Gelip gidip hatır sorma,
Dünya aynı zalim dünya,
Dünya aynı kalleş dünya.....
(Ahsar Zerefşan 2025 Ocak)
Gelmiyor muyum aklına…
Bir adım geride, bir nefes ötede, kalbinin en kuytu köşesinde bekleyen bir hatıra gibi.
Bir şarkı çaldığında, bir rüzgâr yüzüne dokunduğunda,
Bir sokak lambası geceyi yarıp gözlerine değdiğinde
Ben, usulca geçmiyor muyum aklından…
Susuşlarında bile ben vardım.
Ben ki, cesareti Kaf Dağını aşmış, ateşten cümleler kuran bir savaşçıydım. Kelimelerimin kanatları vardı, en uzak düşlere uçurdum onları. Dağları deviren, fırtınaları dizginleyen bir mısracı...
Ta ki, senin adın çıkana kadar karşıma.
O iki hece, o birkaç harf... Koskoca dağlardan daha ağır geldi bana. Masanın üzerindeki o boş kağıda bakakaldım. O mürekkebin senin kutsal ismini kirleteceğinden korktum. Yazmaya kıyamadım. Çünkü her harfi, kalbime kazınmış bir çentikti; yazarken kanatacağını biliyordum.
Hayat bazen beklenmedik sınavlarla karşımıza çıkabilir ve duygularımızı sarsabilir. Ancak unutma ki her zorluk geçicidir. "Üzülme gözüm, bu da geçer" derler ya, işte bu sözde saklı olan güç ve umutla sana sesleniyorum; Hayatın sert rüzgarları estiğinde,
Gözlerinden akan her damla yaşta,İçindeki güçle baş edeceksin,
Biliyorum, hayatın üstesinden geleceksin...
(Ahsar Zerefşan / Denemeler- Haziran 2024)
Bu yaşanan bir gerçektir.
Onun dünyası, bir limanın lügatinde bile yer almayan fırtınalarla doluydu. Moreli, gerçekten de çok bozuktu. O bozuk para gibi yıpranmış, kenarları dövülmüş, üzerindeki yazılar silinmişti. Ama tam o an, belki de içimdeki derin merhametin sesiyle, “Gel, alnından öpeyim,” dedim. Bu sadece bir cümle değil, ona uzattığım bir can simidi, bir insan olduğunu hatırlatan kadim bir dokunuştu.
Ve o söz, koskoca adamın yüzünde bir çocuk tebessümüne dönüştü. O an, yılların yükü altında ezilmiş ruhunun en saf hâline, masumiyetine kavuştuğu andı.
Bu yaşanan bir gerçektir.
O, hayatın karanlık labirentlerinde kaybolmuş bir yolcuydu. Kumar masalarında kaybettiği paralar, aslında arkasında bıraktığı güvenin ve itibarın gölgesinde küçük kalıyordu.
Bu sabah melekleri peşine tak da gel,
Gülleri, çiçekleri etrafa saç da gel,
Karanlıklar dağılır seni karşımda görünce,
Nefes-nefes gülüşünle sabahıma aşkla gel …
Bu sabah güneşle, esen rüzgarla koş da gel,
Kuşlar uyanır, cıvıltıları kulaklarımızda yankılanır. Gözlerimizi açtığımız da “bitmeyen mücadelelerinle yine mi geldin? Yine mi peş peşe beklentileri ve hayal kırıklıklarını yüzleşmem için getirdin?” diyerek söyleniriz. Başlar kalbimizde derin bir özlem ve sızı ile “gün, ah” günü….
(Ahsar Zerefşan/ Denemeler - Temmuz 2024 )
kaç mevsim geçti, kaç tanıdık insan veda etti bu dünyaya, neler neler yaşadım… ama sen gelmedin ve bugün de yine sensiz geçti. yıllardır dudağımda bir mırıldanış olarak yarınlara taşınan bir isim var: aşkım. o isim sabahın ilk nefesinde, gözlerim açılır açılmaz dilimde titreyen bir mısra, kalbimin gündelik zikri oldu. her uykudan uyanışımda aynı nazlı tınıyla sayıkladığım o ses, beni hem yaşatan hem yiyip bitiren bir ʿishq-ı meftûn; ne doyuruyor ne susturuyor; yalnızca hep var.
koca istanbulun göğü altında, milyonlarca insanın denizinde çaresizce seni arıyorum. vapurun düdüğünde, çınarların gölgesinde, metronun demirinde, simidin buğusunda seni arıyorum. her sokak başı bir umut, her köşe başı bir ayrılık; fakat nasıl bulacağımı bilmiyorum, nerde olduğunu bilmediğim için ellerim boş, haritam yitik. bu şehrin labirentinde bir serap gibi peşinden sürükleniyorum: adını her duyduğumda ruhum heyecanla titriyor, sonra bir hüzün fırtınası gelip içimi hapsediyor.
benimkisi bir bedbâhtlık, bir meçhûl kedere dönüşmüş. bu sevda öyle bir kök salladı ki ruhumun toprağına, toprağa gömülene dek beni bırakmayacağı korkusuyla yaşıyorum. geceyle gündüzün sınırı birbirine karışıyor; rüyamda görsem teselli bulur muyum diye bekliyorum, uyanınca ise yalnızlığın gölgesi yeniden çöküyor. gönlümde seninle kurulmuş hayali bir diyar var: orada dilimden düşmeyen kelimeler, ellerime düşen sessizlikler, gözlerimde saklı kalan şafağın fısıltıları… ama o diyarı gerçek kılacak bir adım atamıyorum, çünkü seni bulmanın yolu muğlak, izlerinse sisli.
bazen kendime söylerim: ey bîçâre, rûhunu hangi limana demirleyeceksin? hangi pervâna seni bulacak o ışığa? fakat her defasında suskunluğu seçiyorum; çare yokmuş gibi bir kabullenişle, ama yine de kalbimin en gizli hücresinde umut bir kıvılcım gibi yanıyor. içimde bir yâr-ı kâr, bir habîb-i dil düşü; eskilerin dilinde söylersek o bir hâl-ı dîl, bir hümayun hâli; arapçanın nağmeli kelimeleriyle ʿishq, yâr, hubb… hepsi bana sadece seni hatırlatıyor.
sende vücut bulan o güzel mecmua yokluğunda bana tarihin eski zarafetinden kalan bir telaffuz gibi geliyor: serap-ı yâr, mecal-i vuslat. eski osmanlıca bir fermanı andırır bu hasret; satır aralarında kaybolmuş bir divan şiiri gibi, hüzün ile muhabbeti aynı vezinde çalan bir nağme. her kelimeyi taşıdıkça ciğerimde bir yerde yara açılıyor, ama o yara da yine seni arıyor; çünkü seni aramak, yalnızca seni bulmak için değil, kendimi hatırlamak için.
ve sonra, bütün bu parçalanmışlıkların ortasında, bir teselli beliriyor: dünya fânî, hasretin nihai hükmünü Rabbi belirler. bir gün ahirette kavuşma umuduyla yüreğim hafifliyor. iman edip salih amel işleyenlere müjde ver; onlar için altında ırmaklar akan, ebedî kalacakları cennetler vardır. orada tertemiz eşler ve Allah'ın rızası olacaktır. (Bakara sûresi, 2:25)
Her bireyin hayatında yazılmış özel bir roman vardır; bu romanın her bir cümlesi, yaşanmışlıkların izlerini taşır. Adaletli bir okur gibi, herkesin sayfalarını dikkatlice çevirmek ve gerçek hikayeyi keşfetmek önemlidir.Kimi zaman yüzeyde görünenler, asıl anlamı ve değeri taşıyan derinliklerini gizler ve hikayesinin derinliklerinde dolaşman için seni davet eder (
Ahsar Zerefşan / Denemeler - Haziran 2024 )
Kırkım, sessiz çığlıklarla doldu bu sabah… Ve bu yaştan sonra devrilirken umutlara, huzura açılan çıkış kapısı her adımım bir ağırlık, bir yük sırtımda.
Hırsım mı, kırkım mı diye diye gece gündüz sıktım dişlerimi; çırptım kanatlarımı, bir umutla uçmak için yepyeni hayallere, içimde solarken bir bahar… Kırkım, unutulmuş hayallerle doldu bu sabah.
Kalbim, yaklaşan kışta, ruhum gökyüzünün kızıllığında kaybolurken, terk ettim rıhtımı. Sırtımda yaralar, aklımda korkular ve mazimdeki canımı acıtan hatıralar derin izler bıraktı bende. Dilimdeki dualar, yalvarışlar yetmiyor hayatın omuzlarıma yüklediği ağırlığı hafifletmeye. Çünkü artık telaşım, benliğimin taşıyamayacağı kadar ağır. Kırkım, derin özlemlerle yankılandı bu sabah.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!