eski bir hanın gölgesinde
oturdum bir akşam vakti.
güneş çekiliyordu taş duvarlardan,
gölgeler dağlara uzarken
insanın içinde büyüyen düşüncelere benziyordu.
avlusunda paslı bir çeşme
damlaları ağır ağır düşüyordu taşa.
sanki zaman bile
yorularak akıyordu.
bir köşede uyuyan kedi,
sobaya yaklaşan ihtiyar,
sessizce oturan yolcular…
bir adam gördüm sonra;
saçları ağarmış,
elleri çatlamış.
aklımdan neler geçti neler...
hanın kapıları eskiydi,
her açıldığında
uzak şehirler giriyordu içeri.
yağmur kokusu,
çamur,
yalnızlık,
ve biraz da ayrılık.
ben de yıllarca
kendimden kaçmayı yürümek sandım.
oysa insan
ne kadar uzağa giderse gitsin
içindeki sesi yanında taşıyormuş.
gece ilerledikçe
rüzgâr avluda dolaştı.
lambanın ışığı titredi hafifçe,
duvarların gölgesi indi yüreğimin derinliklerine.
içimde yıllardır taşıdığım
o ağır taşın adı neydi bilmiyorum.
kırgınlık mı,
özlem mi,
geç kalmışlık mı…
hanın arka tarafında
kimsenin oturmadığı eski bir oda,
kapısı yarı aralık,
içeride kırık bir sandalye,
duvarda solmuş bir gölge,
bazı yerler de insanlar gibi
terk edilince sessizleşiyormuş sessizce.
gecenin en derin yerinde
hüzün karışıyordu nefeslere
kimse birbirinin hikâyesini bilmiyordu
ama herkesin gözlerinde
aynı yorgunluk geziyordu.
bir ara dışarı çıktım.
gökyüzü yıldız dolu,
öyle sessizdi ki gece,
insan kendi geçmişinin sesini duyabiliyor,
çocukluğumu düşündüm uzun uzun;
erken büyüyen yanımı,
susarak yaşlanan tarafımı.
ve içimden şöyle geçti:
İnsan dünyaya misafir geliyor.
derviş, sabaha yakın
avuçlarını göğe açtı sessizce.
ne dua ettiğini duymadım
ama yüzündeki teslimiyet
bütün kelimelerden daha derin.
hanın duvarlarında
eski yolcuların izi vardı sanki.
kim bilir
kaç ayrılık gördü o taşlar,
kaç dönüşsüz gidiş,
kaç yarım kalan sevda…
taş dediğin bile
bu kadar acıyı taşıyorsa
insan neden yorulmasın?
gecenin ilerleyen saatlerinde
sobadaki ateş küçüldü.
kor hâlinde kalan kızıllık
bana insan ömrünü düşündürdü.
bir zamanlar harlanan şeyler de
sessizce küle dönüyor.
ve insan
en çok da buna üzülüyor.
bir yolcu vardı;
sırtında eski bir ceket,
elinde yıpranmış bir bavul.
sabaha kadar konuşmadı.
yalnızca giderken
kapının eşiğinde durup
hana uzun uzun baktı.
duvarın dibinde
eski bir saz asılıydı.
kim bilir
en son hangi hüzne dokundu telleri…
rüzgâr vurdukça hâlâ
ince bir ses yayılıyordu.
o gece şunu öğrendim:
insan büyüdükçe
daha az eşya,
daha az kalabalık,
daha az söz istiyor.
çünkü ruh
fazla gürültüye dayanamıyor.
sabaha karşı
ezan sesi yayıldı uzaklardan.
gökyüzü yavaşça ağardı.
yolcular birer birer kalktı yerinden.
kimisi doğuya gitti,
kimisi batıya.
giderken dönüp son kez baktım hana.
sabah ışığı düşüyordu avluya.
her şey aynıydı belki
ama ben aynı değildim bu son yolculukta.
o hanın gölgesinde
şunu öğrendim:
dünya dediğin şey
uzun bir yolculuktan çok,
kısa bir konaklama.
S.GÖL
Kayıt Tarihi : 11.05.2026 06:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Seda Hanım, çok teşekkür ederim , sizlerin de yüreğine sağlık.
TÜM YORUMLAR (1)