Canani Kanter Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
201

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Canani Kanter

Canani Kanter…
Van’ın Erciş ilçesinde, yoksulluğun rüzgârla birlikte kapı aralıklarından içeri sızdığı eski bir kerpiç evde doğmuştu. Evinin çatısı her kış biraz daha çöker gibi olur, annesi yağmur damlalarının altına bakır leğenler dizerdi. Ama ne yoksulluk ne de eksiklik, Erciş’in güzelliğini onların gözlerinden silebilirdi. Çünkü insan bazen ekmeğe hasret yaşar ama güzelliğe doya doya bakarak büyür.
Erciş…
Van Gölü’nün masmavi aynasına yaslanmış, yeşilin bin bir tonuyla bezenmiş mütevazı bir ilçe… İlkbaharda dağların eteklerinden inen kar suları, ince gümüş şeritler gibi ovayı yararak geçerdi. Dağların bağrından kopup gelen buz gibi dereler, taşlara çarpa çarpa türküler söyler; söğüt ağaçlarının gölgelerinde serinleyen çocukların kahkahalarına karışırdı.
Sabahın erken saatlerinde çayırların üzerine düşen çiğ taneleri, güneş vurunca sanki toprağa saçılmış cam kırıkları gibi parıldardı. Bir tarafta uçsuz bucaksız Van Gölü… Gün doğarken gölün yüzeyi, gökyüzünden çalınmış bir mavilik gibi dururdu. Hafif rüzgâr çıktığında kıyıya vuran dalgalar, yorgun bir annenin ninnisi kadar yumuşak sesler bırakırdı geride.
Akşamları ise göl, kızıl ve mor renklerle yanar; ufuk çizgisi sanki ateşten bir kuşağa dönüşürdü. Zilan vadisinde toprağın bağrından yükselen sıcak termal suların buğusu, sabah serinliğinde ince bir sis gibi yayılır; insanın yüzüne dokunan o sıcaklık, kışın ortasında bile umut hissi verirdi.
Bendimahi Çayı…
Dağlardan coşkuyla kopup gelen o deli su, yalnızca taşları değil, insanların hikâyelerini de sürüklerdi beraberinde. Her yıl inci kefallerinin mucizevi göçüne sahne olan bu çayda, balıklar akıntıya karşı adeta kaderle yarışırdı. Köpüren suların içinden sıçrayarak yükselen inci kefalleri, Canani’ye hep aynı şeyi düşündürürdü: “Demek ki insan da bazen yaşamak için akıntıya karşı yüzmek zorundaydı.
Canani, çoğu akşam göl kıyısında tek başına oturur, dizlerini karnına çekip uzak dağlara bakardı. Yıpranmış ayakkabılarının içine su girerdi bazen; ama onun hayalleri hiçbir zaman üşümezdi. Çünkü yoksul evlerinin penceresinden görünen manzara, ona dünyanın hâlâ güzel bir yer olabileceğini fısıldıyordu. Ve o, bir gün bu küçük ilçeden çıkıp hayatını değiştireceğine, Bendimahi’deki inci kefalleri gibi kendi akıntısına karşı yüzerek yükseleceğine bütün kalbiyle inanıyordu.
Canani’nin hayatında yoksulluktan, yük taşımaktan ve nasırlı ellerden başka bir şey daha vardı: büyük bir hayranlık… O, dövüş sanatlarının efsane ustası Bruce Lee’ye tutkuyla bağlıydı. Onun filmlerini yalnızca izlemiyor; adeta yaşıyordu. Akşamüstü olduğunda sebze halindeki koşuşturma yavaş yavaş dinerdi. Kamyonların motor sesleri azalır, yere dökülen maydanoz yaprakları çamura karışır, gün boyu bağırıp çağıran esnafın sesi yorgunlaşırdı. Canani ise son kasayı da yerine bıraktıktan sonra derin bir nefes alır, doğruca halin yanı başındaki eski camiye giderdi.
Caminin taş şadırvanından akan buz gibi su, dağ dereleri kadar sert ve soğuktu. Canani avuç avuç suyu yüzüne çarpar, sonra başından aşağı dökerdi. Gün boyu sırtına yapışan ter, toz ve yorgunluk o suyla birlikte akıp giderdi sanki. Omuzlarından aşağı süzülen damlalar, sertleşmiş kaslarının üzerinden geçerken akşam güneşinde parıldardı. İş elbiselerini çıkarır; yerine ütüsü çoktan kaybolmuş ama temiz tutulmuş koyu renk bir pantolonla ter kokusu sinmemiş sade bir kazak giyerdi. O anda, sebze halinde yük taşıyan yoksul bir çocuk değil de başka bir hayata hazırlanan biri gibi hissederdi kendini. Sonra caminin göğü delen minaresinden yükselen o ilahi davete uyar, huşu içinde namazını kılardı. Namazdan sonra çarşının dar sokaklarına karışırdı.
Eski taş dükkânların arasından geçer, kömür kokusuna karışan kaçak çay buharının yükseldiği küçük kahvehaneye ulaşırdı. Kahvehanenin içerisi her zaman loş olurdu; sigara dumanı tavana çöker, duvardaki eski televizyonun ışığı insanların yüzüne titrek gölgeler düşürürdü.
O yıllarda videokaset izlemek, kasaba halkı için başka dünyalara açılan bir pencereydi. Canani daha içeri girer girmez heyecanla kahvehaneciye yaklaşırdı: “Abi… Bruce Lee’yi taksana bugün…” Kahveci hafif gülümser, sararmış videokasetlerden birini cihaza yerleştirirdi. Ekran cızırtıyla canlanırken Canani’nin gözleri de parlamaya başlardı. Önüne ince belli bardakta koyu renkli kaçak çayı bırakırlardı. O ise çayını yudumlarken bütün dikkatini ekrana verirdi.
Bruce Lee ekranda hareket etmeye başladığında kahvehanenin duvarları adeta kaybolurdu. Canani, onun yıldırım gibi hızlı yumruklarını, çevik dönüşlerini, zarif ama ölümcül hareketlerini nefesini tutarak izlerdi. Bruce Lee’nin her sıçrayışında kendi kasları gerilir, her yumrukta avuçlarını sıkar, her zaferde içinden görünmez bir coşku yükselirdi. O anlarda kendisini yalnızca bir seyirci gibi değil, filmin içindeki savaşçı gibi hissederdi. Sanki karşısındaki rakipleri yere seren kişi Bruce Lee değil de kendisiydi.
Bir gün kahvehanenin buğulu aynasında kendine uzun uzun baktığında şaşırtıcı bir şeyi fark etmişti. Yüz hatları gerçekten de Bruce Lee’ye benziyordu. Keskin bakışları, belirgin elmacık kemikleri, sertleşmiş çenesi… Üstelik yıllardır yük taşıyan bedeni de artık güçlü ve atletik bir görünüme kavuşmuştu. Pazuları dolgunlaşmış, sırtı genişlemiş, kollarındaki damarlar belirginleşmişti. Ama aralarında bir fark vardı. Bruce Lee kısa boylu ve ince yapılıydı. Canani ise biraz daha uzun boyluydu; omuzları daha geniş, bedeni daha güçlü ve iri görünüyordu. O aynaya baktıkça içinden gizli bir düşünce geçerdi: “Belki bir gün ben de onun gibi olabilirim.”
Bir sabah, Erciş Sebze Hali her zamankinden daha hareketliydi. Sabahın ilk saatleriydi ama kamyonların farları çamurlu zemini sarı ışıklarla kesiyor, kasaların çarpma sesleri havada yankılanıyordu. Hava, ıslak toprak, mazot ve taze sebze kokusuyla ağırlaşmıştı. Canani yine sırtına yük vurmuş, ter içinde oradan oraya koşuyordu. Bir yandan patates çuvallarını taşıyor, bir yandan kamyon kasalarına dizilmiş meyve sandıklarını indiriyordu. Tam o sırada patronu, kalın paltosunun yakasını kaldırarak yanına geldi. Bir süre Canani’nin durmadan çalışışını izledi. Gencin sırtındaki yükü sanki boş bir çuvalmış gibi kaldırmasına bakıp başını salladı. “Canani,” dedi tok bir sesle, “Yarın benimle Van merkeze geleceksin.” Canani elindeki kasayı yere bırakıp şaşkınlıkla yüzüne baktı. “Van merkeze mi?” “Evet,” dedi patronu. “Oradaki sebze halinde de iş çok. Büyük kamyonları boşaltacağız. Sonra ilçelere gidecek küçük kamyonetleri yükleyeceğiz. Senin gibi güçlü adama ihtiyaç var.”
Canani’nin yüreği bir anda hızlandı. Çünkü Van şehir merkezi, onun gözünde başka bir dünyaydı. Erciş’in sakin kıyılarından, dar sokaklarından çok daha büyük, çok daha kalabalık bir yer… Çocukluğundan beri yalnızca birkaç kez gördüğü o şehir, şimdi ona ekmek kapısı oluyordu. Ertesi sabah yola çıktılar. Kamyonun motoru homurdanırken Erciş geride kaldı. Yol boyunca Van Gölü bazen masmavi bir deniz gibi uzanıyor, bazen dağların gölgesinde kayboluyordu. Sabah sisi göl kıyılarında ağır ağır dolaşıyor, güneş göründükçe sarı ışıklar suyun üzerine dökülüyordu. Yol kenarındaki kavak ağaçları rüzgârla eğiliyor, uzak dağların zirvelerinde hâlâ kar parlıyordu.
Canani kamyonun camından dışarı bakarken içinde garip bir heyecan hissediyordu. Sanki yalnızca başka bir şehre değil, hayatının yeni bir dönemine gidiyordu.
Van’daki sebze hali, Erciş’tekinden çok daha büyüktü. Dev kamyonlar ardı ardına yanaşıyor, insanlar bağırıyor, el arabaları birbirine çarpıyor, onlarca işçi aynı anda yük taşıyordu. Gürültü insanın başını döndürecek kadar yoğundu. Portakal kasalarının kokusu, taze nanelerin ferahlığı, çürümüş sebzelerin ağır kokusuna karışıyordu.
Canani, burada da kısa sürede dikkat çekti. Çünkü çoğu işçinin iki kişiyle kaldırdığı çuvalları o tek başına sırtlıyordu. Kalın patates torbalarını omzuna atıp yürürken kasları geriliyor, damarları belirginleşiyordu. Büyük kamyonlardan indirilen yükleri, bu kez ilçelere dağıtım yapacak küçük kamyonetlere taşıyordu. Gün boyu durmadan çalışıyor, teri montunun içinden bile dışarı vuruyordu. Ama yorgunluğun altında başka bir duygu vardı artık: büyüdüğünü hissetmek…
Erciş’in yoksul sokaklarından çıkan Canani, her geçen gün daha büyük bir dünyanın içine giriyordu. Ve o dünya, onun bedenini olduğu kadar hayallerini de güçlendiriyordu.
O gün Van Sebze Hali’nde işler her zamankinden daha ağır geçmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan koşuşturma, öğleden sonra bile dinmemişti. Kamyonlar biri gidip biri geliyor, kasalar üst üste yığılıyor, çuvallar omuzlardan hiç inmiyordu. Canani saatler boyunca durmadan çalışmıştı. Ellerinin içi kızarmış, omuzları yanıyor, sırtından akan ter gömleğini tamamen ıslatmıştı. Ama o, yorulduğunu belli etmeyen insanlardandı.
Akşamüstüne doğru işler nihayet hafiflediğinde halin üzerindeki gürültü de yavaş yavaş azalmaya başladı. Esnaf çay içmek için taburelere oturuyor, bazı işçiler kamyon kasalarında sigara yakıyordu. Gökyüzü kızıllığa dönmüş, gün boyu yükselen toz havada ince bir sis gibi asılı kalmıştı.
Canani, kamyonlardan indirilen kasaların arasında dolaşırken taptaze görünen domatesler ve yeşilbiberlerden aldı. Kırmızı domateslerin kabukları akşam güneşinde parlıyor, biberlerin keskin kokusu havaya yayılıyordu. Kasaları dikkatle kenara çekti. Sonra arabanın kasasından küçük piknik tüpünü çıkardı. Sebze halinin tenha bir köşesine çömeldi. Küçük ocağın metal sesi duyulduktan sonra mavi alev bir anda yükseldi. Tavaya biraz yağ döktü. Yağ kızmaya başlayınca doğradığı biberleri attı. Tavanın içinden yükselen “cızz” sesi, günün bütün yorgunluğunu bastıran bir müzik gibiydi. Ardından doğradığı domatesleri ekledi. Domateslerin suyu tavaya yayılırken ortaya çıkan koku kısa sürede bütün sebze haline dağıldı. Bir anda herkesin burnuna aynı sıcak, tanıdık koku çarptı. Soğan, biber ve domatesin karıştığı o iştah açıcı menemen kokusu… Yakındaki işçiler başlarını çevirip gülmeye başladı. “Yine Canani mutfağı kurmuş!” diye seslenenler oldu.
Canani ise büyük bir ciddiyetle tavayı karıştırıyordu. Çünkü onun için yemek yalnızca karın doyurmak değildi; gün boyu harcadığı enerjiyi yeniden toplamanın yoluydu. Bedeni durmadan çalışan bir makine gibiydi. Saatlerce yük taşıyor, tonlarca ağırlığı sırtlıyordu. Bu yüzden de inanılmaz iştahlıydı. Üç kişinin zor bitireceği yemeği o tek başına silip süpürürdü.
Menemen hazır olduğunda koca tavayı önüne çekti. Yanına da taze bir somun ekmek aldı. Çevresindekiler hâlâ şaşkınlıkla onu izliyordu. Canani ekmeği eliyle ortadan böldü. Büyük lokmalar koparıp tavaya bandı. Öyle hızlı yiyordu ki sanki günlerdir aç kalmış gibiydi. Bir somun ekmek, onun elinde birkaç dakika bile dayanmazdı. Üç büyük lokmada neredeyse tamamını mideye indirirdi.
Kaslarının altında çalışan beden, sürekli yakıt isteyen güçlü bir motor gibiydi. Ama onu izleyenlerin asıl dikkatini çeken şey yalnızca ne kadar yediği değildi. Yemek yerken bile içindeki o kuvvet hissediliyordu. Kalınlaşmış bilekleri, sertleşmiş kolları, genişleyen omuzları… Sanki her taşıdığı çuval, her kaldırdığı kasa bedenine biraz daha güç katıyordu. O akşam, sebze halinin loş ışıkları altında küçük tüpte pişen bir tava menemenin kokusu, Canani’nin yoksul ama dirençli hayatına kısa bir sıcaklık bırakmıştı. Ve o sıcaklık, gün boyu omzuna çöken yüklerden daha ağır olan hayatı bile bir anlığına hafifletmeye yetmişti.
Yemeğini bitirdikten sonra Canani, boş tavayı ve küçük piknik tüpünü kamyonetin arkasına bıraktı. Karnı doymuştu ama içindeki merak hâlâ açtı. Van’a geleli haftalar olmuştu; hep çalışmış, yük taşımış, kamyon boşaltmıştı. Şehrin yalnızca sebze halinden ibaret olduğunu sanacak hale gelmişti neredeyse. O akşam ilk kez kendine biraz zaman ayırmaya karar verdi. Üzerindeki iş kokusunu mümkün olduğunca silkeleyip halden çıktı.
Akşam serinliği yüzüne vurunca derin bir nefes aldı. Şehir, Erciş’ten çok farklıydı. Gürültüsü daha yoğundu; sokakları daha kalabalık, ışıkları daha parlaktı. İnsanlar telaşla yürürken dükkânlardan yükselen sesler birbirine karışıyordu. Adımları onu sonunda Van’ın kalbi sayılan Cumhuriyet Caddesi’ne götürdü.
Cumhuriyet Caddesi, akşamın ışıkları altında canlı bir nehir gibi akıyordu. Kaldırımlarda insanlar omuz omuza yürüyordu; öğrenciler kahkahalar atıyor, aileler vitrinlerin önünde duruyor, simitçilerin sesleri rüzgâra karışıyordu. Dükkân tabelalarının sarı ve kırmızı ışıkları asfaltın üzerine yansıyor, caddenin iki yanındaki mağazalar adeta başka hayatların penceresi gibi parlıyordu.
Canani ağır ağır yürüyordu. Sanki acele ederse bu büyülü atmosfer kaybolacakmış gibi… Bir vitrinin önünde durup takım elbiseleri izledi. Camın arkasındaki mankenler ona başka bir dünyanın insanları gibi görünüyordu. Bir başka dükkânda parlak spor ayakkabılar vardı; onların temizliği ve yeni kokusu, onun çamur içindeki iş ayakkabılarını hatırlattı. Ama garip bir şekilde üzülmedi. Çünkü ilk kez kendini bu kalabalığın dışında değil, içinde hissediyordu. İnsanları dikkatle izliyordu. Şık giyimli gençler, ellerinde kitap taşıyan öğrenciler, aceleyle yürüyen memurlar… Her yüz başka bir hikâye taşıyordu. O ise yıllardır yalnızca çalışmanın sert yüzünü görmüştü. Şimdi ise şehir, ona başka ihtimallerin de var olduğunu fısıldıyordu.
Cadde boyunca kestane kokuları yükseliyor, bir köşeden sıcak pide kokusu geliyor, çay ocaklarının buğulu camlarından insanlar görünüyordu. Uzakta bir kasetçiden hafif bir müzik sesi duyuluyordu. Akşamın serin rüzgârı, Van Gölü’nden gelen nemli havayı caddenin içine taşıyordu. Canani yürürken vitrin camlarından birinde kendi yansımasını gördü. Geniş omuzlu, güçlü yapılı genç bir adam… Sertleşmiş yüz hatları ve keskin bakışlarıyla kalabalığın içinde dikkat çekiyordu. O an, sebze halinde yük taşıyan yoksul bir işçiden fazlası olabileceğini düşündü ilk kez.
Cumhuriyet Caddesi’nde yürürken içindeki hayaller de büyüyordu. Çünkü bazen bir insanın kaderi, ilk kez başka hayatlara bakabildiği bir kaldırımda sessizce değişmeye başlardı. Kalabalığın arasında yürürken Canani’nin aklı bir anda yıllardır içini ateş gibi yakan o tutkuya kaydı: Bruce Lee… Birden fark etti ki uzun zamandır onun filmlerini izleyememişti. Sebze halleri, kamyonlar, yükler ve yorgunluk arasında bu eksikliği hissetmeye bile fırsat bulamamıştı. Ama şimdi, Cumhuriyet Caddesi’nin ışıkları altında yürürken içinde garip bir boşluk büyüdü. Bu durum onun için yalnızca bir eğlence değildi artık. Yemek yemek, su içmek kadar gerekli bir şeydi sanki. Çünkü Bruce Lee’nin filmleri ona yalnızca dövüşü değil; gücü, disiplini ve başka bir hayatın mümkün olduğunu hissettiriyordu.
Canani’nin gözleri istemsizce etrafı taramaya başladı. Belki bir kahvehane… Belki bir video salonu… Tam o sırada başını kaldırdı. Karşısında yükselen devasa belediye binası, akşam ışıkları altında heybetli görünüyordu. İnsanlar merdivenlerden inip çıkıyor, pasaj girişindeki dükkânlardan sarı ışıklar sokağa taşıyordu. Canani’nin içini açıklayamadığı bir merak kapladı. Ağır adımlarla pasajın girişine yöneldi. Pasajın içine girerken solda asılı duran ışıklı bir tabela gözlerini yakaladı. Tabelada havaya doğru tekme atan bir sporcu figürü vardı. Kırmızı ve beyaz ışıkların altında figür sanki gerçekten hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Canani birkaç adım geri çekilip dikkatlice baktı. Yazılar giderek netleşti: DOSAN TAEKWONDO SPOR MERKEZİ… O an kalbinin ritmi değişti. Sanki yıllardır içinde sessizce büyüyen bir şey ilk kez gerçek bir kapı bulmuştu. Canani tabelaya uzun uzun baktı. Göğsünün içinde bir sıcaklık dolaşıyor, nabzı hızlanıyordu. Çocukluğundan beri Bruce Lee filmlerini izlerken kurduğu hayaller, ilk kez ulaşılabilecek kadar yakın görünmüştü. Yavaş adımlarla pasajın içine ilerledi. Pasaj canlıydı. Sağlı sollu giyim mağazaları, kasetçiler, saat tamircileri, çantacılar vardı.
Floresan ışıkları tavandan solgun bir aydınlık yayıyor, insanların konuşmaları dar koridorlarda yankılanıyordu. Pasajın tam ortasında ise büyükçe bir çay bahçesi dikkat çekiyordu. AKASYA ÇAY BAHÇESİ… İçeriden yükselen çay kokusu ve bardak şıngırtıları insanı kendine çekiyordu. Canani içeri girdi. Boş bir masaya oturup etrafı dikkatle izlemeye başladı. Çay bahçesindeki insanlar tavla oynuyor, gazetelere bakıyor, sigara dumanı ağır ağır tavana yükseliyordu.
Biraz sonra garson ince belli bardakta sıcak bir çay getirip önüne bıraktı. Çayın buğusu yüzüne vurdu ama Canani’nin dikkati ilk kez ne yemekteydi ne de içecekte… Aklı tamamen o tabeladaydı. Gözleri hâlâ pasajın koridorunu ararken garsona dönüp heyecanını saklamaya çalışarak sordu: “Abi… şu Dosan Taekwondo Spor Merkezi tam olarak nerede? ”Garson hafifçe başını çevirip pasajın sonunu işaret etti. “En sona git,” dedi “Soldaki kapıdan aşağı ineceksin… Salon orada.”
Canani çayı bir anda daha sıcak hissetti. Sanki hayatında ilk kez gerçekten kendi yoluna yaklaşmıştı. Canani, önündeki ince belli bardaktan yükselen buğuyu umursamadan çayı iki büyük yudumda bitirdi. Çay o kadar sıcaktı ki boğazını yakmıştı ama bunu hissedecek halde değildi. İçindeki heyecan, bedenindeki bütün duyuları bastırıyordu artık. Bardağı masaya bırakır bırakmaz ayağa kalktı. Adımları hızlandı. Pasajın sonuna doğru yürüdükçe kalbi göğsüne vuruyor, nefesi sıklaşıyordu. Sanki yıllardır görünmez bir ipin çektiği yere gidiyordu. Koridorun sonundaki sol kapıya ulaştığında bir an durdu. Elini kapının soğuk metal koluna koydu. Tam o sırada… Aşağıdan gelen sesleri duydu. Sert ve disiplinli bir ses komut veriyordu: “Hazır ol!” “Dön!” “Tekme!” Ardından hep bir ağızdan yükselen güçlü bağırışlar… Ayakların yere vurma sesi… Havanın yarıldığı sert tekmeler…
Disiplinli hareketlerin ritmik uğultusu… Canani’nin tüyleri diken diken oldu. Merdivenlerden aşağı indikçe sesler daha da netleşiyordu. Her basamakta heyecanı büyüyor, kalbinin atışı hızlanıyordu. Ve sonunda salonun kapısına ulaştı. Kapının önünde durduğu anda gördüğü manzara, adeta nefesini kesti. Geniş salonun ortasında beyaz üniformalar giymiş gençler ve çocuklar sıra sıra dizilmişti. Bel bağları salonun ışıkları altında renk renk parlıyordu: sarı, yeşil, mavi, kırmızı… ve en dikkat çekeni siyah kuşaklar…
Sporcuların hepsi aynı anda hareket ediyor, aynı anda dönüyor, aynı anda tekme savuruyordu. Havayı yaran ayak sesleri salonun duvarlarında yankılanıyordu. O disiplin, o uyum ve o kararlılık Canani’ye büyü gibi geldi. Salonun başında ise bir adam duruyordu. Keskin bakışlı… Dik duruşlu… Kendinden emin… Üzerindeki beyaz kıyafet bile onun sert ve disiplinli havasını yumuşatamıyordu. Sanki salondaki herkesin saygısını yalnızca sesiyle bile kazanabilecek bir ağırlığı vardı. Ama aynı zamanda yüzünde insanın içine güven veren sakin bir ifade bulunuyordu. Canani gözlerini hocadan alamadı. Çünkü ilk kez, Bruce Lee filmlerinde gördüğü disiplinin ve savaşçı ruhun gerçek hayattaki karşılığını görüyordu. Salonun havası ter, emek ve kararlılık kokuyordu. Ve Canani o an şunu hissetti: Hayatı boyunca taşıdığı bütün yükler, onu aslında tam da bu kapının önüne getirmek için vardı.
Canani kendini sanki gerçek dünyanın dışına çıkmış gibi hissediyordu. Aşağı inerken duyduğu sesler, gördüğü beyaz üniformalar, havayı yaran tekmeler… Hepsi ona yıllardır yalnızca hayal edebildiği başka bir dünyanın kapısını aralamıştı. Usulca içeri girdi. Kimseleri rahatsız etmemek için neredeyse nefesini bile tutuyordu. Salonun bir köşesinde velilerin oturduğu küçük bekleme bölümünü fark etti. Sessiz adımlarla oraya yöneldi ve ahşap bir tabureye ilişti. Bir hayalet kadar sessizdi. Sanki küçük bir hareket yapsa bu büyülü atmosfer bozulacakmış gibiydi. Gözleri bir an bile sporculardan ayrılmıyordu.
Salonun ortasında beyaz elbiseler dalga gibi hareket ediyordu. Sporcular bir komutla aynı anda dönüyor, aynı anda sıçrıyor, aynı anda tekme savuruyordu. Ayaklar bazen insan boyunu aşacak kadar yükseliyor, tavana yakın hedeflere sert bir şaplak sesiyle çarpıyordu. Döner tekmelerin ardından üniformaların etekleri havada savruluyor, yere inişlerde salonun zemini tok bir sesle titriyordu. “Hayt!” “Ha!” Atılan naralar, insanın içine işleyen bir kararlılık taşıyordu. Canani’nin gözleri özellikle yüksek tekmelere takılıyordu. Bir sporcunun dönerek havaya sıçrayıp hedefe vurduğu anda içinden bir ürperti geçti. O hareketler yalnızca güçlü değil; aynı zamanda zarifti de. Yıllardır sebze kasaları taşıyan bedeninin kaba kuvvetine alışmıştı. Ama burada gördüğü şey bambaşkaydı: kontrol edilmiş güç… Çeviklik… Disiplin… Hız… Denge… Tam da Bruce Lee filmlerinde gördüğü gibi…
Canani farkında olmadan ellerini sıkıyordu. Kasları geriliyor, sanki kendisi de sporcularla birlikte hareket ediyordu. İçinde uzun zamandır uyuyan bir şey yavaş yavaş uyanıyordu. Belki de hayatında ilk kez, bulunduğu yerde kendini yabancı hissetmiyordu. Çünkü burada insanlar güçlerini yalnızca yük taşımak için değil, kendilerini geliştirmek için kullanıyordu. O an Canani’nin zihnindeki bütün sesler sustu. Sebze halleri… Kamyonlar… Yoksulluk… Omzunu kesen çuvallar… Hepsi uzaklaştı. Geriye yalnızca salonun ritmi kaldı. Ve Canani, ilk kez tam da olmak istediği yerde olduğunu bütün ruhuyla hissediyordu.
Canani, antrenman boyunca neredeyse hiç kıpırdamadı. Sırtını dayadığı taburenin sertliğini bile hissetmiyordu artık. Gözleri salonun ortasındaki hareketlerden bir an olsun ayrılmamıştı. Her tekmede kasları geriliyor, her narada kalbi daha hızlı atıyordu. Sanki yıllardır aradığı şeyin tam ortasında oturuyordu. Son komut verildiğinde sporcular hep birlikte hizaya geçti. Salon bir anda derin bir disiplin sessizliğine büründü. Duvarın ortasında asılı duran devasa bayrak, salonun ışıkları altında ağır ağır dalgalanıyor gibiydi. Sporcular önce bayrağa, sonra hocalarına saygıyla selam verdiler. Beyaz kıyafetlerin aynı anda eğilişi, Canani’nin içine tarifsiz bir hayranlık bıraktı.
Antrenman sona ermişti. Biraz önce havayı yaran tekmeler atan gençler şimdi kemerlerini çözüyor, havlularını alıp duş bölümüne yöneliyordu. Salonun başındaki hoca da belindeki siyah kuşağı yavaşça çözüp omzuna attı. Üstündeki antrenman ceketi terden ağırlaşmıştı ama duruşundaki disiplin hâlâ dimdikti.
Canani o ana kadar tuttuğu heyecanı artık içinde taşıyamadı. Yerinden hızla kalktı. Adımlarını nasıl attığını bile fark etmeden hocanın önüne kadar geldi. Sanki yıllardır beklediği bir kapının tam karşısındaydı şimdi. “Hocam…” dedi nefesi titreyerek. “Ben de bu antrenmanlara katılmak istiyorum… Bunun için ne yapmam gerekir?” Hoca cevap vermeden önce onu dikkatlice süzdü. Baştan aşağı Yıpranmış ayakkabılar… Yük taşımaktan kalınlaşmış eller… Geniş omuzlar… Ve en önemlisi gözler… O gözlerdeki açlığı gördü. Yalnızca dövüşmeyi isteyen bir heves değildi bu. Daha iyi biri olma isteği, kendini aşma arzusu vardı. Yüzündeki heyecan ise gizlenemeyecek kadar gerçekti. Bilge hoca hafifçe başını salladı. Sonra sakin bir sesle konuştu: “Yan tarafta büromuz var sevgili kardeşim… Geç otur. Bir çay söyle kendine. Ben duş alıp geliyorum.”
Canani’nin kalbi bir kez daha hızlandı. Çünkü ilk kez biri onu küçümsemeden, kovmadan, gerçekten dinlemeye hazır görünüyordu. Ve o küçük büroya doğru yürürken, hayatının yönünün sessizce değişmeye başladığını hissediyordu. Canani, odanın sessizliğinde derin hayallere dalmışken, duştan çıkıp üzerini değiştiren hoca, adımlarından okunan o emin ve babacan tavrıyla büroya girdi. Onun gelişiyle irkilip kendine gelen Canani, içten gelen bir hürmetle hemen ayağa kalktı. Büyük bir hayranlıkla, göz ucuyla süzdüğü hocası ağır adımlarla masasına geçip oturdu. Canani’ye şefkatli bir nazarla dönerek, "Hoş geldin," dedi. Kısa, fakat her iki tarafın da ruhunu tartan o tanışma faslından sonra, hocanın keskin gözleri Canan’ın duruşundaki vakarı, tavrındaki o asil mütevazılığı hemen fark etmişti. Onun nasıl bir hayat mücadelesinden geçip buraya geldiğini sezen tecrübeli hoca, Canani’yi salona kabul ettiğini müjdeledi. Üstelik ondan hiçbir ücret talep etmeyecekti; tek bir şartı vardı: Bu cömertliğin karşılığında sarsılmaz bir disiplinle çalışacak ve her daim başarılı bir talebe olacaktı. Hoca yandaki dolaba yöneldi birden. Dolaptan ambalajından daha çıkarılmamış bir takım Dobok (Taekwondo elbisesi) çıkarıp Canani’ye uzattı. “Kendim için sipariş etmiştim ama yanlışlıkla iki beden büyüğünü göndermişler tam da sana göre.” Hafif gülümseyerek Canani’nin omuzuna elini koydu. “Hayırlı olsun. Aramıza hoş geldin.” dedi.
Canani için yeni bir dönem başlıyordu. Her gün yüz kilometre geliş, yüz kilometre dönüş yolunun yoruculuğuna zerre kadar aldırmadı. Gündüzleri sebze halinde tonlarca yükün altına giren, nasırlı elleriyle hamallık yapan o genç, akşamları salonda adeta devleşiyordu. Bedeni ne kadar yorulursa yorulsun, antrenmanlarını tek bir gün bile aksatmadı. Bu müthiş azmi ve tertemiz kalbi sayesinde, kısa sürede salondaki tüm sporcuların sevgisini ve saygısını kazandı; hocasının da göz bebeği oldu. İçindeki o sönmeyen ateşle, "Ben Bruce Lee olacağım!" diyerek her yumrukta, her adımda adeta kendini yeniden inşa ediyordu.
Canani, her geçen gün hocalarından aldığı dersleri adeta bir sünger gibi emiyor, akıl almaz bir hızla gelişiyordu. Salonda döktüğü her damla ter, onu sadece daha güçlü bir sporcu değil, ruhu bilenmiş bir adalet savaşçısı haline getiriyordu.
Aradan günler, aylar geçti... O günlerde, ekmek teknesi olan sebze halinin civarında uğursuz bir çete türemişti. Esnafı haraca bağlıyor, köşede bucakta yalnız yakaladıkları çaresiz insanları sıkıştırıp paralarını gasp ediyorlardı. Canan’ın aldığı o asil terbiye, sarsılmaz karakteri ve merhametli vicdanı bu haksızlığa sessiz kalamazdı. Ne zaman mazlum bir esnafın boynunu bükük görse içi daralıyor, huzuru kaçıyordu. Sonunda kararını verdi; bu işe bir son çekmeliydi. Gölge gibi peşlerine düşerek çete üyelerini tek tek tespit etti. İlk hedef çete başıydı. Canani, bir akşamüstü tenhalığında adamı tam kıvamında gafil avlayarak kapalı sebze hali binasının içine çekti. İçeri girer girmez, halin demirden devasa iki kapısını gürültüyle kapatıp arkadan kilitledi. Artık çete başıyla baş başaydı. Canani, hocalarından öğrendiği o bilgece sabırla önce sözle yaklaşmayı denedi; adamı yaptığı bu zalimlikten, kul hakkından caydırmaya çalıştı. Fakat laftan anlayacak biri değildi karşıdaki; nasihati duyunca iyice küstahlaştı, tehditler savurarak Canani’nin üzerine atıldı. Canani, artık sözün bittiğini ve işin başa düştüğünü anladı. O andan sonra salonda aylarca talim ettiği o seri yumruklar, sarsılmaz tekmeler havada uçuştu. Çete başına hayatı boyunca unutamayacağı, kemiklerini sızlatacak bir meydan dayağı çekti. Adam kan ter içinde yerde uzanmışken, Canani üzerine eğilip son sözünü söyledi: “Eğer bir daha bu civarda tek bir esnafı rahatsız eder, bir kuruş haraç istersen, bu yediğin dayağın katbekat fazlasını alırsın!”
Yediği o "kamyon dolusu" dayakla gururu ayaklar altına alınan çete başı, ertesi gün intikam ateşiyle yanarak yanına dört azılı adamını da alıp sebze halini bastı. Beş kişi birden Canan’ın etrafını sarmıştı. Canan ise gözünü bile kırpmadı; yüzünde tüyler ürperten bir soğukkanlılık vardı. Adamlardan müsaade isteyip ağır adımlarla yürüdü ve halin o büyük demir kapılarını yeniden kilitledi. Şaşkınlıkla onu izleyen çeteye dönerek tebessüm etti: Yanlış anlamayın lütfen, bizim gürültümüzden dışarıdaki insanlar rahatsız olmasın diye kapattım kapıları, dedi. İşte o an, sebze hali daha önce hiç şahit olmadığı bir ustalık gösterisine sahne oldu. Canan, adeta ringde devleşen bir Bruce Lee gibi estetik, hızlı ve amansızdı. Beş haraççıyı da evire çevire, kaçtıkları köşe bucakta yakalayarak darmadağın etti. Hak ettikleri dersi en ağır şekilde alan çete üyelerini, o günden sonra bir daha ne hal civarında ne de memleketin sokaklarında gören oldu. Hal esnafı derin bir nefes alırken, Canan sessizce işinin başına döndü.
Canan, bazen akşam antrenmanlarının ardından gecenin geç saatlerinde Erciş’e dönecek bir araç bulamaz, çaresizce sebze halinin yolunu tutardı. O soğuk ve kasvetli gecelerde, gündüzün yorgunluğunu taşıyan sebze ve meyve kasalarının arasında, kendine derme çatma bir köşe bulup uykuya dalardı. Bir gün hocasının keskin gözleri bu durumu fark etti. Talebesinin o zorlu koşullarda, kasalar arasında sabahladığını öğrendiğinde yüreği burkuldu. O günden sonra, Canani’nin araç bulamadığı her fırtınalı ve geç vakitte, hoca ona evinin kapılarını sonuna kadar açtı; onu bir misafir değil, kendi evladı gibi bağrına bastı. Zaten salonda her biri birbirinden kıymetli, adeta birer cevher olan dört hoca vardı. Onlar, Uzak Doğu sporlarının o en temel ve köklü düsturu olan "Spor, her şeyden önce ruhu terbiye etmelidir" felsefesini hayatlarının merkezine koymuş insanlardı. Sabırları bir derya kadar geniş, bilgelikleri derin, yürekleri sevecen ve disiplinleri sarsılmazdı. Her biri, sadece dövüş sanatlarını değil, insanlığı, yardımlaşmayı ve hayatın zorluklarına karşı dimdik durmayı öğreten birer yol göstericiydi.
Canani, sadece bir spor salonuna değil; ruhunu, karakterini ve geleceğini inşa edeceği gerçek bir yuvaya adım atmıştı. Canani, her geçen gün hem ruhunu hem de bedenini sabırla terbiye ediyor; hocalarının gurur duyacağı, sarsılmaz bir ahlaka sahip, örnek bir sporcu karakterine bürünüyordu. Sebze halinin tonlarca yüküyle çelikleşen o güçlü kuvvetli bedeni, Uzak Doğu sporlarının estetik tekniği ve akıl almaz çevikliğiyle birleşince, Canani ringlerde adeta yenilmez bir fırtınaya dönüştü.
Ve nihayet, aylarca süren o ağır, disiplinli çalışmaların ardından büyük imtihan geldi çattı: İl Şampiyonası kapıdaydı. Beklenen gün gelip de Canan 83 kilogram sıkletinde podyuma ve ringe çıktığında, salonda adeta nefesler tutuldu. Gözlerinde o sönmeyen ateşle dövüşen Canan karşısında, hiçbir rakibi bir dakikadan fazla ayakta kalmayı başaramadı. Yumrukları yıldırım kadar hızlı, tekmeleri fırtına kadar amansızdı. Günün sonunda, kürsünün en üst basamağında altın madalyası göğsünde parıldayan Canani, bileğinin hakkıyla il birincisi oldu. Fakat bu sadece bir başlangıçtı. Bu büyük zaferi, bölge şampiyonluğundaki ezici üstünlüğü izledi. Artık hedefte Birinciliği vardı.
Salonun kapısı her sabah erkenden açılıyordu. (Bu açılma sadece spor için değildi. Bilge hoca spor salonu bürosunun bir köşesine büyükçe bir kitaplık kurmuştu. Bu kitaplıkta çeşit çeşit kitaplar bulmak mümkündü. Aynı zamanda üniversiteye hazırlık kitapları da vardı. Öğrenciler diledikleri saatlerde gelip kitap okuyabiliyor, ders çalışabiliyorlardı.) her sabah erkenden Canani salona gelir biraz kitap okur sonra salondaki kum torbasını el ve ayak darbeleri ile inletiyordu. Minderin üzerinde yankılanan her tekme, sanki yalnızca havayı değil; yorgunluğu, korkuyu ve sınırlarını da parçalıyordu. Bölge şampiyonu olduktan sonra herkes onun rahatlayacağını düşünmüştü. Oysa Canani için kazanılan madalya bir son değil, daha ağır bir başlangıçtı. Duvarına astığı o madalyaya uzun uzun bakmış, sonra kendi kendine sessizce şöyle demişti: “Gerçek zirveye çıkmak isteyen biri, alkışların içinde uyumamalı.”
İşte o günden sonra hayatı değişti. Arkadaşlarının gezdiği saatlerde o koşu yapıyordu. Kış sabahlarında sokak lambaları hâlâ yanarken Van’ın keskin ayazını ciğerlerine çekerek kilometrelerce koşuyordu. Parmakları soğuktan uyuşsa da temposunu düşürmüyordu. Çünkü o, rakibini yalnızca maç günü yenemeyeceğini biliyordu; rakip önce insanın içindeki vazgeçme isteğiydi.
Antrenman salonunda hocasının sesi sık sık yankılanıyordu: “Bir kez daha Canani! Yorulduğun yerde değil, vazgeçtiğin yerde kaybedersin!” Ve Canani her defasında yeniden kalkıyordu. Bazen dizleri titriyor, bazen omuzlarına sanki tonlarca yük binmiş gibi hissediyordu. Ayağındaki morluklar çoğalıyor, avuç içleri sertleşiyordu. Fakat o acıya düşman gibi değil, yol arkadaşı gibi bakıyordu. Çünkü biliyordu ki emek, insanı en çok canı yanarken büyütürdü.
Türkiye Şampiyonası yaklaştıkça temposu daha da arttı. Beslenmesinden uykusuna kadar her şeyi disiplinle planladı. Defterine küçük küçük notlar yazıyordu: “Bugünkü yorgunluk, yarının gücü olacak.” “Rakip senden güçlü olabilir ama senden daha çok çalışmamalı.” Bazen antrenmandan sonra salon boşalıyor, herkes gidiyordu. Ama Canani aynanın karşısında tek başına gölge dövüşü yapmaya devam ediyordu. Ter damlaları yere düşerken gözlerinde yalnızca bir hayal vardı: Türkiye şampiyonu olmak.
Şampiyona günü geldiğinde spor salonu kalabalık ve gürültülüydü. Tribünlerden yükselen sesler, hakem düdükleri, sporcuların nefesleri birbirine karışıyordu. Fakat Canani’nin içinde garip bir sessizlik vardı. Çünkü o gün oraya yalnızca dövüşmeye değil; aylarca verdiği emeğin cevabını almaya çıkmıştı. Final müsabakasında rakibi oldukça güçlüydü. İlk raund sert geçmişti. Bir anlık yorgunlukla geri çekildiğinde hocasının sesi duyuldu: “Şimdi pes edersen bütün emeklerin yarım kalır!” Canani derin bir nefes aldı. O anda aklına karanlık sabah koşuları, bitmek bilmeyen antrenmanlar, acıyan kasları ve vazgeçmediği günler geldi. İçindeki mücadele ateşi yeniden büyüdü. Son rauntta yaptığı hızlı dönüş tekmesi salonda yankılandı. Rakibi yerdeydi artık. Tribünler ayağa kalktı. Hakemin havaya kaldırdığı el artık yalnızca bir sporcunun değil; sabrın, disiplinin ve azmin zaferiydi.
Canani Kanter, kendi sikletinde Türkiye şampiyonu olmuştu. Madalya boynuna takılırken gözleri doldu. Çünkü o madalyanın içinde yalnızca altın yoktu; uykusuz sabahlar, sessiz fedakârlıklar, acıya rağmen devam eden antrenmanlar ve vazgeçmeyen bir yüreğin hikâyesi vardı O gün birçok genç sporcu onu izledi. Kimisi yalnızca bir şampiyon gördü. Ama dikkatle bakanlar şunu fark etti: Başarı, bir anda gelen mucize değil; her gün yeniden ayağa kalkabilme cesaretidir. Canani artık sadece Erciş’in, Van’ın veya halin değil, tüm Türkiye’nin tanıdığı, saygı duyduğu ve rakiplerinin adını duyduğunda ürperdiği bir şampiyondu.
Canani öyle bir nam salmıştı ki, şampiyonalarda kuralar çekilip eşleşmeler belli olduğunda, karşılarında Canan’ın adını gören pek çok sporcu, onunla ringi paylaşma cesaretini kendinde bulamaz, ringe çıkmaktan vazgeçerlerdi. O, azmin, ahlakın ve dökülen her damla terin yaşayan bir zafer anıtı olmuştu.
Türkiye Şampiyonası’nda karşılaştığı tüm rakiplerini ezici bir üstünlük ve sarsılmaz bir asaletle mağlup eden Canani, nihayet ay-yıldızlı formayı kuşanarak Milli Takım’a girmeyi anasının ak sütü gibi helalinden hak etti. Artık sadece kendi adını veya salonunu değil; ülkesini yurt dışında büyük bir gururla temsil edecek, uluslararası arenalarda bayrağımızı göndere çektirip İstiklal Marşı’mızı tüm dünyaya dinletecekti. Omuzlarındaki bu asil yük, içindeki ateşi daha da alevlendiriyordu.
Büyük zaferin ardından, göğüslerinde madalyalar, yüreklerinde tarifsiz bir coşkuyla sporcular Van’a döndüler. Memleket toprağına ayak bastıklarında, şehir onları bağrına basmaya hazırdı. Yetiştirdiği talebesinin bu muazzam başarısıyla göğsü kabaran, gözleri gururla nemlenen o babacan hoca, salondaki herkesi bir araya getirdi. Ertesi gün, bu tarihi zaferi taçlandırmak ve Canani’nin döktüğü her damla terin hakkını teslim etmek için büyük bir kutlama ziyafeti vereceğini müjdeledi.
O gece, Van’ın soğuk havasına inat, salonda ve yüreklerde eşi benzeri görülmemiş sıcak bir gurur rüzgârı esiyordu. Ertesi gün, salondaki hava her zamankinden çok farklıydı. Tüm sporcular, göğüslerinde Türkiye şampiyonluğunun haklı gururu ve içlerinde çocuksu bir heyecanla erkenden salona geldiler. Hoca, öğrencileri için muazzam bir hazırlık yapmış, salonun ortasına adeta bir Halil İbrahim sofrası kurdurmuştu. Sporcular neşeyle, şakalar ve kahkahalar eşliğinde sofranın etrafına kuruldular. Hocanın gurur dolu, yüreklere dokunan tebrik konuşmasının ardından, dualar edildi ve yemekler büyük bir iştahla yenmeye başlandı.
Salonda kaşık seslerine karışan neşeli sohbetler yükselirken, tecrübeli hocanın keskin gözlerinden hiçbir detay kaçmıyordu. Herkesin tabağına neşeyle uzandığı o anlarda, hocanın gözü bir noktaya takıldı. Biraz daha dikkat kesilince, sofranın en başında oturan Canani’nin önündeki yemeğe elini bile sürmediğini fark etti. Bu, eşyanın tabiatına aykırı bir durumdu. Normalde yemeği çok seven, herkesin en az iki üç katı kadar yiyen ve o yediği devasa porsiyonların enerjisini tek bir antrenmanda mindere gömen Canani, öylece duruyordu. Onun bu sessizliği ve önündeki tabağa yabancı gibi bakması, hocanın içine bir kurt düşürdü. Dayanamayıp masanın karşı ucundan seslendi: Canani, neden yemiyorsun? Canani, gözlerini yerden kaldırıp mahcup bir sesle, "Aç değilim hocam, sağ olun," diye mırıldandı. Ancak bu kuru cevap, Canani’yi evladı gibi tanıyan hocayı asla tatmin etmedi. Kafasında deli sorular dönmeye başladı. Masadaki diğer üç hocaya doğru eğilip kısık bir sesle sordu: "Yolda gelirken ya da salonda biri Canan’yi kırdı mı? Bir sözle, bir tavırla canını mı sıktılar? Yemeği bu kadar seven bir çocuk, bu sofradan geri duruyorsa altında başka bir iş vardır." Diğer hocalardan, "Hayır hocam, kimse tek kelime dahi etmedi, hepimiz neşe içindeydik," cevabı gelince hocanın endişesi iyice büyüdü. Daha fazla dayanamadı; yerinden kalktı, ağır adımlarla masanın etrafından dolanıp Canani’nin hemen yanındaki boş sandalyeye oturdu. Elini Canani’nin omuzuna koydu. Sesinde, salonun sarsılmaz disiplini ile bir babanın titreyen şefkati harmanlanmıştı. Gözlerinin içine bakarak tekrar sordu: Canani… Bak gözlerimin içine. Kimseye benzemez senin iştahın, bilirsin. Söyle bana neden yemek yemiyorsun? Nendir derdin? Hoca, elini Canan'ın omzundan çekmeden sordu: Arkadaşların mı, hocaların mı? Söyle, kim incitti seni? Canan, başını yavaşça kaldırıp hocasının gözlerinin içine baktı; sesinde en ufak bir sitem ya da kırgınlık yoktu: Hayır hocam, asla... Her biri birbirinden değerli arkadaşlarım ve hocalarım beni hiçbir zaman kırmadılar, incitmediler. Hoca, bu cevap karşısında hem rahatladı hem de şaşkınlığı iyice katmerlendi. Hafifçe kaşlarını çatarak, ses tonunu sitemkâr bir edayla yükseltti: O zaman bu muazzam sofradan geri durmak, tek bir lokmaya bile el sürmemek neyin nesi Canani? Söyle, nendir bu halin? Canani, derin bir nefes aldı. Bakışlarını sofradaki tabaklardan ayırıp hocasına sabitledi. "Hocam..." diye başladı söze, odadaki çıt çıkmayan sessizliğe doğru döküldü kelimeleri: “Dün akşam antrenman olmadığı için eve erken dönmüştüm. Vakit geldi, akşam ezanı okundu... Minareden yükselen o sesle içimi tuhaf bir huzur kapladı, büyük bir huşu içinde ezanı dinledim. Sonra gidip abdestimi aldım. Hem kulluk vazifemi yerine getirmek hem de o imkânsızlıklar içinden beni çekip çıkaran, hayallerimi gerçekleştiren, bana Türkiye şampiyonluğunu nasip eden Rabbime şükretmek için namaza durdum.” Canani’nin sesindeki o samimiyet, sofradaki diğer sporcuların ve hocaların da yavaşça kaşıkları bırakıp ona dönmesine sebep oldu. Canani anlatmaya devam etti: “Namazda, kıyamdayken yaşlı annem sessizce odaya girip yanı başımdaki sehpaya bir tabak meyve koydu. Ne olduysa o an oldu hocam... Gözlerim bir anlık gafletle o meyvelere ilişti. O saniyede, kâinatın yaratıcısının, Rabbimin huzurunda olduğumu unuttum. Aklım bir anlığına o tabağa kaydı, nefsime yenik düşüp kaçıncı rekâtta olduğumu şaşırdım. Benim bu yiyeceklere olan zaafım, o doymak bilmez nefsim, beni en mukaddes huzurdan alıkoydu. Kendime geldiğimde içim sızladı; namazı bozup baştan, hakkıyla yeniden kıldım. Ama o seccadenin üzerinde otururken dün akşam Allah’a bir söz verdim... ‘Bana senin huzurunda olduğumu unutturan bu azgın nefsimi cezalandıracağım,’ dedim.” Canani, gözlerinde tek bir pişmanlık emaresi olmadan, yüzünde asil bir tebessümle sözlerini noktaladı: “İşte hocam... Bugün herkes bu güzel yemekleri iştahla yerken, ben bilerek, isteyerek aç kalıyorum. Yemeyerek o nefsimi terbiye ediyor, ona haddini bildiriyorum. Yoksa benim ne size, ne arkadaşlarıma ne de bu güzel sofraya en ufak bir dargınlığım, kırgınlığım yoktur.” Canani’nin dudaklarından dökülen bu sözler, salonun ortasına adeta kor bir ateş gibi düştü. Neşeli kahkahalar, tıkırtılar, kaşık sesleri bir anda bıçak gibi kesildi. Salondaki hava saniyeler içinde değişmiş; yerini, herkesin göğsünü sıkıştıran sessiz ve derin bir hayranlığa bırakmıştı.
Genç sporcular, her gün iki yüz kilometre yol gidip-gelen, tonlarca yükü sırtlayan bu derviş yürekli şampiyona bakarken adeta nefes almayı unutmuşlardı. Hoca duyduklarının ağırlığı karşısında sarsıldı. Yanı başında oturan Canani’nin yüzüne, o saf ve lekesiz gözlerine uzun uzun, derin bir hürmetle baktı. Karşısında sadece bir Türkiye şampiyonu değil, ruhun en yüce mertebesine talip bir yiğit duruyordu. Hocanın Canani’nin omuzunda duran eli, sarsılmaz bir takdirin nişanesi olarak adeta bir mengene gibi sıkılaştı; ardından onu büyük bir şefkatle kendine doğru çekip, bir babanın evladını bağrına basışı gibi sımsıkı kucakladı. Boğazı düğümlenen hocanın dudaklarından, tüm salonun amin diyeceği o derin niyaz döküldü: “Rabbim... Hiçbirimizi bir an olsun nefsimizin eline bırakmasın, bizleri nefsimizle baş başa bırakıp gaflete düşürmesin...” Yavaşça geri çekilip Canani’nin omuzlarını tutarak ayağa kalktı hoca. Sesini, salondaki her bir yüreğe işleyecek bir vakarla yükselterek sporcularına döndü. Gözlerinde gururdan parıldayan yaşlarla konuşmaya başladı: “Kardeşlerim! Biliniz ki güçlü olmak, sadece ringlerde rakiplerini devirip boynuna altın madalyalar takmak, kupalar kaldırmak değildir. Asıl şampiyon; karşısına çıkan en güçlü düşmanı, yani kendi nefsini dize getiren, ona yenik düşmeyen kişidir!” Bakışlarını tekrar gurur kaynağı olan Canani’ye çevirdi ve salonu inleten o inançlı sesle sözlerini mühürledi: “Canani kardeşinizin, ringlerde karşısına çıkan rakiplerini birer birer nasıl devirdiğini hepimiz gördük. Bugün burada şahit olduk ki, onun bu hain ve azgın nefsi de aynı ustalıkla yere sereceğine, ruhunu her daim tertemiz tutacağına zerre kadar şüphem yoktur! Biz ondan razı olduk, Rabbim de razı olsun!”
Yaz kapıya dayanmış, sıcaklar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Takvimler yaprak yaprak dökülürken, önünde sadece bir ay kalmıştı; Canani, ay-yıldızlı formanın hakkını vermek üzere Milli Takım kampı için Ankara’nın yolunu tutacaktı. Oradaki sıkı ve amansız kamp döneminin ardından, nihayet Avrupa Şampiyonası’nda ülkemizi temsil edecek, ringlere çıkacaktı.
Van’dan Ankara’ya, oradan da Avrupa’nın kalbine uzanan bu yolda, onu tanıyan ya da adını duyan herkes gıpta ile Canani’ye bakıyor; onun bu azimle bayrağımızı en yükseklerde dalgalandıracağından zerre şüphe duymuyordu. Herkes hemfikirdi: Canani, bu ülkenin gururu olacaktı. Fakat bu büyük fırtına öncesinde Canani’nin yüreği, huzuru bulduğu o tek yere, Erciş’e, şefkatli annesinin dizinin dibine gitmek istedi.
Hafta sonunu fırsat bilip memleketinin yolunu tuttu. Erciş’e ayak bastığında, çocukluk arkadaşları onu bağrına bastı; her birinin gözünde Türkiye şampiyonuna bakmanın haklı gururu vardı. Uzun uzun muhabbetler edildi, çaylar tazelendi, hasret sarsılmaz bağlarla giderildi. Yazın sıcağında bir Ercişlinin vazgeçilmez sığınağı neyse, onlar da onun peşine düştüler: Buz gibi bir karpuz, kokusu buruna gelen otlu peynir, tütmesiyle içi ısıtan bir semaver çayı ve elbette ki Van Gölü’nün mavi göğsünde yüzmek… Bunları yapmadan memleketin tadı çıkmazdı.
Canani ve üç can dostu, hemen hazırlıklarını tamamlayıp Van Gölü’nün serin sahiline doğru yola çıktılar. Kıyıda yankılanan tatlı muhabbetler, birbirine takılmalar, şakalaşmalar ve dönüp dolaşıp her sözün başında duran o büyük hayal: Avrupa Şampiyonası…
Güneş tepede kor bir ateş gibi parlarken, kendilerini Van Gölü’nün o şifalı, sodalı sularına bıraktılar. Genç bedenler, gölün serin sularında ardı ardına kulaç atıyor, doyasıya yüzüyorlardı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Su, saniyeler geçtikçe bedenlerini tatlı bir yorgunlukla doldurduğu gibi, iştahlarını da sonuna kadar açmıştı. Nihayet sahile çıktılar. Bir yandan semaverin odun kokulu dumanı göğe yükselirken, diğer yandan derme çatma ama dünyanın en zengin sofrasını kurdular. Van’ın has otlu peyniri ve kıpkırmızı bir karpuz, sofranın başköşesindeydi.
Gölün esintisi eşliğinde, o eski, sıcak muhabbetle sofraya oturdular. Nefis terbiye etme imtihanını geride bırakan Canani, şimdi dostlarının arasında hem hararetle geleceğe dair konuşuyor, hem peynirli lokmaları büyük bir iştahla ağzına atıyor, hem de elindeki sulu karpuz dilimini keyifle ısırıyordu. Yüzlerde gülücükler, yüreklerde umut vardı…
Fakat ne Canani ne de dostları, o sakin dalgaların kıyıya vurduğu dakikalarda, ilahi kaderin ağlarını gizliden gizliye ve yavaş yavaş ördüğünün farkında değillerdi. Gökyüzü hala maviydi, ama zaman sanki başka bir hükme doğru akıyordu.
Dostluğun, kardeşliğin ve geleceğe dair kurulan o saf hayallerin büyüsüyle sahildeki sohbet gittikçe koyulaşıyordu. Canani, yüzünde eksik olmayan o içten tebessümle dostlarının gözlerinin içine bakarak konuşuyor, bir yandan da elindeki karpuz dilimini iştahla yemeye devam ediyordu. Tam o sırada, tabiatın kendi halindeki döngüsünden sızan iri bir eşek arısı, Canani'nin elindeki sulu karpuz diliminin üzerine sinsice kondu. Muhabbetin hararetine kapılan, dostlarının sesinden başka bir şeye kulak vermeyen Canani, kaderin o küçük tuzağını fark edemedi. Karpuzdan büyük bir dilim daha ısırırken, arının tam üzerinde durduğu kısmı farkında olmadan ağzına aldı. İşte o salise içinde, uğursuz bir sızı can havliyle etini dağladı; arı, karanlık boşluğun içinde can havliyle Canani’nin boğazını tam derinden soktu.
Canani, ani ve acı bir irkilmeyle sarsıldı. Lokmasını gayriihtiyari dışarı fırlattığında, karpuzun üzerinden havalanan o iri eşek arısını hep birlikte gördüler. Sahildeki o şen şakrak hava bir anda bıçakla kesilmiş gibi dondu; üç arkadaşın da yüzündeki gülümseme donuk bir şaşkınlığa, ardından sinsi bir korkuya tahvil oldu.
Herkes ne yapacağını bilemez halde birbirine bakıyordu. Ancak Canani, ringlerin o sarsılmaz, acı nedir bilmeyen şampiyonuydu. Boğazındaki o keskin yanmaya, nefesinin anlık tıkanışına rağmen duruşunu bozmadı. Dostlarının yüzündeki o ani korkuyu dağıtmak ister gibi, elinin tersiyle boynunu hafifçe ovdu ve yüzüne o bildik, babacan tebessümü yerleştirerek hafifçe güldü: “Yahu ne öyle bakıyorsunuz?” dedi, sesindeki o hafif acıyı gizlemeye çalışarak. “Benim gibi koskoca, güçlü bir adama, Türkiye şampiyonuna şu küçücük arı ne yapabilir ki?” Sözleri sahilde yankılandı yankılanmasına ama boğazının derinliklerinde başlayan o sinsi şişlik, ilahi kaderin geri dönülmez bir yola girdiğinin ilk habercisiydi.
Canani’nin boğazındaki şişlik giderek arttı. Nefesini kesecek duruma geldi. Durumun ciddiyetini anlayan arkadaşları onu hızla yola çıkarıp ilk gelen araçla hastaneye yetiştirmeye çalıştılar. Ancak zaman gittikçe daralıyor, Canani’nin nefesi sıkışmış göğsünden dışarı çıkamıyordu. Hastanenin avlusuna vardıklarında Canani artık nefes alıp veremiyordu. Doktorların ilk müdahalelerinden sonra Hastanenin o soğuk koridorlarına çöken amansız sessizlik, sahilde yarım kalan o tatlı sohbetin, geleceğe dair kurulan o saf hayallerin son feryadıydı artık.
Ringlerin sarsılmaz, bükülmez şampiyonu, hayatın sinsi ve küçücük bir tuzağı karşısında son raundunu vermiş; arkasında gözü yaşlı dostlar, yarım kalmış hikâyeler ve koskoca bir hüzün bırakarak ebedi sessizliğe çekilmişti.
Erciş yolunda zamanla yarışan o çaresiz çırpınış, insanlığın kader karşısındaki acziyetinin bir resmi olarak hafızalara kazındı. Sahildeki o neşeli gülüşlerden geriye, karpuz kokulu bir rüzgâr ve bir şampiyonun dostlarını rahatlatmaya çalışan o son tebessümü kaldı.
Kader, hükmünü en acı şekilde icra etmiş; o koca yürekli şampiyon, içinde sıkışan nefesini bir daha dışarı salamamıştı.
Gök kubbede asılı kalan bu hüzünlü hikaye; gücün, cüssenin ve gururun, ölümün o ince çizgisi karşısında nasıl bir anda hükümsüz kaldığının zamansız bir vesikası oldu.
Mekânı cennet, o koca yüreği daima aziz olsun...

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 21.05.2026 07:46:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!