Beni al…
Bir gece vakti,
yollar ıssızken, gökyüzü bile sessizliğini yere sererken,
şehir uyurken ve kalbimin uykusuzluğu tüm benliğime çökmüşken
götür beni…
Seninle tanıştığımız o yere…
Gömülür mü insan toprağa, anılar hâlâ hayattayken?..
Birinin sesi, birinin kokusu, birinin gülüşü hâlâ ruhunun içinde yankılanıyorsa, nasıl gömebilirsin kendini sessizliğe?
Toprak, bedenleri alır; ama kalpte yaşayanı, hatıralarda kalan sesi asla örtemez.
Bazen bir hatıra, en diri hayattan bile daha canlıdır; bazen bir eksiklik, nefes almaya devam eder insanın içinde.
Ateşten doğan bir ömür benimkisi…
Bırakma gideyim,
Ben senin ocağından başka
Çay demleyemem,
Senin ellerinden başka
Kahve koklayamam.
Gözden akan her damla yaş,
Arşa bir ağıt değil mi ey Cân…
Her biri, kalpten kopan bir sır gibi
Yükselir göğe — sessiz, kimsesiz, kırık…
Cân deyince, bin cân çıkar ya içinden...
Cân’dan...
Bilmezsin,
Hangi birini koyacaksın yüreğine…
Sen olan cânımı mı?
Bir gün sana beni sorarlarsa,
“Onun küçücük bir dünyası vardı” de…
O dünya bir avuç hayalden, birkaç umuttan,
ve yüreğinde taşıdığı sevgiden ibaretti.
Ama ben o küçücük dünyasını da yıktım,
Bir geceydi…
Sessizliğin içinde yalnızca onun hıçkırıkları vardı.
Başını omzuma bıraktı,
Ve ben, kalbimin titremesini saklamaya çalıştım.
Sen ağrıyan yerim olarak kalacaksın.
Her dokunuşun bir hatıra kırığı,
her susuşun bir sızı gibi yerleşecek bedenime.
Ben yine de seni hep merhem olarak bileceğim;
Bi yol arıyorum çaresizliğime…
Öyle zamansız geldin ki,
şarkılarda ve şiirlerde kaldı anlatamadığım ne varsa.
Sanki bir kuş gibi kanatlanır yüreğim;
kırıldığım yerden yeniden yeşerdim,
içimde filizlenen bir şey var—
ne bir sitemin izi vardı, ne bir yarım kalmış cümlenin gölgesi.
Sadece sessizdi; saf, masum ve tertemiz.
Sonra bir el değdi, bir kalem çekildi o beyazlığa…
Ve her çizgide biraz soldu, her harfte biraz kirlendi.
Bir hikâye doğdu belki, ama aynı zamanda bir kayboluş başladı.
O andan sonra hiçbir şey ilk hâli gibi kalmadı;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!