— Kaldı mı Anadolu’da bir Enver yahut bir Kemal Paşa,
Olsa ne fayda değmedikten sonra başım arşa?
İrtikap ile irtifa eyler o Havas-ı Muazzama,
Reâyâ payına kahır düşer, berâyâ geçer ihtirâma...
Durmayın! Hürriyet feryadıyla inlesin Bâb-ı Âli!
Sanmayın bu cevr-i müstebit kalacaktır baki!
Kırılır elbet o zincir, söner bu kavurucu nâr,
Halkın ahı yıkar tahtı, kalmaz kimsede bu ahzar!
— “Dur be yahu! Ağzından çıkan lafı tartar mı senin aklın?
Kime haykırmakdasın, söyle, nedir bundaki maksadın?
Eski defterleri açmakla söner mi bu fitne-i har?
İndirdi o müstebiti Enver, oldu tahta yeni bir hûn-hâr!”
— “Sanmasınlar yitti o kızıl baykuş, bitti istibdat?
Görmüyor musun; aynı karanlık, aynı feryat!
Ne olur o kafesteki baykuşu çıkarıp bir defa assak...
Padişahlıktan beteriz, yok ki bir daha Bâb-ı Âli bassak!”
— "Basmak kolay mı sanırsın Bâb-ı Âli’yi yeniden?
Kırıldı tetik çeken o eller, ne kaldı ki Mahmut Şevket’ten!"
Milletin sırtında hançer, bağrında bî-amân yara;
Sen dersin ‘assak’, o bakmaktadır bir lokma ekmeğe, nâra!
Bak da gör meydanda aç gezen o biçâre reâyâyı,
Unutmuş çoktan Enver’i, Kemal’i, efsâne-i maziye sevdâyı...
Havas-ı Muazzama’ya çalınmazken bir tek sille,
Halkın payı yine cehalet, yine sefalet, yine çile!"
— “Çile mi dersin yahu! Susmakla biter mi bu zillet?
Kendi eliyle kurduğu zindana mahkûm mu bu millet?
Padişah gitti, tahtı kaldı; tacı gitti, zulmü bâki!
Kızıl baykuşun gölgesinde ne adalet kalır, ne bir sâki...
Söyle bana, hangi hürriyet filizlenir bu bataklıkta?
Işık aramak abes değil mi böyle zifiri bir karanlıkta?”
Sustu beyhude kelâm; kalktı o meclis, dağıldı meşveret,
Kafamda aynı uğultu, içimde aynı kasvet...
Adımladım zifiri bir gecede Bâb-ı Âli yokuşunu,
Rüzgâr vururken yüze, dinledim karanlığın kuşunu.
Tam dönerken köşeyi, çay ocağının önünde gördüm Suphi’yi;
Yıllar ezmiş omzunu, lakin gözleri hâlâ diri.
Yanaştım sessizce, oturdum tahta tabureye,
Baktı yüzüme acıyla: "Nedir bu efkâr, söyle?"
— “Nasıl efkâr olmasın Suphi, memleket yangın yeri!
Sırt dönmüş hakikate, unutmuş o eski devrimcileri.
İrtikapla yükselirken Erkân-ı Bî-Aman başımızda,
Halkın kanı, alın teri helal edilmez aşımızda!
Biz ki Enver’in hırsıyla, Kemal’in inancıyla büyüdük;
Şimdi bu kızıl gölgenin altında bi-çare mi yürüdük?
De bana: Bir baykuş koptu diye bitti mi istibdat?
Yine mi susacağız, yine mi aynı feryat?”
— “Evlat! Baykuş ölür lakin yuvası kalır viranede,
Zihniyet değişmedikçe adalet arama meyhanede!
Sen istersin ki yine bir sabah Bâb-ı Âli basılsın,
Giyilsin çizmeler yeniden, o zalimler asılsın...
Lakin bak şu sokaklara, sor şu yorgun hamala:
Geçim derdi çökmüşken, vaktimiz var mı hülyaya?”
— “Hülya mı dersin Suphi! Ekmek dediğin ne ki söylesene?
Kula kul olmak mıdır, boyun eğmek mi her gelen düzene?
Hürriyetin olmadığı yerde ekmek, zehirli bir aştır;
Zalimin lütfettiği lokma, başa çalınan bir taştır!
‘Hamal’ dersin, ‘gece’ dersin, ezilmiş halkı bahane edip;
Susmak mıdır çaresi, bu kokuşmuş kadere teslim gidip?
Sustukça bu ahali, alacaklar lokmasını da elinden!
Ne zaman kurtulacak bu millet, bu 'kaderci' zihniyetin dilinden?”
— “Haklısın be evlat... Haklısın da; yangına körükle gidilmez,
Gözü kör olmuş güruha ‘uyan’ demekle yol edilmez.
Sözün doğru, lakin zamanın kılıcı keskin ve acımasız...
Biz hürriyet deriz, onlar der ki: ‘Bu gece yine açız!’”
Sustum... Bir şey diyemedim, kelimeler boğazımda düğümlendi;
Haklıydı belki de o, lakin içimdeki yangın hiç dinmedi.
Fırlattım tahta tabureyi, bıraktım çayı masada yarım,
Dedim: "Sağ ol Suphi amca, ben artık yalnız yürürüm..."
Düştüm Bâb-ı Âli’nin o karanlık, taşlı yokuşuna,
İçimde hem kırgın bir isyan, hem boyun eğiş kaderin akışına...
Ne Enver kalmıştı sokakta, ne hürriyetten bir iz;
Bir ben kalmıştım zifiri gecede, bir de çaresizliğimiz.
Kayıt Tarihi : 1.08.2026 23:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!