92-BÜTÜN ŞAİRLERİN GÖLGESİNDE
Susuz, bir çölün ortasında
Çatlamış toprağın dudaklarına basa basa yürüyorum,
Güneş omuzlarıma paslı bir hançer gibi saplanmış,
Rüzgâr ağzımın içinde eski bir türkünün külünü savuruyor.
Ben, Ahmed Arif’in yaralı atı gibi
Kanayan nal izlerimi gecenin alnına bırakıyorum.
Hasret, paslı bir kelepçe değil artık,
Etimin içine işlemiş bir sarmaşık…
Her kıpırdayışımda biraz daha kök salıyor içime.
Ve dağlar…
Uzakta değil, göğsümün içinde yükseliyor artık,
Karlı, sert, suskun dağlar.
Bir yankı dolaşıyor taş damarlarında...
“Yoksa bu dağlar olmasa…”
Bir kurt uluyor içimde,
Adı yalnızlık,
Adı sen.
Yıldızsız bir gecenin koyu yarığında
Avuçlarımı göğe uzatıyorum,
Sanki paramparça olmuş bir aynayı toplar gibi.
Ümit Yaşar Oğuzcan oturmuş yanı başıma, susuyor.
Gökyüzü kırılmış bir cam gibi üzerimize dökülüyor,
Her yıldız, yüzünü unutmamak için sakladığım bir hatıra,
Her kayan ışık,
içimden sessizce eksilen bir ihtimal.
“Bir daha sevmek…” diyorum,
Sesim boğazımda yaralı bir kuş gibi çırpınıyor.
Göğsümde biriken bütün ışıklar,
Yağmur yemiş kibritler gibi
Birer birer sönüyor.
“Masada masa imiş ha…”
Diyor Edip Cansever uzak bir köşeden.
Ben de oturuyorum o masaya…
Üstünde yarım kalmış cümleler,
Soğumuş çaylar,
Unutulmuş eller var.
Çatal bıçak sesleri
Cam kırıkları gibi batıyor kulağıma,
İnsanların kahkahaları tavandan sarkıyor,
Ama benim içimde ağır bir cenaze geçiyor.
Her lokma biraz daha eksilmek,
Her yudum, boğazımda düğümlenen bir vedanın tuzu.
Kadehler boşalıyor,
Kelimeler doluyor içlerine…
Kimse fark etmiyor,
Ben sessizce kendimi içiyorum.
Ey Cemal Süreyya,
Neden küstürdün aşkı dünyaya?
“Gözlerini de al git” dedin,
Aldı gitti işte.
Şimdi sokaklar uzun bir yağmur gibi uzuyor önümde,
Vitrinlerde yüzler çoğalıyor,
Kadınlar geçiyor omuz omuza geceyle.
Saçlarında başka mevsimler taşıyorlar,
Gülüşlerinde başka adamların izleri var.
Ama hiçbiri sen değil.
Hiçbiri o kiraz dudağın kıyısında saklanan isyan değil.
Hiçbiri, sabahı unutturan sıcaklığın değil.
Ben, gözlerini kaybetmiş bir şehir gibi
karanlığa baka baka öğreniyorum seni özlemeyi.
Attila İlhan,
“Ben sana mecburum” diye fısıldıyorum rüzgâra,
Sesim bir limandan ayrılan gemi kadar yorgun.
Bilemezsin…
Bu mecburiyet zincir değil,
Ateşten bir nehir.
İçtikçe çoğalan bir susuzluk,
Dokundukça büyüyen bir yara.
Ben yanıyorum,
Ama küllerim bile seni anıyor.
Nâzım Hikmet,
Şimdi sen de herkes gibisin diyor içimde bir ses,
Ama ben hâlâ inanıyorum o büyük maviye.
Bir pencere aralığı kadar umut varsa dünyada,
Oradan içeri girer insan.
Bir mahpus türküsü gibi büyür umut,
Demirin pasında,
Ekmeğin buğusunda,
Çatlamış ellerin avucunda.
İnsan dediğin,
En karanlık gecede bile
Bir şarkının ucundan tutup sabaha yürür.
Can Yücel,
Sevda duvarına yasladım sırtımı,
Duvar soğuktu,
Ama içimde yangın vardı.
“Bağlanmayacaksın” demiştin…
Ah, insan bazı cümlelere geç kalıyor.
Ben bağlandım işte.
Bir ağacın toprağa bağlandığı gibi,
Bir yaranın tene,
Bir çocukluk korkusunun geceye bağlandığı gibi.
Yaşadım… Güldüm… Parçalandım…
Sonra kırık yerlerimden çoğaldım.
Meğer insan,
Bıraktıklarıyla büyürmüş,
Her veda bir tohum bırakırmış içine
Ve her acı, geç kalmış bir bahar gibi
Bir gün mutlaka çiçek açarmış.
Şimdi burada…
Bütün şairlerin gölgesinde,
gecenin en sessiz yerinde,
Yalnızlığın yüzüne bakarak duruyorum.
Susuzum.
Göğüm yıldızsız.
Ellerim boş.
Ama içimde hâlâ bir yer
Israrla ışık yakıyor.
Çünkü şiir,en derin yaranın dibinde bile
Küçük bir su sesi bırakıyor insana.
Ve insan…
Ne kadar kırılırsa kırılsın,
Bir dizeye tutunup
Yeniden yürümeyi öğreniyor.
22.06.1998
Ali Fırat Dicle
Kayıt Tarihi : 2.06.2026 15:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!