Biz cetvellerle böldük bu sahipsiz ve uçsuz bucaksız uykuyu,
Haritaların kalbine çöken o kibirli, o gölgeli parmaklar biziz.
Kör neşterlerle setler çektik toprağın o yaralı, o geniş göğsüne,
Soğuk koordinatlar gerdik ufkun görünmez uçlarına.
"Burası benim," dedik, "ötesi karanlık, ötesi yaban..."
Oysa toprak sadece kendi kalbini dinliyordu derinden,
Ve gökyüzü, yalnızca rüzgârın kırbaç izlerini taşıyordu teninde.
Tam o kanlı kırmızı çizginin üzerinde duruyor asırlık meşe;
Yukarıda süngüler parıldar, namlular soğuk nefesini üfler geceye,
Aşağıda, mutlak karanlığın o namuslu ve kimliksiz rahminde
Köklerin uçları fısıldaşır gizlice.
Solundaki kılcal damar bir devletin kanını emip büyütürken gövdeyi,
Sağdaki en uç sürgün bir başka bayrağın gölgesinden devşirir yeşili.
Hangi gümrük kapısı, hangi vize koparabilir
Tek bir ahşap kalpteki bu dilsiz, bu muazzam kardeşliği?
Bak, yukarda kayalıkta yuvalanmış o göçebe dağ keçisi,
Boynuzlarında taşır sarp uçurumların yorgun sisini.
Onun evi bir ülkenin hırçın yamacıdır belki,
Ama susuzluğu sınır tanımaz;
Süzülür gecenin nemli koynundan aşağı,
Nehir akar kendi yolunda, keçi dindirir içindeki o hür susuzluğu
Ve zifiri karanlık tek bir hamlede siler haritaları;
Ve o suni hudut, sadece insanın sığ aklında bir leke gibi kalır.
II
Denizleri ölçmüşüz mil mil, köpükleri parsellemişiz etten duvarlarla;
Koordinatlar, kıta sahanlıkları, demirden ve nefretten zırhlılar...
Mavinin ortasına tel örgüsüz zindanlar kazmışız güya.
Ama sor bakalım o pulu cıva, o gözü yakamoz orkinosa,
Hangi bayrağın gölgesinde salladığını bilir mi o özgür kuyruğunu?
Onlar için atlaslar sadece yön değiştiren derin ve ılık akıntılar,
Hudutlar ise suyun yüzeyinde kırılıp giden geçici çalkantılardır.
Fakat dipteki o dilsiz deniz çayırları, o mahzun, o kırılgan mercanlar...
Onlar göçemez kuşlar gibi, kaçamazlar insanın gazabından.
Çizginin tam üzerine düşmüştür onların tortulu ve ıslak kaderi.
Bir yaprağı doğuya sarkar kederle, bir dalı batının sularında uykuda;
Aynı dalgayla çalkalanır gövdeleri, aynı tuzla beslenir kökleri,
Fakat insanın çizdiği o hayali bıçak
Tam ortalarından geçer de ruhları duymaz.
Yine de sımsıkı sarılırlar yeryüzünün o tek, o bölünmez çekirdeğine.
III
Ve nihayet başımızı kaldırırız kurduğumuz o dar, o boğucu tavanımıza,
Göğe de tapular çıkarmış, yıldızların arasına "hava sahası" yazmışız.
Oysa turnalar geçer göç vaktinde, kanatlarında asırların yorgun şiiri;
Ne radarların soğuk gözleri durdurabilir o asil, o telaşsız süzülüşü,
Ne de namlular sorabilir onların gökyüzündeki serbest rotasını.
Ya bulutlar? Göğün o kaygısız, o gümrüksüz, o serseri şairleri...
Bir denizin üstünde doğarlar, buharlaşır ömürleri bir ülkenin bağrında,
Rüzgâr alır onları, sürükler sınırsızlığın o büyük, o şefkatli kucağına.
Ve gider, öte yakadaki bir yetimin kurumuş tarlasına,
Ya da düşman bellediğimiz bir toprağın boynu bükük başağına bırakırlar ak sütlerini.
Bir ülkenin nefesinden doğan o dumanlı buhar,
Bir başka ülkenin sofrasında kutsal bir ekmeğe dönüşür sessizce.
IV
Biziz bu dar kafeslerde, bu yapay çizgilerle ömrü heba edenler,
Mühürlü kağıtların arkasına gizlenip dünyayı küçülten trajik cüceler.
Oysa altımızdaki toprak, üstümüzdeki gök ve içimizden geçen nehir
Bize her an o büyük, o devasa gerçeği haykırıyor:
Yeryüzü tek bir gövdedir, bölünmez bir bütündür;
Ve biz, o gövdenin üzerinde hayali sınır çizgileriyle dövüşen,
Kendi yarattığı gürültünün yankısında kaybolmuş kötü çocuklarız.
Dünya, bizim çizdiğimiz o kibirli, o zorba çizgileri
Her bahar fışkıran deli bir yaprakla,
Her dip akıntısıyla
Ve her sınırsız yağmur damlasıyla silip süpürmeye devam edecek.
Kayıt Tarihi : 16.07.2026 10:53:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!