan ulema sınıfı bu isteği hemen
karşılar.
Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Hayvanları çadırın
dışında bırakarak içeriye girer ve kendini tanıtır. Kendisiyle
görüşmek üzere geldiğini söyler.
Hülagü, genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte biri
olmadığını görerek, ‘‘Bana göndermek için bula bula seni mi buldular.
Gönderecek başka birini bulamadılar mı?’’ diye sorar.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde ‘‘Görüşmek için iri yarı,
boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi
ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle
görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bı-
raktım. Onlarla görüşebilirsin’’ der.
Hülagü, karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve
‘‘Şöyle otur bakalım’’ diyerek kendisine yer gösterir ve ilk sorusunu sorar.
‘‘Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir.’’
Kadıhan gayet sakin bir şekilde; ‘Seni buraya bizim amellerimiz
getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi’ der.
Hülagü, ikinci sorusunu sorar.
‘‘Peki, beni buradan kim gönderebilir?’’
Cevap çok manidardır.
‘‘O da bize bağlı. Kendimize dönüp ne kadar kısa zamanda
toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk
ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan
vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.’’
Evet...Hülagüler ölmediler..Her çağda varlar...Ama onları hayatımızın tam ortasına davet etmek veya onları yurdumuza yuvamıza yanaştırmamak bizim elimizde... Bize iyiliği de getiren kötülüğü de getiren kendi amellerimizdir... Suçumuzu birilerinin üzerine atarak kurtulacağımızı zannetmeyelim...Kendimize dönelim..içimize dönelim... Biz kendimize gelirsek, hülagüler evlerine dönmek zorunda kalırlar.
Kayıt Tarihi : 12.08.2026 19:06:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!