Kim Daha Çok Yaralı?
Etrafıma bakıyorum,
herkesin cebinde başka bir keder,
ama nedense
acıların bile terazisi var artık.
Biri diyor,
“Ben daha çok sevdim.”
Öteki,
“Ben daha çok terk edildim.”
Biri ihanetin bıçağını gösteriyor,
biri hastane koridorlarını,
biri gidenin ardından
kaç gece uyumadığını...
Herkes biraz daha kırık,
biraz daha hasta,
biraz daha yalnız olmak peşinde.
Sanki en çok canı yananın
boynuna madalya takacaklar.
Ben susuyorum.
Çünkü bazı acılar anlatılınca küçülmüyor,
bazı yaralar gösterilince iyileşmiyor.
Bazı gecelerin sabahı oluyor da
insanın içi hâlâ karanlık kalıyor.
“Söylesene,” diyorlar,
“senin derdin neymiş?”
Gülüyorum.
Hem de öyle güzel gülüyorum ki
inanıyorlar iyi olduğuma.
Kahkaha atıyorum bazen,
masadaki herkesten çok.
Şakalar yapıyorum,
gözlerimin içi bile gülüyor sanıyorlar.
Bilmezler...
İnsan bazen
en büyük yarasını
en güzel gülüşünün altına saklar.
Çünkü anlatmaya kalksa
hangi yerinden başlayacağını bilemez.
Aşktan mı?
Bir zamanlar “ölene kadar” diyen birinin
bir sabah yabancı oluşundan mı?
Sevginin nasıl olup da
aynı ellerde ihanete dönüştüğünden mi?
Başını koyduğun omzun
bir başkasına yuva olmasından mı?
Terk edilmekten mi?
Kapının kapanış sesinin
yıllarca insanın içinde kalmasından,
“gitme” diyemeyecek kadar gururlu,
“kal” diyecek kadar hâlâ âşık olmaktan mı?
Hastalıktan mı?
Bedenin kendi içinde verdiği savaşı
kimseye belli etmeden yaşamaktan,
“iyiyim” kelimesini
her gün biraz daha yalan söyleyerek
söylemekten mi?
Yoksa kaybetmekten mi?
Bir daha dönmeyecek insanların
telefon numarasını silememekten,
sesini unutmaktan korkup
geceleri hatıralarla konuşmaktan mı?
Hangisini anlatayım?
Ben birini sevip
bir başkasına dönüşmesini gördüm.
Güvendiğim yerden kırıldım.
Kaldığım yerden terk edildim.
Sarılmak istediğim zamanlarda
kendi omzuma yaslandım.
Bazen bedenim yoruldu,
bazen kalbim.
Bazen ikisi birden
“artık yeter” dedi.
Ama sabah oldu.
Kalktım.
Yüzümü yıkadım.
Saçımı düzelttim.
İnsanların arasına karıştım.
Ve güldüm.
İşte bunu anlamıyorlar.
Her gülen mutlu değildir.
Her susan dertsiz,
her ayakta duran güçlü değildir.
Bazı insanlar yıkılmaz sanılır,
oysa yalnızca
nerede yıkılacağını iyi seçer.
Kalabalıkta kahkaha atar,
eve dönünce sessizleşir.
Herkesi teselli eder,
kendi yarasına dokunamaz.
“Geçer,” der başkalarına,
kendisinin geçmeyenlerini
kimse bilmez.
O yüzden sorma bana
“Senin derdin ne ki?”
Belki benim derdim
senin duyabileceğinden ağırdır.
Belki anlatırsam
sesim değil, yıllarım titrer.
Belki ben de
çok sevildim sandım,
aldatıldım.
Çok kalacak sandım,
terk edildim.
İyileştim sandım,
yeniden hastalandım.
Unuttum sandım,
bir şarkıyla başa döndüm.
Ama hiçbir zaman
“Benim acım seninkinden büyük,” demedim.
Çünkü öğrendim:
Acının büyüğü küçüğü yoktur.
Ateş düştüğü yeri yakar,
ve insanın canı
kendi yarası kadar yanar.
Sen yaranı gösterirsin,
ben saklarım.
Sen ağlarsın,
ben gülerim.
Kim bilir...
Belki de aynı gece
ikimiz de
aynı yerimizden ölürüz biraz.
Senin gözyaşın akar,
benimki içime.
Ve sabah olduğunda
senin gözlerin şişer,
benim yüzümde yine
kocaman bir gülümseme olur.
Sonra biri çıkar karşıma,
hiçbir şey bilmiyormuş gibi:
“Sen hep gülüyorsun,” der,
“senin ne derdin olabilir ki?”
Ben yine gülerim.
Çünkü bazı yaralar
gösterilmeyecek kadar derin,
bazı hikâyeler
anlatılmayacak kadar ağırdır.
Ve bazen
en çok gülen insanın içinde
kimsenin duymadığı
bir cenaze vardır.
Söyle şimdi, kim daha çok yararlı?
Arzu UschiKayıt Tarihi : 1.09.2026 11:15:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!