I.
Gece, siyah bir pelerin gibi değil,
Ağır bir yorgan gibi örtüyor şehrin omuzlarını.
Sokak lambalarının titrek sarısında,
Uykusuz kedilerin gölgeleri uzuyor kaldırım taşlarında,
Gök kubbe, çatlamış bir nar gibi dağılırken boşluğa,
Suskunluğun hırkasını giyindi kadim dağlar.
Bir gümüş iplik çekilir ufkumun dikişlerinden,
Ben, gecenin en sağır saatinde,
Kendi gölgesine takılıp düşen o yorgun adamım.
Sırtımda görünmez bir heybe,
içinde asırların tozu,
Gönül heybesini yükledim gama,
Yolların sonuna varıp gidiyor.
Neden tutmaz oldu ruhumda yama,
Zamanın nabzını kırıp gidiyor.
Biz, o büyük gürültüden arta kalan sessizliğiz şimdi,
Göğsümüzde, durmadan isleyen bir tren garı saati.
Hangi rayı söksem, altından kanayan bir coğrafya çıkar,
Hangi vagonu açsam, içinde tütün kokulu, nasırlı bir keder.
Gece, paslı bir menteşe gibi gıcırdıyor uykunun kapısında,
Sırtımda taşıdığım şu kambur,
Yılların değil, söylenmemiş sözlerin ağırlığıdır.
Gökyüzü; mülteci bir kuşun kanadında unuttuğu
Zamanın Kırık Aynası...
Avuçlarımda birikmiş akşamüstleri,
Eski bir kapının gıcırtısında unutulmuş sesler var.
Rüzgâr, dağların gölgesini denize taşırken
Zamansız Gezgin
Hiçbir deftere sığmıyor artık bu çağın rengi,
Kelimeler mülteci, kalpler darmadağın.
Kalkıp gitmek fiyakalı bir cümle sadece,
Avuçlarımda birikmiş asırların yorgun kumu,
Parmak uçlarımdan dökülüyor ağır ağır.
Hangi kıyıya vursam, deniz o eski hatırayı fısıldıyor;
Gökten inen gümüş bir iplik gibi,
Bir toz tanesinin güneşe anlattığıdır bu,
gözbebeğinde dönen galaksinin sessizliği,
tek bir kum tanesinde uğuldayan bütün sahillerin anısıdır.
Avucunu aç,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!