Gece, Ergani sokaklarına kurşun gibi ağır inerken...
Yine kaldırım taşlarında yankılandı adımlarım.
Elimde ucu yanık bir sigara, cebimde kilitli bir vefa;
Yine seni aradı gözlerim, köşe başındaki o solgun lambanın altından.
Hani o hiç gelmeyecek olan trenin sesine kulak verip,
Gidenin arkasından el sallayan o sahipsiz adam var ya...
İşte o benim, Veysel.
Yine dağlara sordum seni, yine karakışa...
Derler ki; "Zemheri ayazı insanın kemiğini yakar."
Yanlış, arkadaş... Yanlış!
İnsanın kemiğini ayaz değil, bile bile yandığı o yalan sevdalar yakarmış!
Dinle şimdi bu yaralı yüreğin hikayesini;
Bir yudum acı kahve, bir de ezberletilmiş sitem tadında...
Biz seninle ne kışlar gördük, ne fırtınalar devirdik,
Bir bakışına ömrümü serdim, tescilsiz ve inatçı...
Sen gittin gideli, odanın duvarları bile dar geliyor üstüme.
Takvimler koparıldıkça düşüyor ömrümün yaprakları yere.
Bir bilsen, kaç kez niyet ettim seni silmeye, unutmaya...
Ama ellerim yine sana kalktı, yine adını sayıkladı gecelerce.
Dedim ki kendi kendime:
“Bir daha seversem... Ant olsun ki kahrolsun bu yürek!”
Ama ne çare? Söz geçmiyor işte deli gönülle.
Bak, sokaklar şahit, bu şehir şahit;
Nasıl da harcadık o masum, o tertemiz düşleri.
Bir hiç uğruna, kuru bir rüzgarın önünde savrulduk.
Sen gittin, arkanda kırık bir ayna ve dökülen kelimeler bıraktın.
Şimdi her arabesk şarkı çaldığında radyoda,
Gözümün önüne o son bakışın geliyor.
Hani o “sebepsiz, boş yere” çekilen çileler var ya...
İşte tam da o duraktayım şimdi.
Ne gelen var, ne giden.
Sadece içimde hiç dinmeyen,
Yusuf Hayaloğlu şiirleri gibi ağır,
Ferdi Tayfur kasideleri gibi isyankar bir gam...
Şimdi hangi uçurumun kenarında soluklanıyorsun kim bilir?
Hangi masumun hayallerini süslüyorsun yeni baştan?
Bense burada, her gece biraz daha eksiliyorum aynalardan.
Babamın o eski, düğmeleri kopuk ceketine sarılıp;
Sessizliğin çığlıklarını dinliyorum.
Sanki sen gelince bütün yaralarım kapanacakmış gibi,
Sanki ölüler geri dönecekmiş gibi bekliyorum...
Ama ne güneş doğuyor, ne bu kapı çalıyor.
Sadece hüzün, sadece yokluğun...
Sebepsiz, boş yere bir ömür;
Bir çöp gibi atıldı sanki kaderin kucağına.
Ah, o sonbahar yaprakları... Hani beraber yürürdük ya,
Hani "ayrılık yok" diye yeminler etmiştik birbirimize.
Şimdi her düşen yaprak, senin gidişinin provası gibi.
Yüreğimde bir hançer, ağzımda paslı bir veda cümlesi...
Bir daha seversem, güneşin ışığı haram olsun gözlerime.
Bir daha seversem, toprak kefenim olmasın,
Diri diri gömüleyim bu kördüğüm sevdaya.
Çünkü biz, sadece sevmedik;
Biz birbirimizi, sebepsiz yere, boşuna öldürdük.
Ve şimdi, kendi cenazemizin başında ağlayan iki yabancıyız...
Giden, gittiği günün ağırlığını bırakır arkasında derler...
Ben senin bıraktığın o ağır sessizliği,
Gecenin sırtına yükleyip taşıdım mahalle mahalle.
Ne bir şikayetim var feleğe, ne de başka birine;
Tek sitemim, bu kadar körkütük inanmış olmama.
Sokaklar dar geldi, duvarlar üstüme yürüdü,
Ama ben yine de ismini kazıdım bu şehrin en kuytu taşlarına.
Kim bilir, belki bir gün yoldan geçen biri okur da,
"Bu adam hakikaten sevmiş" der,
Bir damla gözyaşı bırakır toprağıma...
Dinle sevgili, unutma bu satırları!
Eğer bir gün yolun düşerse buralara,
O eskimiş banka otur ve rüzgara kulak ver.
Sana benden kalan tek mirası fısıldayacak:
Bir daha seversem...
Bu gök kubbe başıma yıkılsın,
Toprak bile kabul etmesin bu bedeni!
Ama nerdeee...
Biz inatla yine yandık,
Sebepsiz, boş yere aldandık.
Veysel SARİ’nin kaleminden,
Yüreğin en orta yerinden dökülen bu feryat;
Buraya yazıldı, buraya mühürlendi.
Ne silinir, ne unutulur!
Kayıt Tarihi : 20.08.2026 19:24:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!