Savaşırken yanımda kimseler yoktu,
Gecenin en koyusu çökerken üstüme,
Ben tek başıma yürüdüm zifiri karanlığa,
Ve sabahı getirdim,kendi ellerimle söktüm perdeyi.
Severken seni ben eziyet ettin
Dilinin kemiği, var mı ki senin
Bütün gururumu yerlere serdin
Empati dediğin nerde be zalim
Eskimiş bir çeyiz sandığında saklanmış saatler var,
Tik takları gençliğime ait bir türkü gibi.
Her saniye, bir tohumdu toprağa düşen,
Ama çiçek açmayı unutan köklerle büyüdü.
Bir duvar saati tıkırdıyor odada
Her tik-tak, bir yaprağın düşüşünü sayıyor.
Rakamlar silinmiş,
Akreple yelkovan birbirine dolanmış iki yorgun yılan.
Bir köşede, zamana kırışmış hayatlar yığılı
Her biri buruşuk bir mektup sanki,
Üzerinde okunmayı bekleyen mürekkep lekeleri…
Eski bir gömlek gibi düğmeleri kopuk,
Bir nehir gibi akıyor saatler,
Kum taneleri avucumdan kayıyor.
Ama ben, kıyıda çakılı bir taş gibiyim
Yosun tutmuş anılarla,
Paslanmış umutlarla örtülü.
Dibime çöken her saniye,
Tozlu bir saatçi dükkanının derinliklerinde,
Unutulmuş zamanın yorgun çarkları dönmekte,
Burası, düşüncenin göbek bağının kesildiği yer
Karanlık bir labirentte, kelimeler sancı çeker.
Her fikir, zamanın rahminde kıvrılan bir embriyo,
Kanamalı doğumların izi kalır duvarlarda:
Seni, dudaklarımdaki donmuş nefesle tanıdım
Kıyamet dediğin, bir çocuğun kardan adamıydı aslında.
"Üşüyor musun?" diye sormadım,
Çünkü yüreğindeki buzullar,
Güneşi bile titretirdi…
Geçen hafta altı dağ devirdim,
Her sınav bir kartal yuvasıydı dik kayalıklarda,
Şimdi son iki zirve karşımda,
Ama ayaklarım çamura saplanmış gibi...
Zihnimde açan çiçeklerin kökü zehir,
Her formül bir diken, her tanım bir sarmaşık,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!