Gölgedeki İman Şiiri - Muhammed Rıdvan Kaya

Muhammed Rıdvan Kaya
727

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Gölgedeki İman

Meryem, sabahın ilk ışıklarında gözlerini açtığında ilk düşüncesi her zaman aynıydı: "Hocaefendi bugün ne söyledi?" Yıllar önce bu böyle değildi. Üniversitenin ilk yıllarında, küçük bir şehirden İstanbul'a gelmiş, yalnız ve anlamsızlık içinde bocalamasının ortasında Şeyh Hamza'nın derslerine rastlamıştı. O küçük caminin avlusunda, yaşlı adamın sesi sanki yalnızca ona sesleniyormuş gibi geldi. Kaybettiği annenin ardından içinde büyüyen o karanlık boşluğu ilk kez dolduran bir ses. Başlangıçta her şey güzeldi. Şeyh Hamza Kur'an'ı yeterli görmeyen hadislere uyan birisiydi. Ancak ayetleri akıcı bir Arapça'yla okur, ardından saatlerce yorumlardı. Meryem, onun derslerinden çıktığında sanki yeni bir gözle bakardı dünyaya. Arkadaşı Selin de aynı derslere gelmeye başlamıştı; sonra Selin'in erkek kardeşi Tarık, sonra Tarık'ın iş arkadaşları. Küçük bir halka oluştu. Onlar artık yalnızca öğrenciler değil, bir aileydi. İlk kırılma o kadar küçük bir şeyle başladı ki Meryem fark bile etmedi. Bir gün Kur'an mealini okurken, Şeyh Hamza'nın dün dediğiyle çelişen bir şey görmüş gibiydi. Kalemini kâğıda tuttu, bir not almak istedi. Sonra durdu. "Ben mi yanlış anlıyorum?" diye düşündü. "Hocaefendi yıllardır bu ilmi okumuş; ben kim oluyorum da..." Kalemi bıraktı. Soruyu içine gömdü. Ama soru gitmedi. Küçük, ısrarcı bir sivrisinek gibi zihninde vızıldamaya devam etti. Bir sonraki derste, cesaretini toplayıp elini kaldırdı. "Hocaefendi, şu ayette geçen..." Şeyh Hamza gülümsedi. Ama gözleri gülmüyordu. "Meryem Hanım, bu ayetin tefsirini büyük âlimler asırlarca yazmış. Bize düşen o birikimin üzerine düşünmek değil, onu anlamaktır." Salondan kımıldanma sesleri geldi. Birinin kaşları hafifçe çatıldı. Selin, Meryem'e döndü ve gözleriyle sanki "neden yaptın bunu?" dedi. Meryem özür diler gibi eğdi başını. Ve bir daha soru sormadı. Yıllar geçti. Meryem artık grubun en sadık üyelerinden biriydi. Şeyh Hamza'nın derslerini kayıt altına alır, yeni gelenlere aktarır, haftasonları toplantılar düzenlerdi. Hayatı bu çemberin içinde şekillenmişti: aynı insanlar, aynı sorular, aynı cevaplar. Ama bir gece, uykusuzluğun ortasında bir gariplik fark etti. Bir arkadaşı ona internetten bir soru sormuştu; dini bir mesele. Meryem cevaplarken fark etti ki kendi düşüncesinden değil, Şeyh Hamza'nın üç yıl önce bir dersinde söylediği cümleyi kelime kelime tekrarlıyordu. Durdu. Bu cevap benim mi? Cevabı bilmiyordu. Kırılma noktası, Tarık'ın hikâyesiyle geldi. Tarık, grubun en coşkulu üyesiydi. İşini bırakmış, bütün birikimini "dernek binası" için Şeyh Hamza'nın önerdiği hesaba yatırmıştı. "Allah yolunda harcanan mal bereketlenir" demişti Hocaefendi. Tarık inanmıştı. Para gitti. Bina olmadı. Şeyh Hamza, sorulduğunda "Hayırlısı buymuş" dedi ve başka bir konu açtı. Tarık, gruba bu konuyu getirdiğinde Meryem de oradaydı. İçinde bir şey gerildi. Bu haksızlık değil mi? Ama etrafına baktı; herkes sessizdi. Selin hafifçe "Hocaefendi'nin bir hikmeti vardır" dedi. Diğerleri başlarını salladı. Meryem de sallamak istedi. Ama bu sefer baş eğmedi. "Ama Selin," yavaşça, "Tarık'ın hakkı yenildi. Bu hikmete bağlanamaz." dedi. Salon buz gibi oldu. O gece Selin ona mesaj attı: "Şeytan akla yatkın görünen şeylere bürünür, dikkat et." Meryem telefonu bıraktı. Ve ağladı. Hem Tarık için, hem kendi için, hem de kaç yıldır fark etmeden içinde büyüyen o şey için. Bir hafta sonra, ilk kez Kur'an'ı başkasının yorumu olmadan açtı. Sadece oku dedi kendine. Sadece oku ve düşün. Bakara Suresi'nin 286. ayetine geldiğinde durdu: "Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez." O anda anladı. Bu ayet, ona doğrudan sesleniyordu. Bir başkasının anlayışını taşıma zorunluluğu yoktu. Kendi aklıyla, kendi kalbiyle bu yolda yürüyebilirdi. Sonraki haftalarda toplantılara gitmeyi bıraktı. Kolay olmadı. Selin aramayı kesti. Birkaç kişi "Hocaefendi senin için dua edecek" dedi; bu cümle artık onu korkutmak yerine acındırıyordu. Ama bir şey daha oldu: İlk kez yıllardır, namaza durduğunda huzur hissetti. Gerçek bir huzur. Değerlendirilme korkusu olmadan, grubun gözleri olmadan, yalnızca kendisi ve Allah. Tarık da bir süre sonra gruptan ayrıldı. Meryem onunla bir kafede buluştuğunda, adam hâlâ kırılgandı. "Yıllarca o insanları aile bildim," dedi Tarık. "Şimdi bakıyorum da... Acaba dine mi inandım, yoksa o insanlara mı?" Hemen Meryem bir şey söylemedi. Bardağındaki çayın buharını izledi. Sonunda "İkisi aynı şey gibi görünüyordu. Ama değilmiş." dedi. Tarık pencereden dışarı baktı. "Allah'a hâlâ inanıyorum. Ama insanlara... artık bilmiyorum." "İnanma," dedi Meryem. "Yani, körü körüne inanma. Sor. Düşün. Hata yap. Bu da dinin bir parçası." Meryem bugün hâlâ namaz kılıyor. Hâlâ Kur'an okuyor. Ama şimdi okuduğunda, kenar boşluklarına kendi sorularını yazıyor. Ayetleri okuduğu gibi anlıyor anladıklarını makale yapıp farklı yapay zeka araçlarını da editör olarak kullanıp makalelerini sosyal medyada ve web sitelerinde paylaşıyor, Kur'an'ı yeterli görüyor, zaman zaman çıkmaza giriyor. Bazen cevap buluyor, bazen iyice düşünmediğinden bulmuyor. Ve bu onu artık korkutmuyor. Çünkü öğrendi ki soru sormak imanı zayıflatmaz. Asıl zayıflık, bir başkasının cevaplarının içinde kaybolup kendi sorusunu unutmaktır. Aklını emanet eden, en kutsal emanetine ihanet eder. Bu cümleyi artık ezberlemiyor. Yaşıyor.

Muhammed Rıdvan Kaya
Kayıt Tarihi : 28.05.2026 12:55:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!