Sırtımı soğumuş bir akşama vermişim,
karşımda Boğaz...
Su, ağır ağır kararıyor.
Karşı kıyının ışıkları birer birer yanıyor.
İstanbul, bütün gece boyunca
kaybettiklerimi aramak için
küçük işaretler bırakıyor denize.
Elimde sigaram.
Külünü düşürmemek için
gereğinden fazla dikkat ediyorum.
Koca bir hayatı düzene koyamadım da,
sigaramın külünü dizime dökmemeyi başarınca
kendimi toparlanmış sayıyorum.
Dumanı gökyüzüne bırakıyorum.
Sonra seni düşünüyorum.
Köprüye bakıyorum.
İki yakayı birbirine bağlamış
koca bir demir sabır gibi
karşımda duruyor.
Ve aklımdan geçiyor:
Biz,
iki insan arasındaki küçücük bir mesafeyi
neden geçemedik?
Neden?
Bak, şu köprü
her gün iki kıtayı birbirine götürüyor.
Gemiler geçiyor altından,
martılar bağırıyor,
rüzgâr bir yakadan ötekine
hiç kimseden izin almadan geçiyor.
Bizse...
Her kelimenin yanlış yerinden
tutuyoruz birbirimizi.
Bir bakışın altında
olmayan manalar arıyoruz.
Sen susuyorsun,
“Bana kızdın,” diyorum.
Ben yoruluyorum,
“Beni artık sevmiyorsun,” diyorsun.
Sonra günler geçiyor.
Sonra birimiz dayanamıyor.
Sonra bir telefon çalıyor.
Sonra sesini duyuyorum.
Ve bütün o büyük kavgaların
aslında ne kadar küçük olduğunu
ikimiz de görüyoruz.
Bir iyi oluyoruz, iki kötü...
İki iyi oluyoruz, bir kötü...
Sonra yine başa dönüyoruz.
Birbirini kaybetmek istemeyen
ama birbirine nasıl kavuşacağını
bir türlü öğrenemeyen
iki inatçıyız.
Seni ilk gördüğüm günden beri
en çok saçlarına yakalandım.
Kıvır kıvır saçlarına...
Simsiyah...
Geceyi eline alıp
ince ince kıvırmışlar da
omuzlarına bırakmışlar sanki.
Rüzgâr estiğinde
her biri başka tarafa gider,
sen elinle düzeltmeye çalışırsın.
Sonra o...
O küçücük kelebek tokayı takarsın.
İşte orada
bütün aklımı kaybediyorum.
Saçlarının arasına konmuş
küçük bir kelebek...
Sanki bahar,
geceye yanlışlıkla düşmüş.
Sanki kapkara bir ormanın içine
beyaz bir mucize saklanmış.
Biliyor musun?
Sen fark etmiyorsun belki,
ama ben sen konuşurken bile
bazen söylediklerini dinlemiyorum.
Saçına bakıyorum.
Kelebek tokana bakıyorum.
Sonra ellerine...
Ah, ellerin...
Uzun, ince parmakların...
Bir şeyi anlatırken
havada bıraktığın o küçük hareketler...
Sanki kelimeler
ağzından çıkmadan önce
parmaklarının ucunda prova yapıyor.
Bir bardağı tutuşun bile güzel senin.
Saçını kulağının arkasına atarken
elinin yüzüne değmesi...
Bir şey ararken
parmaklarının telaşlanması...
Kızdığında bile
ellerinin zarif kalması...
İnsan,
sevdiği birinin ellerine
bu kadar uzun süre bakabilir mi?
Bakıyormuş.
Ben baktım.
Senin ellerine bakarak
koca bir ömrün geçebileceğini
ben senden öğrendim.
Sonra gözlerin...
Yuvarlak.
Derin.
İçine bakınca
insanın kendisini de gördüğü kadar derin.
Bazen bir şey söylemeden
öyle bakıyorsun ki bana,
sanki bütün soruların cevabı
o iki gözün içinde.
Ama ben
hangi soruyu sormam gerektiğini
bilmiyorum.
Kızınca başka bakıyor.
Sevince başka.
Özleyince...
Ah, özleyince
gözlerin bambaşka oluyor.
İşte en çok o zaman
sana kavuşmak istiyorum.
Boyuna bakıyorum sonra.
Endamına...
Yürüyüşüne...
Dünyada herkes
bir yerden bir yere giderken yürür;
sen yürüdüğün yere
kendinden bir parça bırakıyorsun.
Sen geçince
bir sokak daha güzel oluyor.
Bir akşam,
sana değmişse
akşam olmaktan çıkıyor.
Ben seni böyle sevdim.
Saçının kıvrımından...
Kelebek tokandan...
İnce parmaklarından...
Bir anda derinleşen gözlerinden...
Boyundan,
endamından,
sesinden...
Hatta bazen
bana kızarken
kaşlarını çatışından bile.
Ama işte...
Bizim derdimiz
bunların hiçbiri kadar güzel değil.
Biz,
incik boncuk şeylerden
birbirimizi üzüyoruz.
Bir gün
geç cevap verdiğin bir mesaj...
Bir gün
benim yanlış anladığım bir cümle...
Bir gün
senin büyüttüğün bir suskunluk...
Bir gün
benim gereksiz gururum...
Koca bir sevgiyi
küçük küçük taşlara takıyoruz.
Ve her seferinde
aynı yaraları açıyoruz.
Oysa ben biliyorum...
Sen de seviyorsun beni.
Bazen öyle bir bakıyorsun ki
bütün şüphelerimden utanıyorum.
Ben de seviyorum seni.
Bunu söylemek için
sana bin defa dönmem gerekti belki.
Hep döndüm.
Yine dönerim.
Gitmek,
senden kurtulmak değil.
Gitmek,
daha çok özlemek sadece.
Bak...
Bebek'te akşam oluyor şimdi.
Boğaz'ın rengi
sigaramın külü gibi
ağır ağır koyulaşıyor.
Köprünün ışıkları yanmış.
İki yakayı
hiç usanmadan
birbirine bağlıyor.
Ben oturmuş
onu seyrediyorum.
Ve düşünüyorum...
Belki bizim de
bir köprümüz vardır.
Belki bulamadık henüz.
Belki senin gururundan
benim inadına uzanacak.
Belki benim suskunluğumdan
senin gözlerine varacak.
Belki bir gün
şu saçındaki kelebek tokayı
görür görmez
bütün kavgaları unutacağım.
Belki sen
ellerini uzatacaksın.
Ben tutacağım.
Ve hiçbir şey konuşmayacağız.
Bir el yeter.
Bir omuz.
Bir bakış.
Bir de...
“Gel,” demeye cesaret eden
küçük bir kalp.
Ben hâlâ Bebek'teyim.
Sigaram çoktan bitmiş.
Külü, avuçlarımın arasından sessizce denize düşmüş.
Dumanı yok artık.
Sen yoksun.
Köprü hâlâ orada.
Işıkları yanıyor.
İki kıtayı hiç usanmadan birbirine bağlıyor.
Ben sana bakıyorum olmadığın yerden.
Sonra köprüye...
Ve içimden geçiriyorum:
Ne garip...
İstanbul, iki kıtayı birbirine bağlayacak kadar büyük bir köprü kurmuş.
Biz ise birbirimize ulaşmak için bir tek “gel” diyemedik.
Kayıt Tarihi : 24.08.2026 16:45:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!