Bütün Şairlerin Gökgesinde

Ali Fırat Dicle
211

ŞİİR


2

TAKİPÇİ

Bütün Şairlerin Gökgesinde

BÜTÜN ŞAİRLERİN GÖLGESİNDE

Susuz, bir çölün ortasında yapayalnızım
Basa basa yürüyorum çatlamış toprağın dudaklarına
Güneş omuzlarımda paslı bir hançer
Dilimde bir türkünün külünü savuruyor rüzgâr.

Ahmed Arif’in yaralı atı gibi
Gecenin alnına bırakıyorum kanayan nal izlerimi.
Hasret, paslı bir kelepçe değil artık,
Etimin içine işlemiş bir sarmaşık…
Her kıpırdayışımda biraz daha kök salıyor içime.

Uzakta değil
Göğsümün içinde yükseliyor artık,
Karlı, sert, suskun dağlar.
Bir yankı dolaşıyor taş damarlarında...
Yoksa bu dağlar olmasa…
Yıldızsız bir gecenin koyu yarığında
Göğe uzatıyorum avuçlarımı,
Paramparça olmuş bir aynayı toplarcasına.

Ümit Yaşar Oğuzcan susuyor oturmuş yanı başıma
Gökyüzü kırılmış bir cam dökülüyor üzerimize,
Yüzünü unutmamak için sakladığım hatıra her yıldız,
Her kayan ışık,
İçimden sessizce eksilen bir ihtimal.
Bir daha sevmek… Diyorum,
Yaralı bir kuş gibi çırpınıyor boğazımda sesim.

Göğsümde biriken bütün ışıklar,
Yağmur yemiş kibritler gibi
Birer birer sönüyor.
Masada masa imiş ha…
Diyor Edip Cansever uzak bir köşeden.
Ben de oturuyorum masaya…
Üstünde yarım kalmış cümleler,
Soğumuş çaylar,
Unutulmuş eller var.

Çatal bıçak sesleri
Cam kırıkları gibi batıyor kulağıma,
Tavandan sarkıyor kahkahalar,
Ağır bir cenaze geçiyor içimde.
Her lokmada biraz daha eksilmek,
Her yudum, boğazımda düğümlenen bir vedanın tuzu.
Boşalıyor kadehler,
Kelimeler doluyor içlerine…
Kimse fark etmiyor,
İçiyorum kendimi sessizce

Ey Cemal Süreyya,
Neden küstürdün aşkı dünyaya?
Gözlerini de al git dedin,
Aldı gitti işte.
Sokaklar uzuyor önümde bir yağmur
Vitrinlerde çoğalıyor yüzler
Kadınlar geçiyor omuz omuza geceyle.
Saçlarında taşıyorlar başka mevsimler
Gülüşlerinde başka adamların izleri
Hiçbiri sen değil.
Hiçbiri o kiraz dudağın kıyısında saklanan isyan değil.
Hiçbiri, sabahı unutturan sıcaklığın değil.
Ben, gözlerini kaybetmiş bir şehir gibi
karanlığa baka baka öğreniyorum seni özlemeyi.

Attila İlhan,
Ben sana mecburum diye fısıldıyorum rüzgâra,
Sesim bir limandan ayrılan gemi kadar yorgun.
Bilemezsin…
Bu mecburiyet zincir değil,
Ateşten bir nehir.
İçtikçe çoğalan bir susuzluk,
Dokundukça büyüyen bir yara.
Yanıyorum ben,
Ama küllerim bile seni anıyor.

Nâzım Hikmet,
Şimdi sen de herkes gibisin diyor içimde bir ses,
Ama ben hâlâ inanıyorum o büyük maviye.
Bir pencere aralığı kadar umut varsa dünyada,
Oradan içeri girer insan.

Bir mahpus türküsü gibi büyür umut,
Demirin pasında,
Ekmeğin buğusunda,
Çatlamış ellerin avucunda.
İnsan dediğin,
En karanlık gecede bile
Bir şarkının ucundan tutup sabaha yürür.

Can Yücel,
Sevda duvarına yasladım sırtımı,
Duvar soğuktu,
Ama içimde yangın vardı.
Bağlanmayacaksın demiştin…
Ah, insan geç kalıyor bazı cümlelere
Ben bağlandım işte.
Ağacın toprağa bağlandığı gibi,
Yaranın bir tene,
Çocukluk korkusunun geceye bağlandığı gibi.
Yaşadım… Güldüm… Parçalandım…
Sonra çoğaldım kırık yerlerimden
Meğer insan,
Bıraktıklarıyla büyürmüş,
Her veda bir tohum bırakırmış içine
Her acı, geç kalmış bir bahar gibi
Bir gün mutlaka açarmış çiçek

Şimdi burada…
Bütün şairlerin gölgesinde,
Gecenin en sessiz yerinde,
Yüzüne bakarak duruyorum yalnızlığın.
Susuzum.
Göğüm yıldızsız.
Ellerim boş.
Ama içimde hâlâ bir yer ısrarla yakıyor ışık
Şiir,
En derin yaranın dibinde bile
Küçük bir su sesi bırakıyor insana.
Ne kadar kırılırsa kırılsın,
Bir dizeye tutunup
Yeniden yürümeyi öğreniyor.

22.06.1998

Ali Fırat Dicle
Kayıt Tarihi : 2.06.2026 15:51:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!