Roman Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
202

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Roman

Dağların sert ve keskin rüzgârları, kasabanın üzerine çöken gecenin sessizliğini yararak esiyordu. Önünde rengârenk saksıların dizildiği tek katlı kerpiç evin ahşap penceresine çarpan rüzgâr, ince bir ıslık gibi uzayıp gidiyor; sarı zemin üzerine işlenmiş kocaman kırmızı laleli perdeyi usulca dalgalandırıyordu. Perde her kıpırdadığında, içerideki loşluk sanki nefes alıp veriyordu.
Gecenin dinginliğini minarelerden yükselen ezan sesi daha da derinleştirdi. Göğe doğru yükselen o çağrı, gök kubbede yankılanarak kasabanın üzerine bir örtü gibi serildi. İnsan ruhuna dokunan, içini titreten, kalbin en kuytu köşelerine işleyen bir ses… Huşu, huzur… Ve ardından yeniden ağırlaşan bir sessizlik.
Uzaklardan gelen köpek ulumaları, gecenin son demlerini haber veriyordu. Karanlık, yerini yavaş yavaş sabaha bırakmaya hazırlanıyordu.
Kalın yün yorganın altında bir sağa bir sola dönen Seyithan Amca, içindeki tereddütle boğuşuyordu. Uykunun sıcaklığıyla, ezanın çağrısı arasında gidip geliyordu. Gözlerini kapattı, ezanın bitmesini bekledi. O an, sanki zaman durdu. Ve ezanın son nağmesi, onun içindeki kararsızlığı kırıp attı.
“Ya Allah…” dedi derin bir nefesle. Bir anda doğruldu. Yatağın hafifçe sarsılması, yıllardır aynı yastığı paylaştığı vefakâr eşini de uyandırdı.
Melek Hanım, uykunun ağırlığını üzerinden atmaya çalışarak doğruldu. Sessizce çocukların odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe tıklatıp araladı. İçeride yün yorganların altında mışıl mışıl uyuyan Battal ile Hüseyin’in yüzlerine baktı. Saçlarını şefkatle okşadı, yanaklarına birer öpücük kondurdu. “Haydi kuzularım… Namaz vakti,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. Biraz sonra, evin içinde su sesleri yankılanmaya başladı. Soğuk suyla alınan abdest, uykunun son izlerini de silip götürdü. Ardından, küçük evin dar odasında omuz omuza duran bir aile… Aynı niyet, aynı teslimiyet… Sabah namazına durdular.
Seyithan Amca, zayıf, ince yapılı; sanki rüzgâr esse savrulacakmış gibi duran ama içi kıpır kıpır bir adamdı. Yerinde duramaz, sürekli bir şeylerle meşgul olurdu. Melek Hanım ise onun tam zıddıydı; uzun boylu, dolgun yapılı, hilal kaşlı, yüzünde Anadolu’nun dinginliğini taşıyan bir kadındı. Ev onun ellerinde şekillenir, düzen bulurdu. Temizlikte titizliği dillere destandı. Yemek yapmaya başladığında ise sanki başka bir âleme geçerdi. Tencerelerden yükselen kokular yalnızca o eve değil, tüm mahalleye yayılırdı. Ve o, “Kokusu gitmiştir,” diyerek komşulara birer tabak göndermeyi asla ihmal etmezdi. Komşular da o tabakları hiçbir zaman boş göndermezdi; mahallede görünmeyen ama kopmayan bir bağ vardı.
Dışarıda kuş cıvıltıları giderek çoğalırken, sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Seyithan Amca, gri yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. Akrep ile yelkovan altıya doğru yaklaşıyordu. Büfesine gitmeden önce, neredeyse her gün yaptığı o işe koyulmak üzere dışarı çıktı. Kapının önünde duran eski el arabasına yöneldi. İş eldivenlerini giydi. Başını hafifçe öne eğmiş, ince bedenini taşıyan beli biraz kamburlaşmıştı. Şapkası her zamanki gibi yukarı doğru kalkıktı.
El arabasının kollarını kavrayıp ağır ağır yürümeye başladı. Tekerleklerin taşlara çarpan sesi, sabahın sessizliğinde yankılanıyordu. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasından çıkan duman, soğuk havaya karışıyordu. Sigara, onun vazgeçemediği tek zayıflığıydı. Öyle ki, biri bitmeden diğerini yakar; izmaritle yenisini tutuştururdu. Konuşurken bile sigarası dudaklarından düşmez, kelimelerle birlikte yukarı aşağı hareket ederdi. Hafif kırlaşmış bıyıklarında ve parmak uçlarında biriken sarılık, bu alışkanlığın izlerini açıkça gösterirdi. Melek Hanım’ın en çok kızdığı şey de buydu. Ama ne söylerse söylesin, Seyithan Amca bu alışkanlıktan kopamazdı.
Kasabanın en eski yapısı olan iki katlı hükümet konağının önünden geçerken, el arabasının yağsız kalmış tekerleği uzun bir gıcırtı bıraktı arkasında. Bu ses, sanki sabahın sessizliğini ikiye bölüyordu. Biraz ilerleyince PTT binasının yanındaki eski mahfelin arkasına dolandı. Burası, askerî gazinonun çöplüğünün olduğu yerdi. Çöplüğe vardığında, yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Hem sevinç, hem hüzün… Aradığı her şey buradaydı. Bu, onu sevindiriyordu. Ama aynı zamanda içini burkan bir manzaraydı bu. Çünkü burada gördüğü şey yalnızca atılmış eşyalar değil, harcanmış emekti.
Seyithan Amca, israfı hiç sevmezdi. Hatta israf edenleri de… Yolda bulduğu bir çiviyi, paslı bir vidayı, eğilmiş bir tel parçasını bile yerden alır; eve götürür, taş duvarlı odunluğa koyardı. “Bilemezsiniz bunları yapmak için ne emekler verildi,” diye söylenirdi kendi kendine. “Bu emek çöpe atılır mı?”
Odunluğun bir köşesini küçük bir atölyeye çevirmişti. Orada her şey vardı: pense, çekiç, keser, testere, çiviler, vidalar, eski kablolar, kopmuş kulplar, bozuk musluklar… Bozulan bir şeyi hemen atmazdı. Tamir ederdi. Kendi eşyasını da, komşularınkini de… “Bak,” derdi gülümseyerek, “Bunu yolda bulmuştum. Şimdi ne güzel iş gördü. İsraf haram… İsraf haram…”
Ama ne yazık ki, her yerde aynı hassasiyet yoktu. Özellikle kamu kurumlarının çöplüklerinde israf, gözle görülür bir hâl alıyordu. Askerî tesislerin arkasındaki yığınlar bunun en açık örneğiydi. Orada, hiç açılmamış paketler, son kullanma tarihi geçmemiş yiyecekler, el değmeden atılmış ürünler vardı. Piknik tipi reçeller, ballar, peynirler, yağlar… Henüz tazeliğini yitirmemiş sebzeler, meyveler… Ve bir kenara fırlatılmış, hâlâ kullanılabilir durumda olan araç gereçler… Seyithan Amca, bu manzaraya baktıkça içinden derin bir sızı yükseliyordu. Çünkü o, her nimetin bir emek, her emeğin de bir kıymet taşıdığını bilenlerdendi.
Kasabanın kıyısında, rüzgârın savurduğu tozla birlikte unutulmuşluk kokusunun yükseldiği o eski çöplükte, hayatın görmezden gelinen yüzü birikirdi. Kırılmış kasaların arasına sıkışmış kavanozlar, kapağı açılmamış reçeller, yarısı yenmiş ballar, sararmaya yüz tutmuş peynirler, eriyip birbirine karışmış yağlar… Daha tadına bile bakılmadan çöpe atılmış sebzeler, meyveler; bir zamanlar sofraların başköşesine konmuşken şimdi çürümeye terk edilmiş nice nimet… Seyithan Amca, bütün bu israfın ortasında ağır adımlarla ilerlerdi. Yüzünde yorgunluğun izleri olsa da gözlerinde başka bir ışık yanardı; sanki o çöplüğe bakmıyor, oradan yeniden doğacak bir hayatı görüyordu. Eğilir, tek tek toplardı. Henüz bozulmamış ekmekleri, kemikleri sıyırılmamış et parçalarını, kenara atılmış peynirleri büyük bir titizlikle seçer, el arabasına yerleştirirdi. Her hareketi, biriktiren değil değerlendiren bir insanın sabrını taşırdı. El arabası doldukça, çöplüğün kasveti biraz daha hafiflerdi sanki. O, başkalarının terk ettiğini sahipleniyor; çöpe atılanı yeniden bir rızka dönüştürüyordu.
Yol boyunca tekerleğin taşlara çarpan sesi, kasabanın dar sokaklarında yankılanırken, Seyithan Amca’nın yüzünde dingin bir huzur belirirdi. Çünkü o, nereye gittiğini bilen bir adamdı. Evinin önüne vardığında, bekleyiş çoktan başlamış olurdu. Daha sokağın başında görünür görünmez, köpekler havlayarak, kediler sessiz ama kararlı adımlarla, kuşlar kanat çırparak etrafına toplanırdı. Kargalar yüksekten seslenir, sanki gelişini haber verirlerdi. El arabasını kapının önünde durdurduğu an, etrafı bir anda canlanırdı. Açlıkla değil, güvenle yaklaşan gözler… Kaçmayan, saklanmayan, aksine ona doğru sokulan canlılar…
Seyithan Amca, doğruca kümese yöneldi. Tahta kapıyı araladığında içeride bir hareketlenme oldu. Özenle beslediği tavuklar, ağır ağır yürüyen kazlar, telaşlı ördekler ve kabarık tüyleriyle hindiler dışarı fırladı. Hepsi, sanki çağrılmış gibi diğer hayvanların arasına karıştı. O an, evin önü küçük bir dünyaya dönüştü. Kanat sesleri, pati sesleri, hafif homurtular ve sevinçli kıpırtılar… Doğanın farklı sesleri tek bir uyum içinde birleşti.
Seyithan Amca el arabasındakileri paylaştırırken, bu sessiz dostları da ona kendi dilleriyle karşılık veriyordu. Bir köpek başını dizine yaslıyor, bir kedi bacaklarına sürtünüyor, kuşlar omzuna, şapkasına konuyordu. Öyle ki, en ürkek olanlar bile korkuyu unutmuştu. Kuşlar, avuçlarındaki ekmek kırıntılarını çekinmeden gagalıyor; gözlerinin içine baka baka yiyorlardı.
Bu manzara, sıradan bir beslenme anı değildi. Bu, merhametin dile gelmiş hâliydi. Ve kasabanın unuttuğu her şey, bu avluda yeniden değer buluyordu. Minnet, o evin görünmeyen ama her köşesine sinmiş en derin duygusuydu. Öyle ki, kuşlar artık Seyithan Amca’yı bir insan değil de güvenli bir liman gibi görüyordu. Şapkasının üstüne ürkmeden konuyor, avuçlarındaki ekmek kırıntılarını çekinmeden gagalıyorlardı. Sanki onun elleri, sertleşmiş bir emekçinin elleri değil de, doğanın içinden kopup gelmiş yumuşak bir dal parçasıydı. Seyithan Amca her biriyle tek tek ilgileniyor, onlara bir şeyler anlatıyor, gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Sesindeki titreşim, bir babanın evladına duyduğu şefkatten farksızdı.
Bu sahneyi, odasının penceresinden izleyen Battal’ın yüzünde ise tarifsiz bir gülümseme vardı. Babasının dünyayı böyle sevmesi, onun da kalbinde aynı kapıları aralıyordu.
Dilsiz dostlarını doyurduktan sonra, evin kapısının önündeki kaynak suyun başına geçti Seyithan Amca. Ellerini, yüzünü buz gibi suyla yıkadı. Parmaklarının arasından süzülen su damlaları toprağa düşerken ince bir buğu yükseliyor, sabahın serinliğine karışıyordu. Avuçlarını doldurup içtiği su, sanki içini baştan aşağı yeniliyor, yorgunluğunu alıp götürüyordu.
Başını kaldırıp gökyüzünde süzülen güvercinlere baktı; gözlerinin kenarında biriken çizgiler, gülümsemesiyle daha da belirginleşti. Onlar Battal’ın güvercinleriydi. Seyithan Amca, damın üzerine serptiği yemlerle onları da unutmadı. Bir anda gökyüzü kanat sesleriyle doldu; gri, beyaz ve benekli bedenler, mavi boşlukta daireler çizerek aşağıya süzüldü.
Battal’ın güvercinlere olan sevgisi bir rastlantı değildi. Bir gün okuldan dönerken, kocaman benekli bir kedinin pençeleri arasında çırpınan beyaz bir güvercin görmüştü. O an, kalbi sanki göğsünden çıkacak gibi atmıştı. Hiç düşünmeden kedinin üzerine atılmış, güvercini onun dişlerinin arasından çekip almıştı. Kuşun kanadı yaralıydı, uçamıyordu.
Battal onu evine getirmiş, günlerce bakımını yapmıştı. Küçük elleriyle yarasını temizlemiş, sabırla beslemişti. Zamanla o güvercin, yalnızca bir hayvan olmaktan çıkmış; Battal’ın sırdaşı, arkadaşı olmuştu. Babasından ona küçük bir yuva yapmasını istemiş, sonra bu sevgi büyüyerek çoğalmıştı. Beş güvercin daha almış, her birine isim vermişti. Artık her gün damın üstünde bir tören yaşanıyordu.
Battal, güvercinlerini gökyüzüne salıyor, onlar maviliklerde süzülüyor, kanatlarını nazlı nazlı çırpıyor, taklalar atarak yükseliyordu. Sonra sanki görünmez bir bağla çağrılmış gibi geri dönüyor, Battal’ın omzuna, ellerine konuyorlardı. O an, çocuk ile kuşlar arasında kelimelere sığmayan bir bağ kuruluyordu.
Seyithan Amca, kerpiçten yapılmış evinin taş merdivenlerine yöneldi. Adımlarını ağır ama huzurlu bir ritimle atıyordu. Daha merdivenleri çıkarken, içeriden gelen tereyağında pişmiş yumurtanın kokusu burnuna doldu. Açlığını değil, evin sıcaklığını hatırlatan bir kokuydu bu.
Çift kanatlı eski ahşap kapıyı hafif bir gıcırtıyla araladığında, sobadan yayılan sıcaklık yüzüne çarptı. Islak teninde dolaşan bu sıcaklık, dışarının serinliğini bir anda silip süpürdü. Pencerenin önündeki, arkası kalın yün yastıklarla desteklenmiş sedire oturdu. Sırtını yasladığında, yorgunluğu sanki yavaşça çözülüp yere akıyordu. Çaydanlıkta kaynayan kaçak çayın keskin kokusu odayı doldurmuştu. Sobada yanan odunların cızırtısı, alevlerin tavana vurup şekilden şekle giren gölgeleri… Tüm bunlar, bu küçük evin içinde büyük bir huzur kuruyordu.
Sofrayı hazırlayan eşine baktı. O bakışta yılların yorgunluğu değil, yılların biriktirdiği sevgi vardı.
“Ellerine sağlık,” dedi yumuşak bir sesle. “Ne güzel bir sofra hazırlamışsın. Ama biliyorsun… Dışarıdaki dilsiz dostlarımın karnı doymadan bu lokmalar boğazımdan geçmezdi. Şimdi gönül rahatlığıyla yiyebilirim.”
Seyithan Amca’nın üç oğlu vardı. Hayat, onun için hiçbir zaman kolay olmamıştı. Küçük bir büfe işletir, kazandığıyla ailesini geçindirmeye çalışırdı. Kış geldiğinde ise hayat daha da ağırlaşırdı; karla örtülen damları temizler, odun kırar, ne iş bulursa yapardı. Gün boyu büfede çalışır, akşamüstü evin ihtiyaçlarını alır, küçük oğlu Hüseyin ile eve gönderirdi. Ama onun günü orada bitmezdi. Mutlaka kasabanın otobüs ve minibüs durağına uğrardı. Çünkü o, yalnızca kendi ailesinden sorumlu bir adam değildi.
Durakta yan yana dizilmiş kerpiç dükkânların arasında bir yazıhane vardı. Akşam belli bir saatten sonra kapısını kapatır, kasaba sessizliğe gömülürdü. O saatten sonra gelen bir yolcu için bu kasaba, koca bir belirsizlikti. Kalacak yer yok denecek kadar azdı; tek otel çoğu zaman dolu olurdu. Seyithan Amca bunu bilirdi. Her akşam gözleriyle birilerini arardı: yorgun, çaresiz, nereye gideceğini bilemeyen birini… Bulduğunda hiç tereddüt etmezdi. “Bunlar Tanrı misafiri,” derdi. Sonra o yabancı, bir anda bu evin bir ferdi oluverirdi. Sofraya oturur, sıcak yemek yer, sobanın başında ısınır, geceyi huzurla geçirirdi. Ertesi sabah ise yoluna uğurlanırken ardında bir dua bırakırdı.
Ailesi de bu iyiliği benimsemişti. Her akşam sanki bir misafir gelecekmiş gibi hazırlık yapılırdı. Battal, bu misafirlerle sohbet etmeyi, onların hikâyelerini dinlemeyi çok severdi. Her gelen, onun dünyasına yeni bir pencere açardı.
Bazıları Seyithan Amca’nın yaptıklarını anlamaz, hatta yadırgardı. Sokak hayvanlarına gösterdiği şefkati, yabancılara açtığı kapıyı gereksiz bulurlardı. Ama o, bu sözlere kulak asmazdı. Çünkü onun kalbinde başka bir ölçü vardı.
“Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin,” derdi. “Yetimi, yolda kalmışı, fakiri gözetmeyi emredeni bırakıp da siz mi daha iyi bileceksiniz?” Sonra hafifçe gülümserdi. “Unutmayın… Misafir rızkıyla gelir.” Ve o evde, gerçekten de her gelen misafir yalnızca karnını doyurmazdı. Biraz daha insan olur, biraz daha umutla ayrılırdı.
Seyithan Amca’nın büyük oğlu Cüneyt, kasabada yadsınamaz bir yakışıklılığa sahipti. Uzun boyu, düzgün yüz hatları ve kendinden emin yürüyüşüyle girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekerdi. Henüz yeni evlenmiş, baba ocağından ayrılıp kendine ait küçük ama düzenli bir ev kurmuştu. Kasabanın çarşısında açtığı terzi dükkânı ise onun hem geçim kapısı hem de ustalığını konuşturduğu yerdi. Ne var ki, iğneyle ipliğin arasına sıkışmış bu hayat, onun ruhunu doyurmuyordu. Gün boyu kumaş kesip dikiş tuttururken aklı, bambaşka dünyalarda dolaşıyordu. Çünkü bu küçük sınır kasabasında herkes onun gibi yaşamıyordu.
Bazı aileler vardı ki, servetleri dilden dile dolaşırdı. Gençlerin altında son model arabalar, üzerlerinde göz alıcı, pahalı kıyafetler… Kahkahaları bile farklı gelirdi insana; daha yüksekten, daha hoyrat… Cüneyt, onları her gördüğünde içinde bir kıpırtı hissederdi. Bu, hayranlıkla karışık bir huzursuzluktu.
“Ben neden böyle yaşamayayım?” diye sorardı kendi kendine.
İşte o soru, zamanla içinde büyüyen bir boşluğa dönüştü. Artık sabırla kazanılan emeğin değil, kısa yoldan elde edilen zenginliğin peşindeydi. Hayalleri büyüdükçe, yolu da kararmaya başlıyordu.
Bir gün, kasabanın karakolundan gelen haberle irkildi. Karakol komutanı onu görmek istiyordu. İçine çöken tedirginlikle karakola doğru yürürken, kalbi her adımda biraz daha hızlanıyordu. “Acaba ne oldu?” sorusu zihnini kemiriyordu.
Kapıdan içeri girdiğinde, beklediği sert yüz ifadesiyle karşılaşmadı. Aksine, karakol komutanı onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Bu durum, Cüneyt’in kafasını daha da karıştırdı. “Duydum ki kasabanın en iyi terzisiymişsin,” dedi komutan, sesine dostane bir ton vererek. “Askeriyenin bazı dikim işleri var. Seninle çalışmak istiyoruz. İyi para kazanırsın… Ne dersin?” Cüneyt için bu teklif, beklenmedik bir fırsattı. Gözlerinde kısa bir tereddüt belirdi, ama ardından yerini heves aldı. “Memnuniyetle komutanım,” dedi. O günden sonra hayatının yönü değişmeye başladı.
Cüneyt, bazen kendi dükkânında, bazen de taburda kendisine ayrılan küçük bir odada çalışıyor; askerî kıyafetleri, üniformaları büyük bir titizlikle dikiyordu. İşini iyi yapıyor, verilenleri eksiksiz yerine getiriyordu. Bu sayede komutanın güvenini kısa sürede kazandı.
Zamanla aralarındaki ilişki, sıradan bir iş bağını aştı. Sohbetler uzadı, kapılar kapandı, sesler kısıldı. Komutan, Cüneyt’in gözlerinde yanan o hırsı fark etmişti. Onun daha fazlasını istediğini, hızlı yükselmek için yanıp tutuştuğunu biliyordu. Bir akşam, yalnız kaldıkları bir anda, o kapı aralandı.
Söylenenler açıktı ama bir o kadar da karanlıktı. Cüneyt, sınırdan kaçak mal ve uyuşturucu geçirecekti. Taburdaki görevliler buna göz yumacak, yol açacaktı. Karşılığında ise büyük paralar kazanılacaktı. Üstelik Cüneyt, kasabada olup bitenleri de komutana aktaracaktı. Bu, geri dönüşü olmayan bir yoldu.
Ama Cüneyt, o anda bunu bir tehlike değil, bir fırsat olarak gördü.
Ve kabul etti. Sonrası, hızla akan bir nehir gibiydi.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Kurdukları düzen tıkır tıkır işliyordu. Sınırdan geçen mallar, görünmeyen eller tarafından korunuyor; paralar katlanarak büyüyordu.
Komutan ve adamları, bu kirli ticaretten büyük kazançlar elde ederken, Cüneyt de hayal bile edemeyeceği paralar kazanmaya başladı. Kazandığı paralar, yine onun aracılığıyla başka şehirlere aktarılıyor; izler ustaca siliniyordu. Kasabada bir söz dolaşmaya başlamıştı: “Hırsız ile ev sahibi bir olunca, öküzü bile bacadan çıkarırlar.” Bu söz, farkında olmadan Cüneyt’in hikâyesini anlatıyordu.
İlk iş olarak kendine gösterişli bir ev yaptırdı. Ardından son model bir araba aldı. Üzerine giydiği kıyafetler değişti, yürüyüşü değişti, bakışları bile değişti. Artık o, eskisi gibi değildi.
Kasabanın en zenginleri arasına girmişti. Kasabanın önde gelenleri ile aynı sofraya oturuyor; onların dilinden konuşuyordu.
Ama bu yükseliş, beraberinde başka bir şeyi de getirdi: kibri…
Cüneyt, zamanla geçmişini silmeye başladı. Baba ocağına uğramaz oldu. Kardeşleriyle, akrabalarıyla arasına mesafe koydu. Onların sade hayatı artık ona dar geliyordu. Yerini, gösterişli mekânlar, rütbeli komutanlar ve yüksek mevkiler aldı.
O artık kasabanın değil, kurduğu karanlık düzenin bir parçasıydı.
Ve farkında olmadan, yükseldiğini sandığı her adımda, aslında uçuruma biraz daha yaklaşıyordu.
Seyithan Amca’nın ortanca oğlu Battal, kasabanın dar sokaklarında büyümüş ama yüreği o sokaklara sığmayacak kadar geniş bir delikanlıydı. Lisenin son sınıfındaydı. Nüfusa geç yazıldığı için kimliğinde iki yaş küçük görünse de, omuzlarının genişliği, bakışlarının olgunluğu onu yaşıtlarından ayırıyordu. Sınıfta diğerlerinden daha iri, daha derli toplu durur; sanki yaşadığı hayat, onu erkenden büyütmüştü.
Ağabeyi Cüneyt gibi o da yakışıklıydı, ama bakışlarında farklı bir şey vardı. Cüneyt’in gözlerinde hırsın keskin parıltısı dolaşırken, Battal’ın gözlerinde umut vardı. Henüz kirlenmemiş, henüz yönünü kaybetmemiş bir umut…
Onun hayalleri parayla, gösterişle değil; emekle, bilgiyle örülmüştü. Okuyacak, öğretmen olacaktı. Bu düşünce, onun için bir heves değil, bir hedefti. Okuldaki öğretmenlerine her baktığında, içinden sessizce aynı cümle geçerdi: “Bir gün ben de böyle olacağım.” Bu yüzden öğretmenlerine karşı derin bir saygı beslerdi. Sözlerini iki etmez, verilen her görevi eksiksiz yerine getirirdi. Defterleri düzenli, yazısı özenli, zihni açıktı. Öğrenmeye aç bir çocuktu o. Ama kalbinde sakladığı bir hayal daha vardı… Zehra. İlkokuldan ortaokula kadar aynı sıraları paylaştığı, sonra bir anda yokluğa karışan o kız… Ailesi liseye göndermemişti onu. Battal için bu, yarım kalmış bir cümle gibiydi.
Her sabah okula giderken yolunu bilerek uzatırdı. Çünkü o yolun sonunda, eski ahşap penceresinin ardından kendisini bekleyen bir çift göz vardı. Zehra, perdeyi hafifçe aralar, Battal’ın geçeceği saati ezbere bilir gibi beklerdi. Battal, başını kaldırıp o pencereye bakmadan geçmezdi. Göz göze geldiklerinde yüzünde beliren o utangaç gülümseme, gününün en güzel anı olurdu.
Akşamları da aynı yol… Aynı pencere… Aynı gülümseme…
Zehra’yı gördüğü an, Battal’ın yüreğinde bir şeyler kıpırdanırdı. Sanki içinde kelebekler kanat çırpar, adımlarını şaşırır, dili tutulur, eli ayağı birbirine dolanırdı. O anlarda yürümeyi bile unuturdu; dünya bir anlığına yalnızca o pencereye sığardı.
Okulda ise bambaşka bir Battal vardı. Öğretmenler onu severdi. Çalışkanlığı, cesareti ve kararlılığıyla dikkat çekerdi. Gözünü budaktan sakınmaz, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Bu özellikleri, özellikle yeni gelen coğrafya öğretmeni Sezai’nin dikkatini çekmişti. Sezai öğretmen, kasabanın alışık olduğu öğretmen tiplerinden değildi. Sınıfa girdiğinde yalnızca ders anlatmazdı; öğrencilerin gözlerinin içine bakar, onların dünyasına inmeye çalışırdı. Resmiyetten uzak, samimi, hatta fazlasıyla yakın bir tavrı vardı.
Kimi zaman öğrencilerle şakalaşır, kimi zaman omuzlarına dokunarak konuşurdu. Sigara içenlere kızmaz, aksine cebinden çıkarıp uzatırdı. Harçlığı olmayanlara para verir, sınavlarda boş kâğıt verenlere bile yüksek notlar yazardı.
Bu tavırlar, öğrenciler için başta şaşırtıcıydı. Sonra alıştılar. Ardından bağlandılar. Sezai öğretmen, kısa sürede onların gözünde yalnızca bir öğretmen değil, bir dost, bir sırdaş hâline geldi.
Okul saatleri artık yetmez olmuştu. Ders bitince dağılmak yerine bir arada kalıyorlardı. Sezai öğretmen tiyatro çalışmaları başlatmış, küçük piyesler sahneye koymuştu. Her etkinlikte kasaba biraz daha hareketleniyor, veliler çocuklarını sahnede izlerken gururlanıyordu. Battal da bu dünyanın içindeydi artık. Sahneye çıkıyor, rol yapıyor, kitaplar okuyordu. Sezai öğretmenin verdiği kitaplar elden ele dolaşıyor, yeni düşüncelerle zihinler doluyordu. Ama bu değişimin içinde fark edilmeyen başka bir şey daha vardı.
Sezai öğretmen, derslerde artık haritalardan, dağlardan, nehirlerden çok farklı şeylerden söz ediyordu. Eşitlikten, adaletten, işçi haklarından… Sosyalizmden… Battal ve arkadaşları, daha önce hiç duymadıkları kelimelerle tanışıyordu: Faşizm… Komünizm… Lenin… Mao… Karl Marx…
Bu isimler, başta yabancı gelmişti. Ama zamanla merak uyandırdı. Sonra düşüncelerini şekillendirmeye başladı.
Bir gün Sezai öğretmen, Battal’ı ve gözüne kestirdiği birkaç öğrenciyi yanına çağırdı. Onları kasabanın biraz dışında, mütevazı bir binaya götürdü. Bir dernek… Kapısından içeri girdikleri an, Battal farklı bir dünyanın eşiğine adım attığını hissetti. Duvarlarda asılı afişler, kitaplarla dolu raflar, hararetli tartışmalar… O günden sonra, okul dışındaki zamanlarının büyük bir kısmı burada geçmeye başladı. Ve Battal, farkında olmadan, yalnızca hayallerine değil; düşüncelerine de yeni bir yön çizilen bir yolun içine girmişti.
Battal, bir zamanlar anne ve babasının duasıyla büyüyen, ezan sesini duyduğunda kalbi yumuşayan, yardım etmeyi ibadet bilen bir çocuktu. Evin içinde sesi yükselmez, büyüklerinin sözünü kesmez, namaz vakitlerini kaçırmamak için kendi kendine telaşlanırdı. Ama şimdi… Şimdi aynı evin içinde, aynı duvarların arasında, bambaşka bir Battal dolaşıyordu. Değişim, önce fark edilmeyecek kadar küçük başlamıştı. Sorularla… “Gerçekten neden inanıyoruz?” “Bu yaptıklarımızın anlamı ne?” Sonra bu sorular çoğaldı, sertleşti. Yerini yargılara, ardından inkâra bıraktı.
Anne ve babası, oğullarındaki bu değişimi anlamakta zorlanıyordu. Onların gözünde Battal hâlâ o eski çocuktu. Ama Battal, artık onların baktığı yerden bakmıyordu dünyaya.
Geç saatlere kadar eve gelmemeye başlamıştı. Üzerindeki kıyafetler değişmiş, konuşma tarzı farklılaşmıştı. Kelimeleri sertleşmiş, bakışları keskinleşmişti. Elinden kitap düşmez olmuştu; ama bu kitaplar, onun kalbine huzur değil, huzursuzluk getiriyordu.
Bir zamanlar saygıyla yaklaştığı değerler, şimdi ona yabancı geliyordu. Hatta küçümsediği şeylere dönüşmüştü.
“Din afyondur,” diyordu artık. Bu cümleyi kurarken yüzünde beliren o soğuk ifade, Melek Hanım’ın yüreğini titretiyordu.
Battal için artık ailesi değil, “yoldaş” dediği arkadaşları önemliydi.
Battal, günlerini dernekte geçiriyor, boykotlara katılıyor, sloganlar atıyor, geceleri bazen eve bile dönmüyordu.
Ve Zehra… Bir zamanlar uğruna yolunu uzattığı, penceresine bakmadan geçemediği o kız… Artık hayatının kıyısında kalmıştı.
“Önce devrim!” diyordu Battal, başka da bir şey demiyordu…
O gün, evin içinde her şey sıradan başlamıştı.
Melek Hanım, ocağın başında yemeğini hazırlamış, ardından abdestini alıp seccadesini sermişti. Örtüsünü düzeltmiş, ellerini açmıştı: “Allah’ım… Evlatlarımı sana emanet ediyorum.”
Bu duayı her gün ederdi. İçinde hem bir teslimiyet hem de tarifsiz bir korku vardı. Tam namaza duracağı sırada kapı hızla açıldı.
Battal içeri girdi. Yüzünde sert bir ifade, gözlerinde öfke vardı. Sanki o odaya bir evlat değil, yabancı bir adam girmişti. Okuduğu kitapların, katıldığı toplantıların gölgesi, bakışlarına çökmüştü.
Bir anda annesinin omzunu sertçe itti. “Yeter artık bu saçmalıklar!” diye bağırdı. “Orta çağda mı yaşıyoruz biz? Bu ne hâl böyle! Kaç defa daha anlatacağım size?” Sesi duvarlarda yankılandı. “Başınızı devekuşu gibi yere koyuyorsunuz! Kimin için yapıyorsunuz bunu? Kendi yarattığınız Allah için mi? Allah yok! Bunu o kalın kafanıza sokun!” Sözleri bıçak gibi keskin, nefesi öfke doluydu. “Bundan sonra bu evde namaz kılan, beni karşısında bulacak! Duydun mu anne? Duydun mu?”
Seccade kaydı. Melek Hanım sendeledi. Ama asıl sarsılan bedeni değildi… Yüreğiydi. Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde henüz yaş yoktu. Önce donuk bir bakış… Ardından derin bir şaşkınlık… Bu, onun evladı mıydı? Kucağında büyüttüğü, ateşlendiğinde sabaha kadar başında beklediği, ninnilerle uyuttuğu o çocuk… Bu muydu? Bir süre yerinden kalkamadı. Dizleri değil, ruhu çökmüştü. İçinde bir yer derin bir acıyla yankılandı. Bu yalnızca bir evladın annesine karşı çıkışı değildi. Bu, onun inandığı her şeye yönelmiş bir isyandı. Ve bir annenin kalbini en çok yaralayan da buydu. Kendi içine döndü. “Ben nerede hata yaptım?” diye sordu sessizce. “Hangi sevgim eksik kaldı? Hangi duam yarım?” Gözyaşları o anda boşaldı. Seccadeyi toplamadan, titreyen ellerini açtı: “Ya Rabbim… Oğluma günah yazma. O daha genç… Ne dediğini bilmiyor. Birileri onun aklını çelmiş… Sen onu ıslah eyle.” Melek hanım bu durumu eşine hiç anlatmadı. Evladının kendisine yaptığı bu saygısızlık karşısında babası kayıtsız kalmaz onu incitir diye susmayı tercih etmişti…
Battal, ıslah olacağına her geçen gün bu duadan biraz daha uzaklaşıyordu. Mahalledeki çocukları etrafına toplamaya başlamıştı. Onları derneğe götürüyor, yürüyüşlere katılmaya zorluyordu. İtaat etmeyenlere sert davranıyor, hatta el kaldırıyordu. Ama o çocuklar slogan attığında, bir anda değişiyordu yüzü: “Lenin babamız! Mao anamız! Kahrolsun faşizm! Yaşasın devrimci gençlik!” O an durur, gülümserdi.
“Aferin küçük yoldaşlar…”
Sezai öğretmen ise bu kalabalığın biraz gerisinde durur, olanları sessizce izlerdi. Battal gibi gençleri örgütlüyor, hedef gösterdiği kişilere karşı onları kışkırtıyordu. Bir gün, Battal’a dönüp şöyle dedi: “Bu yoldaşlarına sen liderlik edeceksin.” Bu söz, Battal’ın içinde gizli duran bir duyguyu besledi. Liderlik… İçindeki boşluğu dolduran, ona güç veren bir his…
Kısa sürede kasabadaki gençler onun etrafında toplanmaya başladı. Sözü dinlenir oldu. Onun dediği yapılır, onun çizdiği yolda yürünürdü. Ve Battal… Her geçen gün biraz daha yükseldiğini sanırken, aslında kendini tanıyamayacağı kadar uzaklara savruluyordu. Kasabanın sokaklarında artık yalnızca gençlerin ayak sesleri değil, büyüyen bir gücün gölgesi dolaşıyordu. Bir zamanlar dağınık, heyecanlı ve toy olan bu kalabalık, şimdi daha örgütlü, daha sert ve daha kararlıydı. Kalabalık büyüdükçe cesaretleri de büyümüş, sesleri daha gür, bakışları daha keskin hâle gelmişti. Artık yalnızca sokaklarda slogan atmıyorlardı; ailelerine, büyüklerine karşı da dikleniyor, onları susturmaya çalışıyorlardı. “Kahrolsun feodalizm! Kahrolsun ağalık sistemi! Kahrolsun sömürgecilik!” Bu sloganlar, kasabanın köklü düzenine, aşiret büyüklerine, yıllardır süregelen hiyerarşiye yönelmişti. Bir gün, bu sözleri haykıran gençlerden biri, bir aşiret büyüğünün öfkesine hedef oldu. Tokadın sesi yalnızca o gencin yüzünde değil, kasabanın kaderinde yankılandı. Çünkü o tokat, yüzlerce genci harekete geçirdi. Kısa sürede toplanan kalabalık, öfkeyle o adamın üzerine yürüdü. Taşlar, yumruklar, bağrışmalar… Linç etmek üzereydiler. O gün, kasabada bir sınır aşıldı. Ve o sınırın ötesinde artık korku vardı.
O günden sonra devrimci gençler, kasabanın en güçlü, en korkulan gücü hâline geldi. Emniyet güçleri çoğu zaman olan biteni izlemekle yetiniyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Battal ise bu kalabalığın tam ortasında, en önünde yürüyordu artık. O, yalnızca bir genç değil; bir liderdi.
Bir gün, Sezai öğretmenin verdiği talimatla, duvarlara yazılacak sloganlar için boya ve fırça almaya çıktı. Adımlarını, kasabanın en eski dükkânlarından birine, Sultan Amca’nın iş yerine doğru çevirdi.
Sultan Amca, yıllardır o mahallede yaşayan, herkesin saygı duyduğu bir esnaftı. Battal’ın çocukluğunu bilirdi. Onun annesine, babasına olan bağlılığını, terbiyesini… Ve son zamanlarda geçirdiği değişimi de duymuştu. Battal dükkâna girer girmez, Sultan Amca onu süzdü. Yüzünde sertleşmiş çizgiler, bakışlarında yabancı bir gölge vardı. “Gel evladım,” dedi yumuşak bir sesle. “Bir çay içmeden gitmek olmaz.”
Battal, yılların alışkanlığıyla bu daveti geri çeviremedi. Oturdu. Önüne konulan ince belli bardaktan yükselen buhar, aralarında kurulacak konuşmanın habercisiydi sanki. Sultan Amca, çayından bir yudum aldıktan sonra ağır ağır konuştu:
“Evladım… Seni çok severim. Bak dikkat ettiysen ‘evladım’ dedim. Gerçekten de öyle görürüm seni.” Kısa bir duraklama oldu. “Duydum ki anneni, babanı üzüyormuşsun. Senin gibi akıllı, yiğit bir delikanlıya bu yakışır mı? Büyüklerine saygı göstermek, insanın kendine saygısıdır aslında. Neden üzüyorsun onları?”
Battal’ın yüzü gerildi. Gözlerinde bir kıvılcım çaktı.
“Kokuşmuş bir düzende kimse bana saygıdan bahsetmesin!” dedi sert bir sesle. “Eşitliğin olmadığı bir dünyada, bu sözlerin hiçbir anlamı yok. Biz bu düzeni değiştireceğiz. Hatta sadece bu ülkeyi değil, tüm dünyayı…” Bir an durdu, sonra gözlerini Sultan Amca’nın gözlerine dikti: “Dükkâna girmeden önce işçilerinle konuştum. Birine dört bin, diğerine iki bin lira veriyormuşsun. Bu mu adalet? Bu mu eşitlik? Çalışanına eşit davranmayan birinin nasihatine ihtiyacım yok.” Sözleri sertti, keskin ve iddialıydı.
Sultan Amca, acele etmedi. Çayından bir yudum daha aldı. Yüzünde ne kızgınlık vardı ne de kırgınlık. Sadece sabırlı bir sükûnet…
“Bak evladım,” dedi sakin bir tonla, “Eşitlik ile adalet aynı şey değildir.” Battal hemen atılmak istedi. Ama Sultan Amca elini kaldırdı. “Dur… Acele etme. Biraz izle, sonra konuşuruz.”
İçeride çalışan işçilerden Bişar’ı çağırdı. “Bak karşıdaki kamyonu görüyor musun?” “Evet efendim.” “Git bakalım, yükü neymiş öğren.” Bişar koşarak gitti, kısa süre sonra döndü:
“Karpuz yüklü efendim.” “Satılık mıymış?” “Bilmiyorum, sorayım.” Tekrar gitti, tekrar geldi… Sorular uzadıkça, Bişar’ın gidip gelmeleri de uzadı. Her seferinde yeni bir bilgi getiriyor, ama her bilgi için yeniden gitmesi gerekiyordu. Battal, olan biteni anlamaya çalışıyor, ama sabrı tükeniyordu. Sonra Sultan Amca, diğer işçi Derviş’i çağırdı. Aynı soruyu ona da sordu. Derviş, bir kez gitti… Ve döndüğünde her şeyi anlatmıştı: “Karpuzlar Adana karpuzu efendim. Hem toptan hem perakende satılıyor. Perakende fiyatı elli kuruş, toptan otuz kuruş. Pazarlık payı da var. Satıcılar iki gün daha burada kalacakmış…”
Sultan Amca, Battal’a döndü. “Gördün mü evladım?” dedi.
“İkisi de aynı işi yaptı. Ama biri parça parça öğrendi, diğeri bir defada…” Biraz yaklaştı, sesi daha derinleşti: “Bişar bir kamyon boşaltana kadar, Derviş iki kamyon boşaltır. Şimdi söyle… Bu iki insana aynı ücreti verir misin?” Battal sustu. Sultan Amca devam etti: “Eğer eşit verirsen, Derviş’e haksızlık edersin. Çünkü hak, herkese emeğinin karşılığını vermektir. Eşitlik değil, adalet esastır.” Sonra yavaşça ekledi: “Allah’ın isimlerinden biri de El-Adil’dir. O, her şeyi yerli yerince yaratır. Kimine güç verir, kimine akıl, kimine yetenek… Herkesi aynı yapmaz.”
Dükkânın içi bir anda ağırlaştı. “Sen şimdi herkesi aynı kefeye koyarsan,” dedi Sultan Amca, “dünyanın düzenini bozarsın. Herkesin yaptığı iş farklı, emeği farklı, katkısı farklı… Fırıncı da lazım, doktor da, öğretmen de, işçi de…”
Gözlerini Battal’ın gözlerine dikti: “Sen gece gündüz çalışıp doktor olacaksın… Ben hiçbir şey yapmayacağım… Sonra da ‘eşitlik’ diye senden aynı ücreti isteyeceğim. Bu mu adalet?”
Sözler, dükkânın içinde yankılandı. Battal’ın yüzünde ilk kez bir tereddüt belirdi. Çünkü ilk defa, duyduğu bir söz… Sadece kulağına değil, aklının içine dokunmuştu. “Sen buna eşitlik diyebilir misin?” diye sordu Sultan Amca, sesinde ne öfke ne de küçümseme vardı; yalnızca yılların süzgecinden geçmiş bir hakikat ağırlığı… “Seninle benim sarf ettiğimiz çaba, verdiğimiz emek bir mi ki ücret bir olsun? Eğer ‘olsun’ diyorsan, büyük bir haksızlık yapmış olursun.” Bir an durdu, gözlerini Battal’ın yüzünde gezdirdi. “Bak evladım… İnsanın ancak çalıştığının karşılığı vardır. Ne kadar emek, o kadar karşılık…”
Sözler dükkânın içinde ağır ağır dolaştı. Battal’ın zihni bir anda karıştı. Sanki iki ayrı ses, iki ayrı dünya çarpışıyordu içinde.
“Sezai öğretmen böyle anlatmıyordu…” diye geçirdi içinden.
Ama bir yandan da Sultan Amca’nın sözleri, kurduğu örnek, gözünün önünde yaşanan o basit ama etkili sahne… Hepsi bir araya gelince, inkâr etmesi zor bir gerçeklik oluşturuyordu.
Yine de kendini toparladı. İçindeki o yeni kimlik, geri adım atmasına izin vermiyordu. “Boş ver…” dedi kendi kendine.
“Bu gerici Sultan Amca, Sezai öğretmen kadar mı bilecek?”
Dürüst olmak gerekirse, anlatılanların aklında bir iz bıraktığını inkâr edemiyordu. Tam o sırada Sultan Amca’nın sesi düşüncelerini böldü: “Evde tadilat mı var evladım?”
Battal irkildi. “Şey… Yok, yani evet… Bir iki kapı pencere boyanacak.”
Boyaları aldı, hızlıca toparlandı. Kapıdan çıkarken, Sultan Amca’nın ardından gelen sesi onu bir an duraksattı: “Ne zaman muhabbet etmek istersen gel evladım… Kapım sana her zaman açık.” Battal, başını hafifçe salladı. Ama arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırarak oradan uzaklaştı.
Ertesi sabah kasaba, alışılmışın dışında bir manzarayla uyandı. Evlerin duvarlarında, dükkânların kepenklerinde, okul bahçelerinin duvarlarında iri harflerle yazılmış sloganlar göze çarpıyordu: Faşizme Geçit Yok!
Direne direne kazanacağız!
Kahrolsun Faşizm!
Bu ülke faşizme mezar olacak!
Yaşasın işçilerin şanlı direnişi!
Ağalar, burası küçük Moskova! Aklınızı başınıza devşirin!
Kahrolsun feodalizm!
Kasabanın sabah sessizliği, bu sözlerle parçalanmıştı. Sezai öğretmen, dernekte gençlere hitap ederken Battal’ı yanına çağırdı. Yüzünde memnun bir ifade vardı. “Aferin,” dedi alçak sesle. “Gece iyi iş çıkarmışsınız.” Sonra eğilip kulağına birkaç cümle fısıldadı. Eline küçük bir not sıkıştırdı. Battal, başını hafifçe eğerek onayladı. Notu cebine koydu. Ardından arkadaşlarına döndü. Sesi gür, bakışları kararlıydı: “Yoldaşlar! Yarın bir misafirimiz var. Bu misafiri karşılama şerefi bize verildi. Bu, kasabamızdaki ilk büyük eylemimiz olacak. Bundan sonra hiçbir faşist bu kasabaya adım atamayacak!” Kalabalık tek ağızdan haykırdı: “Kahrolsun faşizm!” O gece Battal’ın gözüne uyku girmedi. Sürekli aynı düşünce zihninde dönüp duruyordu.
“Başarılı olmalıyım… Sezai öğretmeni mahcup etmemeliyim…”
Planını defalarca kurdu, bozdu, yeniden kurdu.
Sabah olduğunda yorgundu ama içindeki heyecan, yorgunluğunu bastırıyordu. Kahvaltı sofrasında lokmalarını hızlı hızlı çiğniyor, anne ve babasının söylediklerini duymuyordu bile. Annesi usulca yaklaşıp saçlarını okşamak istediğinde, refleks gibi bir hareketle geri çekildi. Hiçbir şey demeden ayağa kalktı. Haki renkli parkasını giydi ve kapıyı çekip çıktı.
Derneğe vardığında herkes hazırdı. Hızlıca görev dağılımı yaptı. Hasan ve birkaç arkadaşını liseye, Akif ve grubunu ilkokula gönderdi. Kendisi ise en güvendiği arkadaşı Halit ile birlikte pankartları, dövizleri dağıttı. Sonra yürüyüş başladı. Yolda karşılaştıkları gençler de katıldı. Kalabalık büyüdükçe sesleri yükseldi. Marşlar, sloganlar sokaklarda yankılandı: “Gelin yoldaşlar birleşelim, haydi savaşa…”
Hasan ve Akif okullara ulaşmıştı. Dersler sürüyordu. Üçüncü dersin ortalarıydı. Hasan sınıf kapılarını tek tek açtı: “Herkes okulun önünde toplansın!” Okul müdürü engel olmaya çalıştı ama Hasan’ın bakışları sertti: “Müdür Bey… Siz de gelirseniz iyi olur. Yoksa başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz.” Bu sözler, müdürün direncini kırmaya yetti.
Kısa sürede öğrenciler bahçede toplandı. Ardından kalabalık, okulun dışındaki grupla birleşti ve marşlar eşliğinde kasaba meydanına doğru yürümeye başladı. Kasabalılar, bu sahneyi şaşkınlıkla izliyordu. Meydana geldiklerinde, Battal Atatürk heykelinin bulunduğu platforma çıktı. Kalabalık sustu. Battal derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı: “Yoldaşlar! Aydınlık yarınların devrimci gençleri! Gün doğmak üzere… Ve o gün, sizin mücadelenizle doğacak! Ama bu yürüyüşte önümüzde engeller var. Faşistler var! Onların uşağı olmuş zorbalar var! Biz, bu düzeni yıkacağız! Faşizme hiçbir yerde geçit vermeyeceğiz!” Kalabalığın nefesi tutulmuştu. Battal devam etti:
“Aldığımız habere göre, bugün 11.00 otobüsüyle bir faşist kasabamıza geliyor. Üstelik öğretmen olarak… Biz de onu karşılamak için buradayız! Bu karşılama, tüm faşistlere ders olacak! Ve bilin ki… Sıra onlara da gelecek!” Bir anlık sessizlik… Sonra meydan alkış ve sloganlarla inledi:
“Kahrolsun faşizm!” “Direne direne kazanacağız!”
Kasabanın kalbi o an, korku ile heyecan arasında sıkışıp kalmıştı. Ve kimse, bu kalabalığın nereye varacağını tam olarak kestiremiyordu… Battal, yaptığı konuşmanın ardından bir adım geri çekildi. Kalabalığın coşkusunu, sloganların ritmini, gençlerin gözlerindeki ateşi izlemek için platformun kenarına geçti. Liderliği kısa bir süreliğine Halit’e bırakmıştı.
Aşağıda toplanan kalabalık dalga dalga hareket ediyor, sloganlar meydanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Battal, kollarını göğsünde birleştirip olanları izlerken, yüzünde hem bir gurur hem de tuhaf bir gerilim vardı. Sanki kurduğu düzenin işleyişini seyreden bir komutan gibiydi. Ama içinin derinlerinde, Sultan Amca’nın sözlerinden kalan o ince sızı hâlâ yerini koruyordu. Bastırmaya çalıştıkça daha derine inen bir düşünce…
Başını hafifçe salladı. “Zayıflık,” diye fısıldadı kendi kendine.
“Devrimcide tereddüt olmaz.” Gözlerini yeniden kalabalığa çevirdi.
Aynı saatlerde, kasabaya doğru ilerleyen eski model bir otobüs, dağ yollarını ağır ağır aşarak son dönemeçlere girmişti.
Otobüsün 7 numaralı koltuğunda oturan Kürşad, heyecandan yerinde duramıyordu. Hayatının en önemli yolculuğunun sonuna gelmişti. Yıllarca verdiği emeğin karşılığı olan öğretmenlik mesleğine başlamak üzereydi. Fakir ama inançlı bir ailenin tek evladıydı. Kolay gelmemişti bu günler… Geceler boyu süren çalışmalar, yokluk içinde geçen yıllar… Hepsi şimdi geride kalıyordu. Bir ara farkında olmadan önündeki koltuğu itti. Otobüs sanki daha hızlı gidecekmiş gibi… Kendi hâline gülümsedi.
“Ne yapıyorum ben?” diye geçirdi içinden. Ama heyecan işte… İnsanı çocuklaştırıyordu.
Karnının acıktığını fark etti. Çantasından annesinin özenle hazırladığı poğaçalardan birini çıkardı. Yanındaki yaşlı adama uzattı. “Buyurun amca.” Yaşlı adam teşekkür ederek aldı. Kürşad da bir tane kendine aldı, iştahla ısırdı. Poğaçanın kokusu, bir anda onu evine götürdü. Annesinin mutfağına… Babasının sessiz oturuşuna… “Yolculuk nereye evlat?” diye sordu yaşlı adam.
Kürşad’ın yüzü aydınlandı. “Öğretmen olarak atandım amca. Bu kasabaya gidiyorum. Göreve başlayacağım. Sonra bir ev tutup annemle babamı da yanıma alacağım inşallah…” Konuşurken gözleri parlıyordu. Ama bir an sonra o parlaklığın içine ince bir hüzün karıştı. “Onlar çok çile çekti…” dedi yavaşça.
“Artık biraz da ben onların yükünü alayım istiyorum. Rabbim nasip etti… Çok şükür.” Yaşlı adam başını salladı. “Aferin evlat… Allah seni esirgesin. Yolun açık olsun.” Bu dua, Kürşad’ın kalbine sıcak bir dokunuş gibi yerleşti.
Otobüs kasabaya yaklaştıkça manzara değişti. Yüksek dağların arasına sıkışmış küçük yerleşim, yavaş yavaş görünür oldu. Tek katlı kerpiç evler, dar sokaklar, toprak yollar…
Kürşad camdan dışarı bakarken, içini hem bir huzur hem de hafif bir yalnızlık kapladı. “Burası…” diye düşündü, “benim yeni hayatım.”
Bir süre sonra yolun sağ tarafında iki okul binası belirdi. Uzun, tek katlı taş yapılar… Önlerinde geniş bir alan…
Kürşad’ın kalbi hızlandı. “İşte…” dedi içinden, “benim yerim burası.” Gözlerini ayıramadı. Sanki o binaya değil de, kendi geleceğine bakıyordu. Ama o an, ailesinden uzak olmanın burukluğu da çöktü içine. “Az kaldı,” diye fısıldadı kendi kendine. “Sizi de yanıma alacağım…”
Otobüs kasaba meydanına yaklaşırken, Kürşad bir şey fark etti. Meydanda alışılmadık bir kalabalık vardı. İnsanlar toplanmış, hareketli bir grup hâlinde bekliyordu. Slogan sesleri rüzgârla birlikte otobüse kadar ulaşıyordu. Kürşad, şaşkınlıkla baktı. “Herhâlde bir tören var…” diye düşündü. Ama içinde, sebebini bilmediği bir huzursuzluk kıpırdadı.
Otobüs durağa yanaşıp durdu. Muavin yüksek sesle bağırdı: “Bu kasabada inecek yolcular! Eşyalarınızı almayı unutmayın!” Kürşad derin bir nefes aldı. Valizini kavradı. Ve bilmeden… Kendi kaderine doğru ilk adımını atmak üzere ayağa kalktı. Otobüste bir hareketlilik başladı. Yolcular bir bir inmeye başladılar. Kürşat, valizini alıp otobüsün ön kapısına doğru yürüdü. Kapıdan dışarı baktığında bir grup gencin kendisine baktığını fark etti, içi ürperdi. “Bu insanlar bana neden bakıyorlar” diye şaşırıp kaldı. Kapının tam ortasına geldiğinde gözleri pankartlara, dövizlere takıldı. Nefesi sıkışır gibi oldu, yutkundu. “Bu kadar kişi beni mi bekliyor? Bunların niyetleri ne?” diye düşünürken, arkasında inmeyi bekleyen bir yolcu: “Kardeşim ineceksen in inmeyeceksen yol ver biz inelim.” diye çıkıştı.
Kürşat otobüsten inmeden bir kenara çekilerek bekledi. İçinden bir ses otobüsten inmemesi gerektiğini söylüyordu.
Dışarıda bekleyen kalabalık sabırsızlandı. Halit, otobüsün kapısına yöneldi, öfkeyle: “Bizi daha ne kadar bekleteceksin alçak faşist!” diye bağırdı. Kürşad, bu kalabalığın kendisini beklediğini ve bunun hayra alamet olmadığını tam olarak anladı. Halit’in bu çıkışı, bir yanardağ gibi patlamaya hazır öfkeli grubu harekete geçirdi. Kahrolsun Faşizm! Nidaları ortalığı inletti.
Yüzlerce genç, otobüste tek başına, hayatının baharında, hayata dair pespembe hayalleri olan, çiçeği burnunda bir öğretmeni öfkeyle bekliyorlardı. Kürşat’ın hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Ne emeklerle, ne zahmetlerle okumuş, öğretmen olmuştu. Yaşlı anne ve babası yememiş, yedirmiş; giymemiş giydirmişlerdi. Oğullarından güzel haberler bekliyorlardı. Kürşad’ın içini büyük bir hüzün ve korku kapladı. Galiba buraya kadarmış, yolun sonu görünüyor, diye mırıldandı. Başına bir şey gelirse yaşlı annesi ve babası ne yaparlardı acaba?
Halit, otobüsten inmeye tereddüt eden Kürşat’ın bacağına doğru elini uzatıp aşağı doğru çekmek istedi. Kürşat, istemsiz bir hareket ile Halit’in suratına doğru kuvvetli bir tekme attı, Halit yere yıkıldı. Halit’in arkasındaki onlarca genç bir anda Kürşat’a doğru uzanmaya, onu tutup aşağı indirmeye çalıştılar. Kürşat rastgele tekmeler savuruyor, kalabalığın otobüse girmesini engellemeye çalışıyordu.
Liderlerinin tekmelendiğini gören gençler daha çok öfkelendiler. Bağrışmalar, sloganlar, küfürler birbirine karıştı. Gençler, Kürşad’a ulaşabilmek için adeta birbirlerini eziyorlardı.
Kalabalıktan biri Kürşad’ı ayağından yakaladı, Kürşad tüm gücüyle dirense de otobüsün basamaklarından aşağı düşmekten kurtulamadı. Yere düşer düşmez yüzünde, sırtında, karnında tekmeler patlamaya başladı. Yaptığı tek şey cenin pozisyonuna geçip, kafasını ve yüzünü elleri ile kapatıp, dizlerini de karnına doğru çekerek, darbelerden korunmaya çalışmak oldu.
Daha önce birbirlerini hiç görmeyen, birbirlerini tanımayan, birbirleri ile aynı ortamın havasını solumayan ve birbirleri ile kişisel hiçbir sorunu olmayan, aynı vatanın evlatları, belirsiz güçlerin kışkırtmasıyla birbirlerinin fikirlerine tahammül edemiyor, birbirlerine acımasızca saldırıyorlardı.
Ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşanıyordu artık. Aynı sokaklar, aynı gençler, aynı öfke… Sadece isimler değişiyordu. Onlarca genç, tek bir bedeni ortalarına almış; merhametin çoktan terk ettiği bir hiddetle vuruyordu. Geride kalanlar, bir tekme daha atabilmek için önlerindekileri itiyor, eziyor, bağırıyordu. İnsan kalabalığı, bir anda aklını yitirmiş bir güruha dönüşüyordu. O kargaşanın içinde, bir anlık boşluk doğdu. Kürşad, son gücüyle sürünerek otobüsün altına sığındı.
Küçücük bir yavrukurt gibi… Savunmasız, korkmuş, yalnız…
Ama öfke peşini bırakmadı. Gençler otobüsün etrafını sardı. Ellerindeki pankart sopalarıyla otobüsün altına uzanıyor, onu çekip çıkarmaya çalışıyorlardı.
Ortaya çıkan manzara, insanın içini titreten cinstendi. Kasabanın yaşlıları, esnafı, aklıselim birkaç kişi araya girmeye çalıştı. “Yapmayın!” dediler. “Durun!” dediler. Ama sesleri, öfkenin uğultusunda kayboldu. Çünkü o an, gençlerin gözleri görmüyor, kulakları duymuyordu. Karşılarında artık bir insan yoktu. Sadece “öteki” vardı. Ve yok edilmesi gereken bir hedef…
Oysa dünya, farklılıklarla güzeldi. Gece olmasa gündüzün kıymeti bilinir miydi? Kış yaşanmasa baharın gelişi bu kadar sevinçle karşılanır mıydı? Rengârenk çiçekler olmasa, doğa bu kadar büyüleyici olur muydu? Bir evin içinde bile iki kardeş aynı düşünmezken, bütün insanları tek bir kalıba sığdırmaya çalışmak neyin hırsıydı?
Düşünce, insanın parmak izi gibiydi. Kendine has… Benzersiz… Onu zorla değiştirmeye çalışmak, insanın özüne müdahale etmek değil miydi? İnanç, akıl, vicdan… Bunlar zorla yönlendirilecek şeyler miydi? İnsanları yaratan, onları farklı kılan değil miydi zaten? Öyleyse… Sevgi varken, bu öfke nereden gelmişti? Çiçekler varken, kim tutuşturmuştu insanların ellerine taşları, sopaları? Hangi söz, hangi fikir, bir insanın kalbinden merhameti söküp almıştı?
Kürşad, otobüsün altında, çaresizce Allah’a sığınıyordu. Artık gücü tükenmişti. Bir an… Belki bir saniyeden kısa bir zaman… Sevdiği kız geldi aklına. İlk maaşını alacak, sonra evlilik hazırlıkları yapacaklardı. “Duyarsa…” diye düşündü.
“Ne yapar?”
Gözleri kararmaya başladı. Artık darbeler acıtmıyordu. Bedeni uyuşmuştu. Sesler uzaklaştı… Sloganlar silindi… Her şey yavaşça karanlığa gömülüyordu. Sonra… Kafasına inen sert bir darbe… Ve sessizlik. Tam o anda silah sesleri duyuldu. Sınır taburundan gelen askerler, havaya ateş açarak kalabalığı dağıtmaya başladı. Gençler bir anda sağa sola kaçıştı. Az önce dünyayı yıkacak gibi bağıran kalabalık, bir anda yok oldu. Meydan boşaldı. Geriye… Yerde hareketsiz yatan bir beden kaldı.
Kürşad’ın şakağından süzülen kan, beyaz yüzünde ince bir yol çiziyordu. Saçlarına toprak karışmıştı. Kazağı yırtılmış, dudakları patlamış, kaşı yarılmıştı. Kolundaki saatin camı kırılmıştı. Zaman… Onun için orada durmuştu. Onu aceleyle askeri araca bindirdiler. Ondan geriye iki şey kaldı:
Küçük valizi… Ve yol kenarına düşmüş ayakkabısının teki…
Hastanede yapılan ilk müdahalenin ardından, beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı. Doktorlar uğraştı. Ellerinden geleni yaptılar. Ama… Yetmedi. Kürşad kurtarılamadı. Onun sıcacık hayalleri… Bir sınıfta öğrencilerine ders anlatacağı günler… Anne ve babasını yanına alacağı o küçük ev… Hepsi… Kimsesinin olmadığı bir kasaba hastanesinin soğuk morgunda son buldu. Geride… Gözü yaşlı bir anne, Yorgun bir baba, Yarım kalmış bir sevda ve hiç tanışamadığı öğrenciler kaldı.
Kasaba derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes üzgündü. Ama bu üzüntü, korkuyla iç içeydi. Öğretmenler, memurlar, esnaf… Hiç kimse kendini güvende hissetmiyordu artık.
Kapılar erken kapanıyor, sohbetler yarım kalıyordu. Günlerce… Evlerde, kahvehanelerde, sokak aralarında… Hep aynı şey konuşuldu: “Bu nasıl oldu?” Ama kimse asıl soruyu yüksek sesle soramıyordu: “Bu daha başlangıç mıydı?”
Askerler, olayın izini sürmekte gecikmemişti. Kürşad’ın başına inen o ölümcül darbenin faili, görgü tanıklarının ve sorgulanan birkaç gencin ifadeleriyle belirlenmişti: Mehmet…
Kasabanın en ücra köşesinde, yoksulluğun sessizce hüküm sürdüğü bir evde, hayat her zamanki gibi ağır ama dingin akıyordu. Mustafa, ahırda ineğin altını temizliyordu. Ellerine sinmiş toprak kokusu, yılların emeğini taşıyordu. Eşi ise birkaç keçiye su veriyor, yorgun bedenine aldırış etmeden işine devam ediyordu. Gün batımına doğru işlerini bitirdiler. Evde sade bir sofra kuruldu. Tandır ekmeği… Otlu peynir… Bir tas yoğurt… Bulgur pilavı… Ve kuru soğan… Yoksulluğun içindeki helal bir huzur… Anne, içerden seslendi: “Mehmet! Sofra hazır oğlum!” Mehmet, elindeki odunları bıraktı. Tam içeri girecekti ki… Tok bir sesle kapı çalındı. Kapıya yönelmek istedi ama babası daha hızlı davrandı. Kapı açıldığında, eşikten içeri soğuk bir hava doldu sanki. Bir astsubay ve birkaç asker…
Astsubay sert bir sesle sordu: “Mehmet evde mi?” Bu soru, Mehmet’in yüreğine bir korku gibi saplandı. Çünkü o, askerlerin köylere yaptığı baskınları görmüştü. Meydana toplanan erkekleri… Çocuklarının, eşlerinin önünde dövülen, aşağılanan insanları… Hiçbir suçu olmasa bile, suçlu muamelesi görmenin ne demek olduğunu biliyordu. Ve şimdi… Kürşad’ın başına sopa vuran kişi olarak aranıyordu. Panikle geri çekildi. Düşünmeden… Sorgulamadan… Arka pencereye yöneldi. Ve bir anda… Kendini dışarı attı. Koşmaya başladı.
Komutan, Mehmet’in babasına tek kelime etme fırsatı vermedi: “Evi arayın!” Tam o sırada bir asker bağırdı: “Komutanım! Şahıs arka taraftan kaçıyor!” Bir anda herkes hareketlendi. Kovalamaca başladı. Mehmet koşuyordu. Nefesi kesiliyor, ciğerleri yanıyordu ama durmuyordu. Çünkü biliyordu… Durursa, başına ne geleceğini bilmiyordu. Belki suçsuzdu… Belki sadece kalabalığın içinde savrulmuştu… Ama bu önemli değildi artık. O an tek bildiği şey vardı: Kaçmak.
Komutanın sesi arkasından yankılandı: “Dur!” Ama Mehmet duymuyordu. Ya da duymak istemiyordu. Tepeyi aşarsa kurtulacağını düşündü. Tüm gücünü topladı. Koştu… Koştu… “Son kez uyarıyorum! Dur!” Ses, karanlığı yarar gibi geldi. Ama Mehmet durmadı. O an artık korku, aklının önüne geçmişti. Komutanın sesi bu kez emre dönüştü: “Asker! Diz çök! Nişan al! Ateş!”
Akşamın alaca karanlığında… Kavak ağaçlarında tüneyen kuşlar, silah sesleriyle bir anda havalandı. Kanat çırpışları, kısa bir süreliğine gökyüzünü doldurdu. Sonra… Derin bir sessizlik çöktü.
Mehmet, bir çığlıkla sendeledi: “Ah! Anam!” Bedeni, aşmaya çalıştığı tepenin yamacından aşağı yuvarlanmaya başladı. Toprak, taş, diken… Hiçbiri umurunda değildi artık. Askerler peşinden koştu. Ardından… Onun arkasından gelen iki gölge: Annesi… Babası… Mehmet, yuvarlanarak bir askerin postalına çarparak durdu. Başını kaldırmaya çalıştı. Gözleri, komutanın yüzüne ulaşmak ister gibi yukarı tırmandı. Titreyen dudaklarından güçlükle döküldü: “Neden… Neden vurdun beni?” Cevap gelmedi. Gözleri annesini aradı. Onu gördü. Ve son bir kez… “Ana…” dedi. Sonra bir daha… “Ana…” Kan, dudaklarından taştı. Başı, komutanın postallarına doğru düştü.
İki kürek kemiğinin arasından giren G3 mermisi, göğsünü parçalayarak çıkmıştı. Hayatının baharında… Nedenini bile tam anlayamadığı bir kavganın ortasında… Bir genç daha toprağa düşmüştü. Annesinin gözleri önünde…
Babası çaresizce bakarken… Anne, dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini oğlunun yüzüne koydu. Toprağa, kana bulanmış yüzünü okşadı. Ve bir feryat yükseldi gökyüzüne: Yırtıcı, derin, tarifsiz bir acı… Bir annenin yüreğinden kopan ağıt… O ses, sadece Mehmet için değildi. O ses… Kaybolan bütün gençler içindi.
Telsizden çağrılan askerî araç, kısa süre sonra olay yerine ulaştı. Mehmet’in cansız bedeni dikkatle araca yerleştirildi.
Askerler, donup kalmış acılı anne ve babaya yaklaşarak, yumuşatmaya çalıştıkları sert bir tonla: “Evinize dönün… Sizin için en iyisi bu…” dediler. Ama “en iyisi” diye bir şey kalmamıştı artık onlar için.
Mehmet’in düştüğü yerde, çimenlerin arasına serpilmiş beyaz papatyalar vardı. Bazılarının üzerine kan sıçramıştı. Beyaz yapraklar, kırmızıya bulanmıştı. Sanki doğa bile anlam verememişti olanlara. Bir hayat, bir nefes, bir umut… Sebebini kimsenin tam olarak bilmediği bir kavganın içinde koparılıp alınmıştı.
Haber, kasabanın içine bir ateş gibi düştü. “Mehmet vurulmuş!” Bu söz, kulaktan kulağa yayıldı. Komşular, akrabalar, gençler… Herkes Mehmet’in evine koştu. Kısa sürede evin önü doldu taştı. Ağıtlar, öfke, fısıltılar… Orası artık bir ev değil, bir acı meydanıydı. Kalabalık büyüdükçe öfke de büyüdü. Yüzlerce insan sloganlar atarak Hükümet Konağı’na doğru yürümeye başladı: “Mehmet öldü, Mehmetler ölmez!” “Mehmet’in kanı yerde kalmaz!” “Katiller hesap verecek!”
Sesler kasabanın sokaklarında yankılandı. Bir hafta boyunca öfke dinmedi. Karakol taşlandı. Hükümet konağı hedef alındı. Camlar kırıldı, duvarlar yaralandı. Sınır taburundan ve çevre karakollardan gelen askerler, geniş güvenlik önlemleri aldı. Barikatlar kuruldu. Silahlar omuzlardan inmedi. Kasaba, diken üstünde bir hayata mahkûm oldu. Kalabalık tek bir şey istiyordu: “Cenazeyi verin!” (cenaze töreni bir mitinge ve eyleme dönüşmemesi için ailesine verilmiyordu.) Uzun görüşmeler, tartışmalar, gerilim dolu bekleyişler…
Sonunda Mehmet’in cenazesi ailesine teslim edildi. Ama o cenaze… Bir vedadan çok, bir hesaplaşmaya dönüştü. Çevre illerden gelen yüzlerce kişiyle birlikte büyük bir kalabalık oluştu.
Mustafa’nın, bir baba olarak son isteği… Oğlunun cenaze namazının kılınması, bir dua ile uğurlanması… Bu istek, kalabalığın sloganları arasında kayboldu. Cenaze namazı kılınmadı. Dualar edilmedi. Sadece sloganlar yükseldi. Ve Mehmet… Sessizce değil, öfkenin gürültüsü içinde toprağa verildi.
Bu olaydan sonra kasabada dengeler tamamen değişti. Artık askerler sokaklarda rahat dolaşamıyordu. Her köşe başında bir tedirginlik vardı. Güvenlik güçlerinin parmakları tetikteydi. En küçük kıvılcım, büyük bir yangına dönüşebilirdi.
Emniyet müdürü, yaşananların ardından sert bir karar aldı. Baş Komiser İrfan’ı çağırdı. “Bu işin elebaşlarını alın. Özellikle Halit’i…” Talimat açıktı. Komiser, yanına birkaç polis alarak liseye doğru hareket etti. Ama haber çoktan ulaşmıştı.
Halit, okulda örgütlenmişti bile. Koridorlarda öğrenciler toplandı.
Görev dağılımı yapıldı: “Siz koridoru tutun! Siz idareyi kontrol edin! Siz kazan dairesine geçin! Hiçbir polis bu binaya giremeyecek!” Sözleri sertti. Kararlılığı tartışılmazdı. “Gelsinler bakalım… Gelecekleri varsa, görecekleri de vardır!”
Bir grup öğrenci idareye yöneldi. Okul yöneticileri rehin alındı. Telefon kabloları söküldü. Okul, dış dünyadan koparıldı. Artık içeride başka bir düzen vardı. Kısa süre sonra Komiser okulun önüne geldi. Kapıyı çaldı. Cevap yoktu. Öğrenci kapısına yöneldi. Kapının arkasında Halit ve arkadaşları vardı.
“Kapıyı açın!” dedi. Ama kimse açmadı. Konuşmalar uzadı… Uyarılar yapıldı… Hiçbir işe yaramadı. İçeriden tek bir cevap geldi: “Geldiğiniz gibi gidin!” Komiser sabrını kaybetti. Yanındaki polislerle birlikte kapıyı zorlamaya başladı.
Kapı aralandı… Ama açılmadı. Tam o sırada Halit, arkadaşlarına işaret verdi. “Biraz daha açın… Sadece o girsin.” Kapı, bir insanın zorla geçebileceği kadar aralandı. Komiser kendini içeri sokmaya çalıştı. Kafası, omzu, gövdesinin yarısı içeri girmişti ki… “Şimdi!” diye bağırdı Halit. Bir anda kapıya yüklendiler.
Komiser kapı aralığında sıkıştı. Ne ileri gidebiliyordu…
Ne geri çekilebiliyordu… Halit, soğukkanlı bir şekilde geri çekildi. “Şimdi sıraya girin…” dedi. Öğrenciler… Sanki bir oyun oynar gibi dizildiler. Birer birer yaklaşıp… Avuçlarını tükürerek… Kapıya sıkışmış adamın kafasına bütün güçleriyle şaplak attılar. Tok sesler koridorda yankılandı. Birinci sıra…
Sonra ikinci… Komiserin direnci kırıldı. Gözleri karardı. Ve bayıldı. Kapı biraz aralandı. Dışarıdaki polisler, baygın komiseri güçlükle çekip aldılar. Onu apar topar araca taşıdılar. Ama bu da bitmemişti. Öğrenciler dışarı fırladı. Polis aracını taşlamaya başladılar. Camlar çatladı. Taşlar kaportaya çarptı. Polisler hızla uzaklaştı.
Kasaba artık bir sınırın çok ötesine geçmişti.
Artık ne söz dinleniyordu… Ne akıl kalmıştı ortada…
Sadece öfke vardı. Ve o öfke… Her geçen gün biraz daha büyüyordu. Kasabanın üzerine çöken öfke, artık sadece bir olayın yankısı değil; büyüyen, kabaran ve önüne gelen her şeyi içine çeken bir girdap hâline gelmişti. Gençlerin gözlerinde yanan ateş, bir adalet arayışından çok, kontrolsüz bir intikamın habercisiydi.
Mehmet’in ölümü, bir kıvılcım gibi düşmüş; kuru ot misali bekleyen öfkeyi bir anda alevlendirmişti. Artık kimse geri adım atmak istemiyor, herkes kendi haklılığının içinde daha da sertleşiyordu. Öğrenciler, “bir daha kimse ölmesin” diye yola çıkmışlardı belki; ama attıkları her adım, yeni acıların kapısını aralıyordu.
Kaymakamın temkinli olunması yönündeki talimatı, görünürde bir sükûnet sağlasa da aslında bu, fırtına öncesi bir durgunluktan ibaretti. Okul yönetiminin değiştirilmesiyle birlikte, dengeler tamamen altüst oldu. Müdürlük koltuğuna oturan Sezai öğretmen, artık yalnızca bir eğitimci değil; gençliğin yönünü belirleyen görünmez bir iradenin taşıyıcısıydı. Onun sözleri, öğrencilerin zihninde tartışmasız birer hakikat gibi yer ediyordu.
Dernek binasının loş ışıkları altında yapılan gizli toplantılar, gecenin karanlığına karışan fısıltılarla doluydu. Haritalar açılıyor, sınırlar konuşuluyor, hayaller büyütülüyordu. Battal ve arkadaşları için artık kasaba dar gelmeye başlamıştı. Onlar, kendilerini büyük bir davanın neferleri olarak görüyorlardı. Bu uğurda sınırları aşmak bile gözlerinde büyümüyor, aksine bir gurur vesilesi hâline geliyordu.
Battal artık eski Battal değildi. Gözlerindeki tereddüt silinmiş, yerini katı bir inanç almıştı. Onun için artık doğru tekti ve o doğru uğruna her şey mubah sayılabilirdi. Tam da bu günlerde gelen bir haber, kasabanın kalbine bir hançer gibi saplandı. Ankara’da çalışan Yoldaş Tahir’in öldürüldüğü haberi, akşamın karanlığıyla birlikte evlerin içine sızdı. Radyo spikerinin soğuk sesi, bir insanın hayatını birkaç cümleye sığdırırken; Battal’ın içinde kopan fırtınayı kimse duyamıyordu. Yerinden fırlayıp derneğe koştuğunda, yalnız olmadığını gördü. Aynı öfke, aynı acı, aynı hırs yüzlerce insanın yüzüne yansımıştı.
Ertesi gün kasaba, tarihinin en kalabalık gününü yaşadı.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar, dar sokakları doldurmuştu. Bu küçük yerleşim yeri, bir anda büyük bir ideolojik gösterinin sahnesine dönüşmüştü. Yabancı yüzler, farklı kıyafetler, sert bakışlar… Kasaba halkı için bu manzara hem şaşırtıcı hem de ürkütücüydü.
Konaklayacak yer bulamayan kalabalık, çareyi camilere sığınmakta buldu. Ancak bu sığınma, saygıdan uzak, hoyrat bir işgale dönüştü. Ayakkabılarla girilen, içki şişelerinin bırakıldığı, kadın erkek ayrımı gözetilmeden yatılan kutsal mekânlar; kasabanın inanç dünyasında derin bir yaraya dönüştü. İtiraz eden imamın darp edilmesi ise, sadece bir kişiye değil, o kasabanın tüm değerlerine vurulmuş bir tokattı.
Cenaze günü, gökyüzü bile sanki olup biteni kabullenmek istemezcesine donuktu. Binlerce insanın attığı sloganlar, toprağa verilen bir bedenden çok, büyüyen bir nefretin yankısıydı. Duaların yerini öfke, sükûnetin yerini intikam yemini almıştı. Mezara indirilen sadece bir insan değildi; birlikte yaşama umudu da o toprağa gömülüyordu adeta.
Kalabalık dağıldığında geriye tuhaf bir sessizlik kaldı. Çelenklerle donatılmış mezar, kısa süre sonra mahallenin çocukları tarafından parçalandı. Onlar için bu çiçekler, sadece renkli birer oyuncaktı. Ölümün, ideolojinin, nefretin ne anlama geldiğini bilmiyorlardı. Belki de en masum olanlar onlardı; çünkü henüz kirlenmemişlerdi.
Kasaba ise artık eski kasaba değildi. Sokaklarda dolaşan her insan, karşısındakine biraz daha şüpheyle bakıyor; her ses, her slogan, her bakış yeni bir çatışmanın habercisi gibi algılanıyordu. Silahların gölgesi, insanların zihnine düşmüş; korku, gündelik hayatın bir parçası hâline gelmişti. Ve bütün bu karmaşanın ortasında, kimse şu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret edemiyordu: “Bu yolun sonu nereye varacaktı?”
Sonbaharın serinliği dağların yamaçlarına çökmüş, yaylalardan dönüş vakti gelmişti. Ufuk çizgisinde ağır ağır ilerleyen koyun sürüleri, tozlu patikaların üzerine dalga dalga yayılıyor; önlerinde yürüyen eşek ve katırların adımlarına uyarak kasabaya doğru akıyordu. Kepeneklerine sarınmış çobanlar, ellerinde değnekleriyle sürüyü yönlendirirken; başörtülerini sıkıca bağlamış Berivanlar, yorgun ama vakur adımlarla onları takip ediyordu. Sürüye eşlik eden iri gövdeli, heybetli çoban köpekleri ise başlarını dik tutmuş, adeta birer muhafız gibi etrafı kolaçan ediyorlardı. İki, üç sıra hâlinde kıvrıla kıvrıla inen bu sürüler, doğanın kendi elleriyle çizdiği bir tabloyu andırıyordu.
Kasabanın çarşısında ise bambaşka bir hareketlilik vardı.
Karakola yeni atanan Binbaşı, ilk kez kasabanın dar sokaklarını adımlıyordu. Üzerinde sade bir sivil kıyafet vardı; ancak duruşundaki disiplin, bakışlarındaki sertlik onu ele veriyordu. Yaşanan olaylardan haberdardı ve bu yüzden dikkatliydi. Kalabalığın içinde kaybolmak değil, kalabalığı okumak istiyordu.
Belediye binasının önüne geldiğinde, karşısına çıkan gençle göz göze geldi. Battal…
İki bakış, kısa ama keskin bir anın içinde birbirini tarttı. Bu kasabada yabancı olmak kolay değildi; herkes birbirinin yüzünü, yürüyüşünü, hatta nefes alışını bile tanırdı. Battal, karşısındaki adamın bu toprağa ait olmadığını ilk bakışta anlamıştı.
Yavaşça yaklaştı. “Merhaba,” dedi. Binbaşı, temkinli bir tebessümle karşılık verdi. “Kimliğini görebilir miyim?”
Soru, bir selamın ardından gelen soğuk bir rüzgâr gibiydi. Binbaşı bir an duraksadı. Bu genç kimdi? Sivil polis mi? Yoksa sadece cesur bir meraklı mı? “Ben de güvenlik güçlerindenim,” dedi sakin bir sesle. Battal’ın dudakları alaycı bir kıvrımla gerildi.
“Alnında mı yazıyor?” Bu söz, havayı bir anda sertleştirdi. Binbaşı, büyüyen gerilimi hissetti. Daha fazla uzatmamak için kimliğini çıkardı ve uzattı. Battal kimliği dikkatle inceledi. Gözleri bir noktada donup kaldı. Sonra bir anda, sesi kasabanın ortasına çakılan bir yıldırım gibi yükseldi: “Mehmet’in katilleri!”
O an, zaman sanki bir anlığına durdu. Binbaşı ne olduğunu anlayamadan gelen sert bir darbe ile sarsıldı. Battal’ın kafası, yüzüne çarpan bir öfke yumruğu gibiydi. Ardından, kenarda bekleyen gençler bir anda harekete geçti. Sokak, bir anda bağrışmalarla doldu. Yumruklar, tekmeler havada uçuştu.
Esnaf dükkânlarından fırladı. “Yapmayın!” diye bağıran sesler, öfkenin duvarına çarpıp geri döndü. Ta ki siren sesleri duyulana kadar… Gençler geldikleri gibi dağıldılar. Toz bulutu içinde kaybolan ayak izleri, geride yerde yatan bir adam ve donakalmış bakışlar bıraktı. O günden sonra kasabada hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Battal ve arkadaşları artık sadece öfkeli gençler değil, aranan isimlerdi. Geceleri kendi evlerine gidemiyor, şehrin kıyısında köşesinde saklanarak yaşıyorlardı. Duvarlar sloganlarla doluyor, bildiriler elden ele dolaşıyor, kasabanın ruhu her geçen gün biraz daha parçalanıyordu.
Büyükler suskun ama huzursuzdu. Camilerin hoyratça kullanılması, imamın darp edilmesi, bir binbaşının darp edilmesi… Ve en önemlisi, Mehmet’in ölümü… Hiçbiri sindirilemiyordu. Ama kimse de bu yangını nasıl söndüreceğini bilmiyordu. Sorular havada asılı kalmıştı: Bu gençlere ne olmuştu? Bu öfke nereden geliyordu? Neden herkes birbirine bu kadar yabancılaşmıştı? Cevap yoktu. Sadece büyüyen bir korku vardı.
Bir sabah… Henüz gün yeni ağarırken, kasabanın dar sokaklarında alışılmadık bir hareketlilik başladı. Motor sesleri, emir komutlar, sert adımlar… Battal, saklandıkları evde gözlerini açtığında bu uğultuyu duydu. Arkadaşlarını uyandırdı. Perdeyi araladı. Gördüğü manzara karşısında yüzü gerildi. Sokakta tanklar vardı. Zırhlı araçlar, ellerinde silahlarla bekleyen askerler…
Sokak başları tutulmuş, insanlar durdurulup aranıyor, sonra evlerine gönderiliyordu. “Galiba yerimizi buldular…” dedi kısık bir sesle. Evde bir panik dalgası yayıldı. Gençler hızla giyindi, arka bahçeye yöneldi. Ama orası da kapalıydı. Her çıkış, her sokak tutulmuştu. Akif’in sesi titredi: “Fare gibi kapana kısıldık…”
Battal, perdenin arkasından dışarıyı izlemeye devam etti. Ama içinde bir şeyler farklıydı. Bu, sadece kendileri için yapılmış bir operasyon gibi görünmüyordu. Daha büyük, daha derin bir şeyler oluyordu sanki. Hemen radyoyu açtılar. Hoparlörden yükselen ses, kasabanın üzerine ağır bir sis gibi çöktü. Marşlar çalıyordu… Ardından tok, otoriter bir ses duyuldu: “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…” Sözler devam ettikçe odanın içindeki hava ağırlaştı. “… Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedilmiştir… Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir…”
Battal’ın yüzü soldu. “Bu… Hiç hayra alamet değil,” diye fısıldadı. Kasaba, sadece bir gecede, başka bir zamana uyanmıştı. Ve artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı…
Kasabanın üzerine çöken o ağır sabah, yalnızca bir günün başlangıcı değil; bir dönemin kırılma anıydı. Güneş henüz dağların ardından tam olarak yükselmemişti ki, sokaklar postalların sert sesiyle yankılanmaya başladı. Yüzlerce asker, kapıları birer birer çalmak yerine kırarcasına açıyor; evlerin içine dolup gençleri sürükleyerek dışarı çıkarıyordu. Her kapı aralanışı, bir annenin yüreğine saplanan yeni bir korku, her bağırış bir başka ailenin içine düşen ateşti.
Kasaba artık bir yerleşim yeri değil, bir av sahasıydı. Evler didik didik aranıyor, sandıklar, dolaplar, yüklükler boşaltılıyordu. Ama en çok aranan şey ne silah ne de kaçak maldı… Kitaplardı. Sayfalarıyla sessizce duran, kimseye zarar vermemiş o kitaplar, sanki en tehlikeli silahlarmış gibi toplanıyordu. Askerlerin ellerinde, bir suç aleti gibi taşınıyor; ailelerin gözlerinde ise korkunun yeni bir adı oluyordu. Bu yüzden anneler, babalar kendi elleriyle evlatlarının kitaplarını sobaya atıyor, tandırlarda yakıyor, karanlık çukurlara gömüyordu. Bir zamanlar umutla açılan sayfalar, şimdi duman olup gökyüzüne karışıyordu. O duman, yalnızca kâğıtların değil; hayallerin, düşüncelerin ve geleceğin de külleriydi.
Nice genç, henüz hayatın başındayken, o kitapların gölgesinde suçlanıp demir kapıların ardına götürüldü. Gençliğin en canlı yılları, işkence odalarının karanlığında eriyip gitti. Ve bu korku, sadece o günlerle sınırlı kalmadı; yıllarca insanların zihnine kazındı. Kitap, bilgi değil; tehlike demekti artık. İnsanlar okumaktan çekinir, düşünmekten korkar hâle geldi.
İşte böyle bir sabah… Seyithan amcanın kapısı da çalınmadı, kırıldı adeta. Ev bir anda askerlerle doluştu. Her köşe didik didik arandı. Battal yoktu. Ama aradıklarını bulamayanların öfkesi dinmemişti. Odada, masanın başında ders çalışan küçük bir çocuk vardı. Hüseyin… Henüz on bir yaşında. Melek Hanım’ın yalvarışları, gözyaşları, diz çöküşü… Hiçbiri işe yaramadı. Seyithan amca, oğluna uzanmak isterken aldığı dipçik darbesiyle yere yığıldı. Ve Hüseyin, küçücük bedenine rağmen koca bir suçun yükü yüklenmiş gibi, askerlerin arasında sürüklenerek dışarı çıkarıldı. Annesi yalın ayak arkasından koştu. “Oğlum! O daha çocuk! Ne olur götürmeyin!” Ama o çığlık, motor seslerinin arasında kayboldu. Askerî araç uzaklaştıkça, bir annenin sesi toprağa düştü. Ve kasaba, bir annenin yıkılışına daha tanıklık etti.
Taburun yüksek duvarları, Hüseyin’i yutan bir karanlık gibi yükseliyordu. Sorgu odasında sorulan soru basitti: “Battal nerede?” Cevap ise aynıydı: “Bilmiyorum…” Ama bu cevap, kabul edilen bir cevap değildi. Kelime daha dudaklarından dökülür dökülmez gelen tokat, onu yere serdi. Küçük yüzünde açılan kızarıklık, bir çocuğun değil, bir çağın utancıydı.
“Nasıl bilmiyorsun!” Kükreyen ses, duvarlarda yankılandı.
Korkudan titreyen Hüseyin’in bedeni, kendine hâkim olamadı. Utanç, korku ve çaresizlik birbirine karıştı. Ama bu da yetmedi.
Onu dışarı çıkardılar. Soğuk, keskin bir bıçak gibi yüzüne çarpıyordu. Rüzgâr, iliklerine kadar işliyordu. Bir komut verildi. Hortum açıldı. Buz gibi su, küçücük bedenine çarptı. Nefesi kesildi. Titremeye başladı.
“Hatırladın mı?”
“Bilmiyorum…”
Her “bilmiyorum”, yeni bir acının kapısını aralıyordu. Hortum, sopa oldu. Su, işkenceye dönüştü. Zaman uzadı, saatler ağırlaştı.
Hüseyin artık bir çocuk değil; acının içinde küçülmüş bir gölge gibiydi. Parmakları donuyor, nefesi buhar olup uçuyordu. Gözyaşları burnuna karışıyor, ıslak koluyla silmeye çalışıyordu.
Bir ara… İçeri aldılar onu. Sobanın önüne oturttular. Isı, donmuş bedenine dokundu. Buhar yükseldi üzerinden. Bir an için kurtulduğunu sandı. Belki de merhamet diye bir şey hâlâ vardı…
Ama bu, sadece işkencenin başka bir yüzüydü. Bir komut daha verildi. Yeniden dışarı. Yeniden su. Yeniden soğuk. Yeniden dayak…
Bu döngü, acının en zalim hâliydi. Isıtıp dondurmak, umut verip geri almak… Bir çocuğun ruhunu parça parça kırmaktı bu. Komutan, camın arkasından izliyordu. Sanki bir insanı değil, bir deneyi gözlemler gibi. Dudaklarının arasından dökülen söz, o günün en karanlık cümlesiydi: “Belki zatürre olur… Geberir.” Ve o an, kasabanın hikâyesi sadece çatışmaların değil; vicdanın da kayboluşunun hikâyesine dönüştü.
Hüseyin’i hortumla dövmek zorunda bırakılan asker, yanındaki askerle fısıldar gibi konuşuyordu: “Kim vermiş bunlara bu hakkı?” “Bunlar bu milletin evlatları olamaz… Bu kin, bu öfke neyin nesi?” Dudaklarının arasından dökülen cümleler, kendi kendine ettiği bir isyandı artık. “Allah’a, peygambere küfür… Namaz yasak, oruç yasak… Başörtülü annelerimize, bacılarımıza düşmanlık… Bir de şu bacak kadar çocukları bizim elimizle dövdürüyorlar…” Sustu. Yutkundu. “En büyük işkenceyi aslında bize yapıyorlar…” Geceleri uyuyamadığını hatırladı. Gözlerini kapattığında gördüğü yüzler… O çocukların korkuyla büyüyen bakışları… Tazyikli suyun altında titreyen bedenler… Kulaklarında çınlayan çığlıklar… “Vicdanım susmuyor…” dedi kısık bir sesle. “İçimden bir ses diyor ki; vur şu zalimleri! Bitsin bu işkence! Ama… Askerliğin de yanar, hayatın da…” Başını iki yana salladı. “Bir de buraya peygamber ocağı diyorlar…” diğer asker çaresizce ellerini yana açıp, kaşlarını yukarı kaldırdı; dudak bükerek bu işe bir anlam veremediğini belirtti…
Akşamın karanlığı çökerken, taburun kapısı bir kez daha açıldı. Demir kapılardan içeri giren askeri araçların farları avluyu yarıp geçerken, araçlardan indirilen gençlerin gölgeleri duvarlara çarpıyordu. Eller ters kelepçeli, gözleri bağlanmıştı. Aralarında Battal da vardı. Başını dik tutmaya çalışıyordu ama yüzündeki izler, sabaha kadar süren işkencenin sessiz tanıklarıydı.
Komutan, onları görünce dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Yanında duran Sezai öğretmene dönerek alaycı bir sesle konuştu: “Senin kahraman devrimcin geliyor…” İkisi birlikte kahkaha attı. O kahkaha, taş duvarlara çarpıp geri döndü. İçinde merhamet olmayan, insanı ürperten bir sesti bu.
Battal’ın yaşı henüz on altıydı. Bir lise öğrencisi…
Ama o an, ne okul vardı ne defter ne de hayaller.
Bu yaş, insanın kimliğini yeni yeni kurduğu, adalet duygusunun en keskin olduğu zamandı. Dünya hâlâ siyah ve beyazdı onun için. İyi ve kötü, doğru ve yanlış netti. Ama şimdi…
Devlet dediği şey, öğretmeninin yüzüyle birleşmiş; bayrakla özdeşleştirdiği o kutsal kavram, karşısına şiddet olarak çıkmıştı.
Zihni bunu kabul edemiyordu. İçinde bir şey kırıldı.
Belki de geri dönmemek üzere… İşkence sadece bedenine değil, düşüncelerine, inançlarına, varlığına yapılıyordu. Ve o gece…
Battal ve arkadaşları sabaha kadar acının en karanlık hâliyle tanıştılar.
Saatler ilerledikçe taburun kapısı durmadan açılıp kapanıyor, her seferinde yeni gençler içeri alınıyordu. Aynı yaşlarda, aynı korkuyla… Aynı akıbeti paylaşmak üzere.
Çığlıklar birbirine karışıyor, gece uzadıkça zaman anlamını yitiriyordu. Ertesi gün… Güneş yükselirken, gençler yeniden araçlara bindirildi. Eller kelepçeli. Gözler bağlı. Bilinmeyen bir yolculuğa doğru…
Araçlar hareket ederken, tabur binasının ikinci katındaki pencereden üç kişi onları izliyordu. Sezai öğretmen. Bir üst düzey komutan. Ve Emniyet Müdürü… Yüzlerinde garip bir memnuniyet vardı. Gülüyorlardı. Avlunun bir köşesinde ise küçük bir beden hâlâ titriyordu. Hüseyin… Astsubay elini kaldırıp işaret etti: “Salıverin.” İki asker çocuğu nizamiyeye kadar götürdü. Kelepçeleri çözüldü. Gözleri açıldı. Bir an durdu Hüseyin. Gerçekten serbest miydi? Yoksa bu da bir oyun muydu?
Sonra… Koşmaya başladı. Arkasına bakmadan… Nefesi kesilene kadar…
Toprak yolda yalın ayak koşarken, korku hâlâ ensesindeydi. Her an bir elin omzuna dokunacağını, geri çağrılacağını sanıyordu. Ama kimse gelmedi. Evlerinin kapısı göründüğünde, ayakları artık onu zor taşıyordu.
Kapı açıldı. Melek Hanım, karşısında oğlunu gördüğünde bir an donakaldı. Sonra çığlık attı. Koşup sarıldı. Sarıldı…
Ve bırakmadı. Gözyaşları Hüseyin’in saçlarına, yüzüne, omuzlarına karıştı. “Yavrum…” Başka hiçbir şey diyemedi. İkisi de ağladı. Uzun uzun… Sanki o iki günün acısını, korkusunu, yokluğunu gözyaşlarıyla dışarı atmaya çalışır gibi…
O an, dünyada ne ideoloji vardı ne kavga… Sadece bir annenin evladına kavuşması vardı. Ve o sarılışta, kırılmış bir dünyanın en saf acısı… En gerçek sevgisi saklıydı.
Cezaevi… Demir kapıların ardında zamanın bile ürkerek yavaşladığı, insan sesinin yankıya dönüşmeden boğulduğu karanlık bir dünyaydı. Eller arkadan kelepçeli, gözler bağlı… Yüzlerce genç, bir bilinmezliğin içine doğru sürükleniyordu. Yarım saatte bir cezaevinin ağır demir kapısı açılıyor, içeri bir askeri araç giriyor; içinden dökülür gibi indirilen insanlar avluya bırakılıyordu. Açlık, susuzluk ve işkenceden bitkin düşmüş bedenler… Henüz çocuk sayılacak yaşta gençler… Kadınlar… Yaşlılar… Araç boşalıyor, ardından hiç duraksamadan yeni kurbanlarını almak üzere geri dönüyordu.
Battal ve arkadaşları da uzun, sarsıntılı ve belirsizliklerle dolu bir yolculuğun ardından bu kapının önüne getirilmişlerdi.
Duvar dibine dizildiler. Askerlerin sert komutları arasında, üzerlerindeki kemerler, saatler, küçük hatıralar tek tek alındı. Sadece eşyaları değil, kimlikleri de sökülüp alınır gibiydi. Her biri bir numaraya, bir kayda, bir dosyaya dönüştürülüyordu.
Sonra koğuşlara dağıtıldılar. Battal ile Akif aynı koğuşa düştü. Diğer arkadaşlarının nerede olduğunu bilmiyorlardı. Belki yan koğuşta, belki başka bir şehirde… Belki de artık hayatta değillerdi.
Koğuşun kapısı kapandığında Battal başını kaldırdı.
Ve gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Burası, sandığı gibi tek bir görüşün mekânı değildi. Aksine… Tam bir zıtlıklar arenasıydı. Bir köşede saçları sakallarına karışmış posbıyıklı solcular… Yanlarında hilal bıyıklı ülkücüler… Bir başka köşede fındık bıyıklı nurcular… Ve duvara yaslanmış, sessizce tespih çeken İslamcılar… (Artık gençlerin saç stilleri, bıyıkları, giysileri onların kimliklerinden daha çok ön plana çıkıyordu.) Hepsi aynı yerdeydi. Hepsi aynı kaderin içindeydi. Battal’ın zihni allak bullak oldu. “Allah Allah…” diye geçirdi içinden.
“Biz devrim için buradayız… Peki ya bunlar? Bunların burada ne işi var? Yoksa… Hepimiz mi aynı oyunun içindeyiz?”
Aynı sorular, farklı köşelerde başka zihinleri de kemiriyordu: “Biz vatanı savunuyorduk…” “Biz sadece inancımızı yaşıyorduk…” “Biz adalet istiyorduk…” Peki, o hâlde… Hepsi neden buradaydı? Cevap yoktu. Sadece ağır bir sessizlik…
İki gündür doğru düzgün bir lokma yememiş, bir yudum su içmemiş bedenler, yorgunluktan duvarlara yaslanmıştı. Açlık artık bir ihtiyaç değil, bir alışkanlığa dönüşmek üzereydi.
Tam o sırada koğuş kapısı sert bir gürültüyle açıldı. Elinde copla bir komutan içeri girdi. Yüzünde alaycı bir tebessüm vardı. “Yeni mekânınıza hoş geldiniz!” dedi. “Size en iyi hizmeti vereceğimizden hiç şüpheniz olmasın. Sizi adam edeceğiz…” Bu cümledeki “adam etmek” ifadesi, koğuşun duvarlarında yankılanırken herkes ne demek istediğini anlamıştı. Komutan, yanındaki askerlere döndü: “Bunların saçlarını, sakallarını kesin! Biraz insana benzesinler. Sonra da karınlarını doyurun.”
İnsana benzemek… Demek ki şu an insan sayılmıyorlardı.
Komutan, elindeki copu avucuna vurarak arkasını dönüp çıktı. Kapı kapandı. Ve koğuşta yeni bir düzen başladı.
Tutuklular, refleksle kendi içlerine çekildiler. Dışarıda birbirlerine düşman olanlar, burada da aynı refleksi sürdürüyordu. Gruplar oluşmaya başladı. Gözler temkinli, bakışlar mesafeliydi. Ama bu mesafe uzun sürmeyecekti. Çünkü açlık, acı ve korku… İnsanı eninde sonunda aynı noktada buluştururdu.
Koğuşun ağır demir kapısı, paslı menteşelerinden yükselen uğursuz bir iniltiyle açıldığında mahkûmlar adeta nefeslerini tuttular. Rutubet, ter ve eski kan kokusuna bu kez başka bir şey karışmıştı. Yaklaşan felaketin görünmez kokusu. Askerlerin postalları beton zemine her vurduğunda, sanki koğuşun duvarları biraz daha daralıyor, içerdeki insanların ruhu biraz daha eziliyordu.
Askerler, mahkûmları avluda sıraya dizdiler. Kimsenin başını kaldırmasına izin vermiyorlardı. Gözler yerdeydi ama herkes birbirinin korkusunu hissedebiliyordu.
Battal, bir köşeye çöktü. Gözleri koğuşta dolaşırken, içindeki kesinlikler birer birer çatlamaya başladı. Dışarıda her şey netti: Kim dost, kim düşman belliydi. Ama burada… Hiçbir şey net değildi. Ve belki de ilk kez, gerçekten anlamaya başlıyordu: İnsanlar birbirine düşman doğmazdı. Ama birileri, onları düşman etmeyi çok iyi biliyordu. Sessizlik öyle ağırdı ki yutkunma sesleri bile duyuluyordu.
İlk sıradaki mahkûmu dizlerinin üzerine çökerttiler. Tıraş makinesinin metal dişleri çalışırken çıkan cızırtılı ses, mezbahadaki bir bıçağın bilenişini andırıyordu. Asker, adamın saçlarını rastgele kesmeye başladı. Kafasının bir kısmı dipten kazınıyor, bir kısmında ise yamalı tutamlar bırakılıyordu. Saç telleri beton zemine düşerken, sanki adamın onuru da parça parça yere dökülüyordu. Ardından sakal ve bıyıklarına giriştiler. Makine mahkûmun derisini sıyırıyor yer yer kanatıyordu.
Sıradaki mahkûm başını geri çekti. Gözlerinde korkudan çok kırılmış bir gururun sertliği vardı. Kurumuş dudakları titreyerek açıldı: “Biz hayvan değiliz! İnanız, İnsan… Bu nasıl tıraş? Bu nasıl muamele? Ben saçlarımı sakallarımı kestirmem size!”
Sözünü bitirmesine fırsat vermediler. Beş asker aynı anda üzerine saldırdı. Sopaların vücuda çarpan tok sesi hapishanenin duvarlarında yankılandı. Adamın yüzü birkaç saniye içinde tanınmaz hale geldi. Kaşı yarılmış, dudağı patlamıştı. Diğer mahkûmlar kıpırdar gibi oldular anında namlular göğüslerine doğrultuldu. Kimse bir adım dahi atamadı.
Adama diz çöktürdüler. Ellerini arkadan bağladılar. Komutan ağır adımlarla yaklaştı. Yüzünde insanı ürperten bir soğukluk vardı. Sanki birazdan yapacağı şeyin sinyali gibi… Cebinden çakmağını çıkardı. Metal kapağın çıt sesi ölüm kadar soğuk duyuldu. Alevi mahkûmun yüzüne yaklaştırdı. “Burada emirlere karşı gelinmeyeceğini öğreneceksin!” dedi dişlerini sıka sıka… Sonra çakmakla sakallarını tutuşturdu. Sakalları kuru ot gibi bir anda alevlerin içinde kaldı. Sonra bıyıkları, kaşları ve kirpikleri yanmaya başladı. Koğuşu keskin bir yanık kokusu sardı. İnsan etinin ve derisinin yanık kokusu…
Mahkûm can havliyle bağırıyor acı içinde kıvranıyordu. Yanaklarında, dudaklarında göz kapaklarında su kabarcıkları oluştu. Kulaklarının kenarında ve boynunda siyah duman izleri belirdi. Ama en korkuncu etrafı siyah islerle kararmış, kirpikleri yanarak yok olmuş o gözlerdeki o unutulmaz ifadeydi. Acıyla birlikte aşağılanmanın, çaresizliğin ve insanlıktan koparılmanın karanlığı vardı o bakışlarda…
Koğuştaki herkes o an kendi geleceğini görmüş gibi donup kaldı. Hiç kimse konuşamıyordu. Bazıları başını eğmiş yere bakıyordu. Bazıları gözlerini kaçırıyordu. Bazıları da bu aşağılanmaya tanıklık etmemek için gözlerini kapamıştı. Ama korku soludukları havaya karışmış adeta nefesleri olmuştu…
Komutan korkunç bir kahkaha attı. O kahkaha bir insana ait olamazdı. Soğuk, boş ve karanlıktı… “Şimdi söyleyin bakayım saçını sakalını kestirmek istemeyen var mı aranızda?” sonra yanında esas duruşta bekleyen askere döndü. “ bu adam akşama kadar avludaki şu ağacın önünde esas duruşta bekleyerek ‘Ben bir hayvanım’ diye bağıracak. Sesi kısılırsa önce sizi sonra onu mahvederim.”
Asker ve gardiyanlar diğer mahkûmların saçlarına girişti. Saçları kesmiyor adeta yerinden söküyorlardı. Her hareket bilinçli bir aşağılama ve sindirme amaçlıyordu. Amaç tıraş etmek değil kişiliklerini parçalayıp itaate zorlamaktı…
Battal yerlerdeki saç tellerine bakarken bir an annesini düşündü. Kahvaltı sofrasında saçlarını okşamak için uzattığı ellerini. Ve onun bir hamle ile başını kaçırışını… İçi ansızın burkuldu: “ Ah anam! Senin okşamaya kıyamadığın saçlarım şimdi ne hallerde…” Gözlerinden iki damla gözyaşı süzüldü istemsizce. Farkında olmadan yanında duran ülkücü gencin omuzuna yaslandı. Genç dönüp baktı. Ne öfke vardı gözlerinde ne de düşmanlık. Her ikisinde de derin dipsiz bir tükenmişlik vardı…
O an herkes aynı gerçeği anlamıştı. Sağcılığın solculuğun hiçbir anlamı kalmamıştı artık. Aynı korkunun içine atılmış aynı zulmün altında ezilen mazlum insanlardı.
Bu sırada avludaki ağacın karşısında duran adamın, “ Ben bir hayvanım. Ben bir hayvanım. “ diye bağıran sesi çatlıyor, bazen hırıltıya dönüşüyordu. Bir dipçik darbesi ile ses tonu yeniden yükselirken, herkesin içindeki insanlık biraz daha sessizce ölüyordu.
Battal, elindeki tası dizlerinin üzerine koydu. Çorbanın yüzeyinde dolaşan yağ parçacıkları, bulanık bir aynayı andırıyordu. Kendi yansımasını görmek ister gibi baktı… Ama gördüğü şey artık tanıdığı biri değildi. Bir yudum aldı. Ne tadını aldı ne de sıcaklığını hissetti. Koğuşta kaşık sesleri, hırıltılar, yutkunmalar… Hepsi birbirine karışıyordu. Açlık, insanları sessiz bir kabullenişe sürüklüyordu. Az önce yaşananlar sanki yıllar önce olmuş gibi uzaklaşmıştı. Ama Battal’ın içinde bir şey hâlâ yanıyordu. Başını kaldırdı. Karşı köşede, yüzü yanıklar içinde olan o mahkûm hâlâ esas duruşta duruyordu. Dudakları titriyor, sesi çatallı bir şekilde aynı cümleyi tekrar ediyordu: “Ben bir hayvanım… Ben bir hayvanım…”
Her tekrar, Battal’ın yüreğine bir çivi gibi çakılıyordu. Dayanamadı. Gözlerini kapattı. Ve o an… Zihninde kapılar birer birer açılmaya başladı. Önce annesi geldi… Seccadenin üzerinde, gözyaşları içinde dua eden hâli… “Allah’ım evladımı sana emanet ediyorum…” diyen sesi… Sonra… Onu itişi… “Yeter artık bu saçmalıklar!” diye bağırışı… Kalbi sıkıştı. Ardından Zehra… Pencerede bekleyen o masum gülüş… Yolunu uzatıp sadece onu görmek için yürüdüğü sabahlar… Ve sonra… “Önce devrim!” deyip sırtını dönüşü… Sonra Sultan amca… “Eşitlik başka, adalet başka evladım…” diyen sesi… O an dudaklarını ısırdı. İçinden bir cümle döküldü: “Belki de… Haklıydı…” Ve en son… Kürşad… Otobüsün kapısında korkuyla bakan gözler… Yere düşüşü… Tekmeler… Sloganlar… Battal’ın nefesi kesildi. Elleri titremeye başladı. “Biz… Ne yaptık?” diye fısıldadı. Koğuşta kimse onun bu hâlini fark etmedi. Ama o, ilk defa kendisiyle baş başaydı. Ve bu en ağır sorguydu. Yanındaki ülkücü genç hafifçe kıpırdandı. Battal’a baktı. “Su ister misin?” diye sordu kısık bir sesle. Battal şaşırdı. Bir an cevap veremedi. Sonra başını salladı. Genç, elindeki kupayı uzattı. Aynı kaptan içtiler. Hiçbir şey demediler. Ama o an… Yıllardır kurulmuş bütün duvarlar sessizce yıkıldı.
Koğuşun bir köşesinden yaşlı bir ses yükseldi:
“Evlatlar…” Herkes başını o yöne çevirdi. Duvara yaslanmış, yüzü çizgilerle dolu bir adam konuşuyordu. “Bizi buraya getiren şey fikirlerimiz değil…” dedi. “Birbirimize düşmemiz…”
Sessizlik… “Dışarıda birbirimizi düşman bildik… Burada anladık ki… Hepimiz aynı yerden vurulmuşuz. Artık uyanmamız gerek!”
Battal başını öne eğdi. O gece kimse kolay uyuyamadı. Battal hiç uyumadı. Gözlerini tavana dikti. Ve ilk defa sloganlar olmadan düşündü. İlk defa… Birinin öğrettiği gibi değil, kendi aklıyla düşündü. Ve ilk defa… Kalbi ile aklı aynı yerde buluştu. İçinden sessizce bir cümle geçti: “Ben yanlış yoldaymışım…” Ama bu bir son değildi. Bu her şeyin yeniden başladığı andı.
Sabahın ilk ışıkları, demir parmaklıkların arasından süzülürken Battal yavaşça doğruldu. Gözleri kararlıydı artık. Ama bu kararlılık… Eski öfkenin değil, yeni bir farkındalığın kararlılığıydı. Yanındaki Akif’e baktı. Sessizce fısıldadı: “Biz… Buradan çıkarsak…” Durdu. Yutkundu. “…Artık kimseye zarar vermeyeceğiz.” Akif cevap vermedi. Ama gözleri doldu.
Koğuşta yeni bir gün başlıyordu. Ama Battal için bambaşka bir hayat… Koğuşlar tüylerden temizlenirken koğuş kapısı copla birkaç kez dövüldü. Bu, komutanın yeniden koğuşa gireceğinin habercisiydi. Gri renkli, kasvetli büyük demir kapının sürgüleri gürültüyle açıldı. Komutan ve askerler heybetle içeri girdiler. Kirli, pasaklı büyük bir kazanda getirilen çorba, bir parça kuru ekmekle mahkûmlara dağıtıldı. Açlıktan kırılmak üzere olan mahkûmlar çorbalara hayatlarında ilk kez yemek yiyormuş gibi saldırdılar. Yemek faslından sonra komutan kahkahalar atarak “Söylemeyi unuttum 24 saatte bir defa ve sadece bir dakika tuvalet hakkınız var. Bilmiş olun!” dedi, hem de sırıta sırıta…
Mahkûmlar az da olsa doyduklarına sevinmişlerdi. Ancak sevinçleri uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra müthiş bir karın ağrısıyla kıvranmaya başladılar. Koğuşun demir kapısına vurarak tuvalet için izin istediler. Ancak ne seslerini duyan oldu ne de kapıyı açan. Battal, iki elini karın boşluğuna koyarak sıkıştırıyor, ağrısını hafifletmeğe çalışıyordu. Bağırsaklarından acayip gurultular geliyor, acıdan ter basıyordu. Bir an önce tuvalete gitmesi gerekiyordu. Fakat demir kapılar kilitliydi.
Bağırsaklarından gelen basınca dayanamayan birkaç mahkûm altlarına kaçırdılar. İki kişi de koğuşun içinde bir kenara tuvaletlerini yapmak zorunda kaldılar. Koğuşu ağır bir koku sardı. Bir süre sonra koğuşun demir kapısı coplarla dövüldükten sonra açıldı. Mahkûmların tek sıraya dizilmeleri istendi. Komutan içeri girer girmez burnunu işaret ve başparmağıyla sıkarak, küfürler savurmaya başladı. “Bu ne iğrenç koku?” diye haykırdı.
Askerlere koğuşun içine tuvaletlerini yapanları tespit edin diye emir verdi. Tespit edilen iki mahkûma coplar, sopalar ve tüfek dipçikleri ile dayak atıldı. Mahkûmların feryatları hapishanenin boş ve uzun koridorlarında yankılandı. İnsanlık onuru hiçbir zaman bu kadar ayaklar altına alınmamıştı. Diğer mahkûmlar tek sıra halinde koridora çıkarıldılar. Tek göz bir tuvaletin önünde dizildiler. Komutan: “Söylemiş miydim tuvalette kalma sürenizin bir dakika olduğunu. Bir dakikadan fazla içerde kalanın hayatını karartırım bilesiniz!”
Yedikleri ilaçlı çorbadan bağırsakları bozulan mahkûmlar sancılar içinde tuvalet sırası beklemeye başladılar. Bir dakika dolar dolmaz askerler tuvaletin kapısını şiddetle çalıyor, mahkûmun dışarı çıkmasını istiyorlardı. Bir dakikalık süre dolduğunda gardiyanın sesi bir bıçak gibi keser havayı… “ Çabuk dışarı çık!”
İşte o çabuklukta düşer insanlık… O çabuklukta dağılır mahremiyet… O çabuklukta insan, kendinden utanmayı öğrenir. Kapının önünde bekleyenler iki büklüm… İçeri girenler yarım… Çıkanlar eksik… Hiç kimse tam değildi artık. Bir dakika… İnsanın kendine ait en mahrem anını bile ölçen, bölen, parçalayan bir zaman dilimi… İnsanın insan olmaktan çıkarıldığı bir süre…
Kapının önünde dizilen mahkûmlar, sadece sıranın kendilerine gelmesini beklemiyorlardı; utancın kendilerine ulaşmasını bekliyorlardı.
Battal’ın sırası yaklaştıkça kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Kalbi göğsünden çıkıp kaçacak gibiydi. Gözlerini yere dikmişti. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordu. Çünkü herkes birbirinin çaresizliğini görüyordu… Ve bu, dayaktan daha ağır geliyordu. İçeri giren bir mahkûm daha bir şey yapamadan kapı yumruklandı: “Çabuk!” Sesi duyanın içi ürperiyordu. O ses sadece bir emir değildi; bir tehditti… Bir aşağılamaydı… Bir hatırlatmaydı: “Sen burada insan değilsin.” Bazıları dayanamadı. Kapıdan çıktıklarında gözleri dolu doluydu. Ama ağlayamıyorlardı. Çünkü burada ağlamak bile bir zayıflık, bir davet gibiydi yeni bir dayağa.
Koğuşa döndüklerinde kimse konuşmadı. Konuşacak bir şey kalmamıştı. İnsan, aç kalınca konuşur… Susuz kalınca konuşur… Ama onuru kırıldığında susar. Sessizlik çöktü. Ağır… Yapışkan… Nefes aldırmayan bir sessizlik… Koğuşun duvarları bile utanmış gibiydi. Sanki onlar da bu manzaraya tanıklık etmek istemiyor, gözlerini kapatmak istiyordu.
Battal başını duvara yasladı. Gözlerini kapattı. Ve ilk defa… İlk defa gerçekten düşündü. Sultan Amca’nın sözleri geldi aklına. “Adalet…”“Eşitlik…” Bir zamanlar büyük bir inançla haykırdığı sloganlar, şimdi kendi içinde yankılanıyordu. Ama bu yankı artık güçlü değildi. Kırık… Parçalı… Sorgulayan bir sesti. “Biz ne yaptık?” diye geçirdi içinden. “Ne uğruna… Kim için?” Kürşad’ın yüzü geldi gözlerinin önüne. Otobüsün kapısında duran o genç öğretmen… Korku dolu bakışları… Yere düştüğü an… Bir an için nefesi kesildi. “Ya o da böyle hissettiyse…” diye düşündü. “Ya o da bu kadar çaresiz kaldıysa…” İçi daraldı. Karnındaki sancı ile vicdanındaki sancı birbirine karıştı. Hangisi daha çok acıtıyordu, ayırt edemedi. Koğuşta biri hafifçe hıçkırdı. Kim olduğu belli değildi. Ama kimse dönüp bakmadı. Çünkü herkesin içinde aynı hıçkırık vardı. Ve o gece koğuşta sadece bedenler değil, inanışlar da sarsıldı. İdeolojiler çatladı. Sloganlar sustu. Ve ilk kez… Herkes aynı yerde buluştu: Acıda…
Bazıları bu suçu işlemek için dizlerini karnına çeker, başını soğuk rutubetli duvara dayar. İnsan açlığa dayanabilir, uykusuzluğa keza öyle. Ama aşağılanmaya alışamaz. Her aşağılanma insan bedeninde telafisi yıllar sürecek hasarlar bırakır…
Koğuşlarda zaman artık saatle değil sıkışma ile ölçülüyordu… Bu mahkûmlar bir gün özgürlüklerine kavuşurlarsa eğer, bir caddedeki tuvalet tabelasını gördüklerinde kim bilir belki oturup ağlarlar…
Demir kapının sürgüsü her kapandığında, içerde sadece bir çocuk kalıyordu. Henüz on altı yaşında. Daha sesi tam kalınlaşmamış, yüzündeki tüyler bile çocukluğun izlerini taşıyan beden takvime göre değil acıya göre büyüyordu. Yirmi dört saatin içinde yalnızca bir dakika… İnsanın en doğal ihtiyacı için yalnızca bir dakika… Bir dakika aşağılanmanın saatlere bölünmüş hali…
Zaman cezaevinde akmaz, sızar. Duvarlardaki rutubet gibi sızar, kemiklere işler. O çocuklar için saatler artık idrar torbasında ve bağırsaklarda biriken baskı ve sancı gibi ağır ve yıkıcıdır. Her saniye bedeni ile iradesi arsında bir savaş başlatır. Dayanmak zorundalar. Çünkü dayanamazlarsa insanlıklarından bir parça daha eksilecektir. Şimdi en doğal bir ihtiyaç bile bir suç olarak sunuluyordu önlerine. Bir dakikalık bir süre için kapının açılmasını beklerken sanki sonsuz bir özgürlük verilecekmiş gibi heyecanlanmak… Oysaki bu bir lütuf değil sistematik bir işkenceydi…
Battal gerilerdeydi, sırası gelinceye kadar dayanamayacağını anladı. Ayağındaki çorapları çıkardı. İstemsizce altına etmemek için çorapla makatına tampon yaptı. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sancılar içindeyken sırası geldi. Ancak bir dakikada bağırsaklarını boşaltması imkânsızdı. Tuvalete girer girmez alaturka tuvalet taşına temas ederek oturdu. Ayaklarını kapının arkasına dayadıktan sonra sırtını da duvara yasladı. Mümkün mertebe bağırsaklarını boşaltmaya çalışsa da bir dakikalık süre içerisinde bu mümkün değildi. Süre tamamlanınca askerler kapıyı coplarla çalmaya ve çıkması için seslenmeye başladılar. Battal, çıkmayınca askerler kapıyı açmak için zorladılar. Ancak Battal duvardan güç alarak, ayakları ile kapıya kuvvetlice baskı yapmaya başladı. Askerler bağırıyor, küfürler savuruyorlardı. Günyüzü görmemiş küfürler…
Battal, askerlerin kapıya yüklenmelerine ancak üç dakika dayanabildi. Bu süre içinde de bağırsaklarını boşalttı. Kapının arkasından bacaklarını çeker çekmez iki asker içeri daldı. Onu tuttukları gibi dışarı çektiler. Beş asker postalların sert burun kısmı ile kaval kemiklerine vurmaya, iki askerde ayak parmaklarını postalların topuklarıyla ezmeye başladılar. Battal acılar içinde yere yıkıldı. Yerde de coplarla vurmaya devam ettiler. Battal’ın feryatları tüm hapishanede yankılandı, durdu.
O çığlık yalnızca bir insanın acısı değildi. O çığlık, o koğuşta sıkışıp kalmış bütün gençlerin ortak sesi gibiydi. Duvarlara çarpıyor, tavana yükseliyor, sonra geri dönüp yine onların üzerine çöküyordu. Hiç kimse kulaklarını kapatmadı. Çünkü herkes kendi sesini duyuyordu o çığlıkta.
Askerler yoruluncaya kadar vurdular. Her darbe, sadece kemiğe değil, insanın içindeki dirence iniyordu. Her tekme, “sen bir hiçsin” demenin başka bir yoluydu. Ülkücülerden biri öne atıldı, bir askeri göğsünden iterek: “Yeter Allahtan korkmuyor musunuz? Bu zulüm niye?” diye bağırdı. Göğsünden itilen asker sırt üstü yere düşünce, askerlerin tamamı adı Beyrek olan ülkücü gence yöneldi. Bir saat boyunca Beyrek coplarla dövüldü. Yara bere ve kan içinde kalan Battal ve Beyrek sürüklenerek koğuşa götürüldü. Koğuşta saatlerce baygın kaldılar…
İnsani vicdan, siyasi ayrımcılığın önüne geçmiş; bir Ülkücü, bir Devrimciye yapılan zulme kayıtsız kalmamıştı…
Battal nefes alıyordu… Ama yaşamakla ölmek arasında ince bir çizgideydi. Gözleri yarı açıktı. Tavana bakıyordu. Ama gördüğü şey tavan değildi. Annesini gördü. Evin küçük odasında, sabah ışığında saçlarını okşamak isteyen annesini… O anı… Elini bir hamleyle itişini… “Yapma ana!” deyişini… İçinden bir şey koptu. “Keşke…” dedi dudakları kıpırdamadan. Ama bazı kelimeler, insanın içinde doğar ve orada ölür. Dışarı çıkamaz. Bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından. Toprakla, kanla, terle karıştı. Kimse fark etmedi. Ya da fark etti ama görmezden geldi. Çünkü bu yerde acı bile sıradanlaşmıştı.
Bir süre sonra iki mahkûm Battal’ın yanına geldi. Biri sessizce kolunun altına girdi, diğeri başını kaldırdı.
Hiç konuşmadılar. Konuşmaya gerek yoktu. Aynı acıyı paylaşan insanlar, kelimelere ihtiyaç duymazdı. Battal’ın dudakları titredi: “Su…” Ses çıkmadı neredeyse. Biri mendilini suya batırdı, dudaklarına sürdü. Sanki bir çocuğa su verirmiş gibi… Çünkü o an, hepsi yeniden çocuktu. Kırılmış… Korkmuş… Yalnız…
Koğuşta artık kimse kimseye ne solcu diyordu, ne sağcı… Ne ülkücü… Ne devrimci… Artık sadece “insan” vardı. Ve o insan, eziliyordu. Battal gözlerini kapattı. İçinde bir şeyler yıkılıyordu. Sloganlar… Öfke… Nefret… Hepsi bir bir anlamını kaybediyordu. Yerine başka bir şey geliyordu. Ağır… Yakıcı… Kaçınılmaz… Pişmanlık. İlk defa kendine sordu: “Biz neye dönüştük?” Cevap gelmedi. Ama sessizlik yeterince ağırdı.
Koğuşun içinde bir yerlerde hâlâ o yanık kokusu vardı…
Ve o koku, sadece saçların değil, bir neslin hayallerinin de yandığını hatırlatıyordu. O gece hiç kimse uyumadı. Uyuyamazdı. Çünkü gözlerini kapattıklarında gördükleri şey karanlık değildi… Kendi yaptıklarıydı.
Koğuşta artık farklı fikirlerde insanlar değil, zulme karşı direnen mazlumlar vardı… Çünkü mazlumun dininin, dilinin, ırkının, cinsiyetinin sorulmayacağını iliklerine kadar anlamışlardı…
Mahkûmlardan Mücahit, sabah namazı için uyandı. Koğuşta ve koridorlarda ilk defa sessizlik vardı. Ot dolu yastığından başını kaldırıp, uyuyan arkadaşlarına baktı. Yatak ve yastıkları kurumuş otlarla doluydu. Yüzünde ve vücudunda bitki çöplerinin izleri vardı. Abdest alması gerekiyordu ancak ne su vardı nede tuvalete gitmek için demir kapılar açıktı. Kalın soğuk taş duvara yöneldi. Ellerini duvara sürterek yüzünü, kollarını teyemmüm ederek abdest aldı. Ceketini yere serdi, namaza durdu. Namazdan sonra ellerini açarak uzun uzun dua etti. Ağladı ağladı…
Mücahit’in duası, titreyen dudaklarından dökülürken koğuşun soğuk taşlarına çarpıp yankısız kaldı. Ellerini yüzüne kapattı. Parmaklarının arasından süzülen gözyaşları, kirli sakalına karıştı. O an, ne ideolojiler vardı zihninde ne de tartışmalar… Sadece bir kul ile Rabbi arasındaki çıplak hakikat vardı. “Ya Rabbi…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Bizi affet… Bizi birbirimize düşüren ne varsa bertaraf et… ve ümmetin çocuklarını yeniden kardeş eyle…” Başını secdeden kaldırdığında gözleri koğuşun karanlığına alışmıştı. Etrafına baktı. Yerde yan yana uzanan bedenler… Kimi yüzüstü, kimi sırtüstü… Kimi inler gibi, kimi taş kesilmiş gibi… Bir köşede Battal vardı. Başının altına katladığı kolu yastık yapmış, yarı baygın hâlde yatıyordu. Yüzündeki morluklar karanlıkta bile seçiliyordu. Biraz ileride Beyrek… Duvara yaslanmış, başı yana düşmüş… Sanki uyuyor gibiydi ama bu uyku dinlenmek için değildi; kaçmaktı…
Mücahit yavaşça ayağa kalktı. Ayaklarının altındaki kuru otlar hışırdadı. O ses bile ona fazla geldi. Sanki bu sessizliği bozmak bir saygısızlıkmış gibi duraksadı. Sonra Battal’ın yanına gitti. Eğildi. Bir süre yüzüne baktı. Bir zamanlar meydanlarda slogan atan, öfkeyle haykıran o genç… Şimdi sessiz, kırılmış, savunmasız bir çocuk gibiydi. Mücahit içinden bir şeylerin yumuşadığını hissetti. Elini uzattı… Tereddüt etti… Sonra yavaşça Battal’ın başının altındaki kolunu düzeltti, biraz daha rahat etmesini sağladı. Bu küçük hareket, belki de o koğuşta kurulan en büyük köprüydü. Sonra Beyrek’e yöneldi. Onun da başını duvara çarpmayacak şekilde hafifçe düzeltti. Üzerini örtmeye çalıştı. Kimse görmedi. Ama aslında herkesin ihtiyacı olan şey tam da buydu. Şefkat. Koğuşun ortasına geldiğinde durdu. Başını kaldırdı. Gözleri tavana, daha doğrusu görünmeyen bir gökyüzüne yöneldi. “Ya Rabbi…” dedi yeniden. “Bize sabır ver… Ama en çok da kalplerimizi düzelt…” O an anladı ki… Asıl savaş dışarıda değilmiş. Asıl savaş insanın kendi içinde… Nefsiyle… Öfkesiyle… Kiniyle… Ve o koğuşta, o karanlığın içinde, ilk defa gerçek bir birlik doğuyordu. Zorla değil… Korkudan değil… Acının içinden süzülen bir hakikatle… Onlar; solcu, sağcı, ülkücü, devrimci değildi… Onlar, aynı kaderin içinde yoğrulmuş, aynı acıyla terbiye edilmiş, aynı zulme karşı omuz omuza duran insanlardı.
Koğuşta sabah yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladı. Ama bu sabah, güneşle gelmiyordu. Bu sabah, insanlığın küllerinden doğan sessiz bir fark edişle geliyordu. Mücahit ceketinin astarı içine gizlediği bir elin avucunun içine yerleşecek kadar küçük kuran ve mealini çıkardı. Sessiz sessiz huşu içinde okumaya başladı.

Battal gözlerini açtı. Mücahidi gördü. Derin düşüncelere daldı. Yeni doğan güneş ışıkları havalandırma alanına bakan demir parmaklı ve tel örgülü pencereden koğuşa doğru süzüldü. Battal Güneşin sıcak dokunuşunu yüzünde hissetti. Annesinin sabah namazına uyandırırken şefkat dolu öpücüklerini bir kez daha anımsadı. Sonra da Sezai öğretmeni geldi aklına. Acaba o neredeydi şimdi? Okulda mıydı yoksa tutuklandı mı? Bir öğretmen nasıl da hayatımızı değiştirdi. O olmasaydı belki bugün burada olmazdık. Annemi, babamı, büyüklerimi neden dinlemedim. Annesini namazdayken itmesi ve ona bağırması geldi aklına. Yüzündeki, ayağındaki, ellerindeki yaraları unuttu. Annesine yaptığı saygısızlık, yüreğinde derin bir yaraya dönüştü. Bu yara hiçbir yaraya benzemiyordu. Bugün bu cezaevinde olmanın, bunca işkence görmenin sebebi anneme yaptığım saygısızlığın bedelidir belki de. Bu dünyadaki en ağır yüklerden biri, bir evladın annesine el kaldırmasıdır diye düşündü.
Sonra ağabeyi Cüneyt geldi aklına. Onun üst düzey görevliler ve komutanlarla arası iyiydi. “Acaba beni bu zulümden kurtarabilir miydi?” diye düşündü. Belki de burada olduğumdan bile haberi yoktur. Haberi yoksa onu nasıl haberdar edebilirim?
Battal uzandığı ranzasında Mücahit’i uzun uzun süzdü. Annesinin sabah namazı için öpücüklerle uyandırdığı anları hatırladı. Nasıl güzel huzur dolu zamanlardı. Peki, şimdi niye bu haldeydi. Duasını bitirip ceketini yerden kaldıran Mücahit’in yanına gitti. “Sen niye buradasın?” diye sordu. “Müslümanca bir hayat yaşamak istediğim için…” diye yanıt verdi Mücahit. “Hepsi bu mu?” “Evet, hepsi bu. Bir sabah evime baskın yaptılar. Karakola götürüp, önüme daktilo ile yazılı belgeler koydular. İşkence altında bana o belgeleri imzalattılar. Belgelerde ne yazıldığını bile bilemeden imzalamak zorunda kaldım. Sonra kendimi burada buldum…”

Koğuş kapısına vurulan copların sesi ile irkildiler. Kalk! Kalk! Tek sıra halinde dizil! Çabuk! Çabuk! Hızlı olun…
Tüm mahkûmlar tek sıra halinde dizildiler. İlk defa havalandırma alanına çıkarıldılar. Belden yukarı soyunmaları istendi. Sonra sol baştan say diyerek mahkûmlara sesli bir şekilde sıra numaraları söylettirildi. Başlarında bekleyen gardiyan ve askerler tüm mahkûmlara askeri düzende yürüyüş yaptırdılar. On dakikada bir şınav çektirdiler…
Mahkûmlar yürüyüş esnasında; Türk! Öğün! Çalış! Güven! Her şey vatan için! gibi sözlerle yürüyüş yapıyor, ardından 10. Yıl marşını hep bir ağızdan okuyorlardı. Yürüyüş sırasını bozan, ya da marşı düzgün okumayan biri çıktığında ayrım yapılmadan tüm mahkûmlar birlikte cezalandırılıyordu.
Dayak düzeni al! Komutuyla bütün mahkûmlar avuçları açık şekilde ellerini öne doğru uzatıp beklerler. Askerler, avuçlarının içi morarıp kanatıncaya kadar coplarla döverlerdi. Dayaktan sonra eğitime kaldıkları yerden devam edilirdi.

Koğuşa geri döndüklerinde bedenler yorgunluktan tükenmiş, zihinler ise yaşananların ağırlığı altında ezilmişti. Herkes sessizdi. O sessizlik, korkudan çok daha ağırdı; çünkü içinde kabullenişin ilk kırıntılarını barındırıyordu. Battal, ranzasına oturdu. Az önce birlikte slogan attığı, marş söylediği insanların yüzlerine baktı. Dün sokakta karşılaşsalar birbirlerine selam vermeyecek, belki de taş atacak bu insanlar şimdi aynı acının içinde yoğruluyorlardı. Acı, hepsini aynı kalıba sokmuştu.
Bir süre sonra koğuşun en yaşlı mahkûmlarından biri yavaşça konuştu: “Bizi burada terbiye etmeye çalışıyorlar…” dedi. Sesi yorgundu ama sakindi. “Ama farkında değiller… Biz burada birbirimizi tanıyoruz.” Kimse cevap vermedi ama herkes o cümleyi içine aldı. Gerçekten de öyleydi… Dışarıda birbirlerine düşman edilen bu insanlar, burada aynı ekmeği bölüşüyor, aynı dayaktan geçiyor, aynı aşağılanmayı yaşıyorlardı. Birinin sırtına inen cop, diğerinin yüreğine vuruyordu. Akif, Battal’a doğru eğildi: “Biz kiminle savaşıyormuşuz?” diye fısıldadı.
Battal cevap veremedi. Çünkü artık bu sorunun cevabı yoktu.
Gece çöktüğünde koğuş yine karanlığa gömüldü. Ancak bu karanlık yalnızca ışığın yokluğu değildi. İçlerinde büyüyen bir sorgulamanın, bir uyanışın karanlığıydı. Bir köşede Mücahit yine dua ediyordu. Bu kez sesi daha kısıktı ama daha derindi: “Allah’ım… Bize doğruyu göster…” O sırada karşı köşede, gün boyu marş söyleyen bir başka mahkûm, ilk defa başını dizlerinin arasına alıp sessizce ağladı. Ne için ağladığını kendisi de bilmiyordu belki… ama artık düşman sandığı insanların gözyaşlarının kendisininkinden farkı olmadığını anlamıştı.
Battal gözlerini tavana dikti. Demir parmaklıkların arasından sızan ay ışığı, koğuşun ortasına ince bir çizgi gibi düşüyordu.
İçinden geçirdi: “Bizi buraya atanlar… belki de en büyük hatayı yaptı.” Çünkü dışarıda ayrışan bu gençler, içeride birleşiyordu.
Ve belki de ilk kez… Aynı acının içinden geçen insanlar, aynı hakikate yaklaşmaya başlıyordu. O güvercinin kanat çırpışı, koğuşun ağır ve kirli havasını bir anlığına yırtıp geçmişti. Sanki demir parmaklıkların arasından süzülen o kısa özgürlük anı, Battal’ın yüreğine dokunmuş, yıllardır unutulmuş bir duyguyu yeniden hatırlatmıştı: umut… Güvercin gözden kaybolduktan sonra bile Battal başını pencereden ayırmadı. Sanki biraz daha bakarsa geri dönecek, belki de gagasında bir haber getirecekti. Oysa biliyordu… Bazı şeyler bir kez gider ve geri dönmezdi. Çocukluk gibi… Özgürlük gibi… Kaybolan masumiyet gibi… Ranzasına uzandı. Ayaklarının altı hâlâ zonkluyordu. Falakanın bıraktığı o sızı, yalnızca bedende değil, insanın onurunda da yankılanıyordu. Gözlerini kapattı. Bir an için kendini yine o eski günlerde hayal etti. Kasabanın dar sokaklarında koştuğu, annesinin ardından “Yavaş koş düşeceksin!” diye seslendiği günlerde… Sonra birden gözlerini açtı. Çünkü artık düşmekten korkan bir çocuk değildi. Düşürülmüş bir insandı. Koğuşun içinde ağır bir kaşıntı uğultusu vardı. Kimse açıkça kaşınamıyor, herkes kendini tutmaya çalışıyordu. İnsan, en basit reflekslerinden bile mahrum bırakıldığında aslında ne kadar çaresiz olduğunu anlıyordu. Bir kaşıntıyı giderememek bile bir işkenceye dönüşüyordu burada. Beyrek, karşı ranzada dişlerini sıkarak kendini tutmaya çalışıyordu. Göz göze geldiler Battal’la. Hiç konuşmadan anlaştılar. Aynı acının, aynı sabrın içinde eriyen iki farklı dünya… Bir süre sonra Beyrek fısıldadı: “Dayanacağız…” Battal başını hafifçe salladı. “Dayanacağız…”
Bu kelime artık bir teselli değil, bir mecburiyetti.
Tam o sırada koğuş kapısına sert bir şekilde vuruldu.
Demir sürgüler gürültüyle açıldı. Komutan içeri girdi. Gözleri mahkûmların üzerinde gezindi. “Hazırlanın!” dedi kısa ve sert bir sesle. “Bugün daha uzun sürecek.” Kimse neyin daha uzun süreceğini sormadı. Çünkü burada her şey uzundu zaten…
Geceler, işkenceler, açlık… Ve en çok da bekleyiş… Mahkûmlar ağır ağır ayağa kalktılar. Her biri kendi acısını içine gömerek sıraya geçti. Battal en son bir kez daha pencereye baktı.
Az önce konan güvercinin yerinde şimdi sadece boşluk vardı. İçinden sessizce geçirdi: “Belki bir gün…” Ama o cümleyi tamamlayamadı. Çünkü burada umut bile yarım bırakılıyordu.

Roman Taslak 3Battal gözlerini tavana dikti. Zihninin içinde iki ayrı ses çarpışıyordu. Biri çocukluğundan beri duyduğu, annesinin dualarında yankılanan, babasının nasihatlerinde kök salmış o tanıdık ses… Diğeri ise Sezai öğretmenin sert, keskin ve sarsıcı sözleri… “Allah yok…” Bu cümle, yalnızca bir fikir değildi artık. Bu cümle, Battal’ın içinde açılmış bir yaraydı.
Bir an gözlerini kapattı. Annesinin sabah namazından sonra ellerini semaya kaldırıp ettiği dualar geldi aklına. O duaların sıcaklığı, o evin içindeki huzur… Sonra gözlerini açtı. Rutubetli duvarlar, kan kokusu, çığlıklar… İçinden geçirdi: “Eğer Allah yoksa… bu kadar zulüm neden var? Eğer Allah varsa… bu zulüm neden var?” Bu soru, koğuşun duvarlarından daha ağırdı.
Mücahit, ranzasının kenarında oturuyordu. Battal’ın dalıp gittiğini fark etti. Yanına yaklaşıp sessizce sordu:
“Ne düşünüyorsun?” Battal bir süre sustu. Sonra kısık bir sesle:
“Ya… Ya o haklıysa?” dedi. Mücahit’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Kim?” “Sezai öğretmen…” Koğuşta bir anlık sessizlik oldu. Sanki bu isim bile duvarlarda yankılandı.
Mücahit derin bir nefes aldı: “İnsan bazen en karanlık yerde kalınca, ışığın hiç var olmadığına inanır…” dedi.
“Ama o, ışığın yokluğu değil… Gözünün alışmasıdır karanlığa.” Battal başını kaldırdı. Mücahit devam etti: “Eğer Allah olmasaydı… Bu zulmü yapanla buna karşı içi yanan arasında ne fark olurdu?” Battal cevap veremedi. Mücahit’in sesi bu kez daha derindi: “Bak… onlar vuruyor, eziyor, yakıyor… Ama sen hâlâ ‘bu yanlış’ diyorsun. İçin hâlâ buna isyan ediyor. İşte o isyan… Sana doğruyu gösteren şeydir.” Battal’ın gözleri doldu.
Çünkü ilk defa acının içinde bir anlam aramıyordu…
Acının kendisinin bir sınav olabileceğini düşünüyordu.
Koğuşun loş ışığında herkes kendi içine çekilmişti.
Ama o gece, o daracık mekânda görünmeyen bir şey oldu:
Birçok insan ilk defa kendine soru sordu. Ve belki de ilk defa…
Başkasının cevabını dinledi. Battal başını duvara yasladı. Gözleri ağır ağır kapanırken içinden bir cümle geçti: “Belki de bu karanlık… Sabahın habercisidir…” Koğuşun içinde fısıltılar dolaşıyordu. Herkes aynı sorunun etrafında dönüp duruyordu ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu: “Bizi burada ne yapmaya çalışıyorlar?” Battal, sırtını duvara yasladı. Az önce yaşananlar hâlâ gözlerinin önündeydi. Mektuplar… umutla yazılmış satırlar… annelere, babalara, kardeşlere dökülen hasret… ve sonra o mektupların yere atılıp çiğnenmesi… Bu sadece bir ceza değildi. Bu, insanın içindeki son umut kırıntısını ezmekti. Akif dişlerini sıkarak konuştu: “Demek ki dışarıyla hiçbir bağımız yok…” Beyrek araya girdi:
“Yok değil… koparılmış.” Bu kelime koğuşun içinde ağır bir taş gibi düştü. “Koparılmış…” Evet… Onları sadece demir kapılarla değil, ailelerinden, geçmişlerinden, kimliklerinden koparmaya çalışıyorlardı. Bir süre sessizlik oldu. Sonra köşeden cılız bir ses yükseldi: “Peki biz ne yapacağız?” Kimse hemen cevap veremedi. Çünkü bu soru artık hayatta kalmaktan daha fazlasını soruyordu. Battal yavaşça doğruldu. Gözleri yorgundu ama içinde yeni bir şey vardı… Bir fark ediş. “Bizi tek tek kırmaya çalışıyorlar,” dedi. “Ama farkında değiller… biz birlikteyiz.”
Koğuştakiler başlarını kaldırıp ona baktılar. “Dışarıda bizi bölmüşlerdi,” diye devam etti Battal. “Burada birleştiriyorlar.” Mücahit hafifçe başını salladı. “Belki de en büyük korkuları bu…” dedi. Bir başkası ekledi: “Yani biz… birbirimize tutunursak…” Beyrek cümleyi tamamladı: “Yıkılamayız.” O an koğuşta görünmeyen bir bağ kuruldu. Ne sloganla, ne ideolojiyle… Sadece acıyla ve insanlıkla. Gece ilerledikçe sesler azaldı. Ama o gece ilk defa korkunun yerini başka bir şey almaya başladı: Dayanışma… Battal ranzasına uzandı. Gözleri yine pencereye kaydı. Henüz yıldız yoktu. Ama bu kez beklerken içinden şu geçti: “Belki yıldızlar görünmeden önce… gece en karanlık olur.”

ORİJİNAL


Mahkûmlar durumun ciddiyetini fark etmeğe başlamışlardı. Dertlerini kimseye anlatamadıkları gibi, aileleri ile de görüşmeleri yasaktı. Bu nedenle kendilerini korumak için birlikte hareket etme kararı aldılar. Solcular, Sağcılar, Kürtçüler, Türkçüler, İslamcılar işkence ve zulme karşı birleştiler…
Alaca şafağın sessizliğini üst kattaki kadın koğuşundan gelen feryatlar bozdu. “Allah aşkına yapmayın! Yalvarırım yapmayın! Sizin anneniz, bacınız, evladınız yok mu? O daha küçük bir kız, yapmayın!” Ardından genç bir kızın feryatları, yalvarmaları…
Mücahit, kadınların feryatlarına dayanamayarak kulaklarını tıkadı. “Ya Rabbim bizler zor bir imtihanla karşı karşıyayız. Bizlere dayanma gücü ver. Bizlere bu zulmü reva görenler bu ülkenin evlatları olamazlar. Hiçbir Türk, hiçbir Kürt, hiçbir Müslüman böyle bir zulüm yapmaz. Kimdir bunlar? Ne istiyorlar bizden? Bizleri bu zalimlerin elinden kurtar.” diye dua etti…
Her geçen gün eğitimlerin ve eğitim esnasında uygulanan işkencelerin dozu arttırılıyordu. Komutan o günkü eğitimden memnun kalmamışsa koğuş girişlerinde falaka düzeni al komutuyla mahkûmlar sırt üstü yatırır ayaklarını koğuşların demir parmaklıkları arasında uzatmaları istenirdi. Askerler var güçleri ile mahkûmların ayaklarının altına cop ve ya sopalarla vururlardı.
Günlerdir banyo yapamayan ve su ile temasları dahi olmayan mahkûmlar bitlendiler. Koğuşlarda bit salgını başladı. Eğitim esnasında mahkûmlar esas duruşta uzun süre bekletiliyor, marşlar okutuluyordu. Esas duruş sırasında bitlendikleri için kafalarını ya da vücutlarını kaşıyanlar, yaşlarından ya da zayıflıklarından dolayı emredilen herhangi bir hareketi yapamayanlar işkencelere maruz bırakılıyordu.
Mahkûmlardan biri “Komutanım hepimiz bitlendik, vücudumuz aşırı derecede kaşınıyor. Bize bir çare efendim.” dedi. Komutan bir askere “Buna çareyi gösterin.” dedi. Mahkûm havalandırma alanının dışında bulunan fosseptik çukuruna götürüldü. Saatlerce pis suyun içinde bekletildi. Artık bu işkence türü de günlük hayatlarının bir parçası haline gelmeye başlamıştı.
Battal koğuşta pencerenin kenarındaki ranzada yattığı için kendisini şanslı hissediyordu. Bu pencereden az da olsa gökyüzü görünüyor birkaç dakikalık bile olsa güneşi yüzünde hissedebiliyordu. O gün sabah hiç beklemediği bir şey oldu. Beyaz kanatlı bir güvercin pencerenin önüne kondu. Battal o kadar mutlu oldu ki bir süre sessiz sedasız güvercini izledi. Sonra güvercin ani bir hareketle kanatlarını çırparak gökyüzüne doğru uçtu. Battal güvercinin özgürce kanat çırpıp uçmasını gıpta ile izledi. Özgürlük nasıl güzel bir şey. Keşke ben de özgür olabilseydim, diye mırıldandı.
Günler geçiyordu. Hiçbir mahkûm dışarıda neler olup bittiğinden haberdar değildi. Ailelerinden de haberleri yoktu. Aynı şekilde aileler de çocuklarının akıbetinden haberdar değillerdi. Çocuklarını sormaya gelenler de hakaretlere uğruyor hatta birkaç gün gözaltına alınıyorlardı. Mahkûmlardan biri komutana aileden herhangi biri ile görüşmenin mümkün olup olmadığını sordu. Komutan “Sizlere kâğıt ve kalem vereceğiz. Ailelerinize mektup yazabilirsiniz.” dedi. Bu söylem tüm mahkûmlarda bir bayram havası estirdi. Kâğıt ve kalemler dağıtılmadan önce komutan uyardı; “Burada olup bitenler burada kalacak. Mektuplarda yanlış bir ifade kullanan cezasını çeker.” dedi.
Mahkûmlar kalemlere dört elle sarılıp hasretlerini meramlarını kâğıda döktüler. Battal da ağabeyi Cüneyt’e yazdığı mektupta, bir yolunu bulup kendisini kurtarmasını istemişti. Zarflar kapatılıp gardiyanlara teslim edildi.
Tüm mahkûmlar ilk defa kendilerine bir mektup yazma fırsatı verildiği için mutluydular. Ailelerinden gelecek cevabı dört gözle bekliyorlardı.
Cezaevindeki bir gün daha bitmek üzereydi. Her gün askeri eğitim, yürüyüşler, marşlar, şınavlar ve işkence pozisyonları… Battal yorgunluktan bitmiş tükenmişti, tıpkı diğer mahkûmlar gibi. Bir an önce ot dolu, toz içindeki yatağına uzanmak, babasının anlattığı kıssadaki Ashabı Kehf’in üç yüz yıl süren uykusuna yatmak ve bambaşka bir zamana uyanmak istiyordu. Uyandığında bu cezaevinin, bu işkencelerin, bu zulmün bir rüya olmasını diledi. Babasının: “Biz ne karakışlar gördük her biri bir baharla bitti.” sözü aklına geldi. Allah’ım bu karakış bu kara zindan bir an önce bitsin diye dua ederken, Sezai öğretmenin “Allah yok onu biz uydurduk.” sözünü hatırlayınca fıtratı ile beyninin çeliştiğini fark etti.
Battal yatağına uzandı, bunca zahmetten sonra bu tozlu, kurumuş otlarla dolu sert yatağı beş yıldızlı bir oteldeki yatağın konforu gibi hissetti. Koğuşun küçük penceresinden gökyüzüne baktı. Henüz hiçbir yıldız görünmüyordu. Yıldız görününce onu izler özgürlük hayalleri kurar öyle uykuya dalardı.
Gecenin karanlığını mahkûmların öksürükleri, horlamaları, acıdan inlemeleri, gizli gizli ağlama sesleri ve en kötüsü o saatlerde işkenceye maruz kalanların feryatları bozuyordu. Tüm bunlar mahkûmların günlük yaşayışlarının bir parçası olmuştu artık…
Battal tam uykuya dalacağı sırada yine demir kapının felaket habercisi olan sesi ile uyandı. Onunla beraber koğuşun tamamı yine neler olacak diye merakla ranzalarından doğruldular.
Bir grup asker ellerinde mektup zarfları ile içeri girdiler. Ülkücü gençlerden Mesut’un ismi okundu ardından dört kişinin daha. Komutan elinde copla yaklaştı. “Mektuplarınızın cevabı gelmiş okumak ister misiniz?” dedi. Sonra en baştaki Mesut’a dönerek “Ulan ben size burada olanlar burada kalacak demedim mi, sen mektupta neler yazmışsın öyle?” diyerek, cevap vermesine fırsat vermeden copla dövmeye başladı. Ardından mektupları yere attı. Mektupların üzerine tükürülmesini istedi. Mahkûmlar artık dayak yememek için verilen emirlere daha az itiraz ediyorlardı. Onlarca mahkûm mektuplara tükürdü. Bu mektuplar zarfları ile birlikte Mesut ve arkadaşlarına yedirildi…
Aslında mahkûmların yazdıkları hiçbir mektup postaya verilmemişti.
Tüm mahkûmlar baş başa verip aralarında olup bitenler hakkında konuşuyorlardı. Görüş yok, banyo yok, tuvalet sorun, her gün askeri eğitim, yemek rezalet, işkencenin hadi hesabı yok, dışarı ile hiçbir iletişim yok, radyo, gazete, kitap yasak…
Yemeklerin düzeltilmesi için yetkililerle görüşme kararı aldılar. Ertesi sabah koğuş kontrolü esnasında bir grup mahkûm konuyu komutana arz ettiler. Aylardır düzgün bir yemek yemediklerini, sağlıklarının giderek bozulduğunu, bunun insan haklarına aykırı bir davranış olduğunu dile getirdiler. Komutan gayet sakin bir şekilde talepleri dile getiren sözcü Fırat’ı dinledi. Sonra “Bu konuyu değerlendirip yarın size bildireceğiz.” dedi.
Ertesi günün sabahı komutan askerlerle birlikte koğuşa girdi, Fırat ve sözcülük yapan iki arkadaşını yanına çağırdı. Gayet düzgün ve sakin ifadelerle: “Dünkü yemek talebinizi ilgililere ilettik. Talebiniz yerinde bir talep olarak değerlendirildi. Bu gün öğle yemeğinde menünüzü değiştirdik. Sizlere etli yemek ikramı yapılacaktır.” dedikten sonra koğuştan ayrılıp gitti. Mahkûmlar ilk defa bir talepleri kabul edildiği için mutluydular. Yüzleri güldü. Çığlık atanlar bile oldu. Bu olumlu adımdan ötürü birbirlerini kutladılar.
Öğleye doğru etli yemek yeme düşüncesi mahkûmları her zamankinden daha çok acıktırmıştı. Aylar sonra sıcak etli bir yemek güzel olacaktı.
Öğleye doğru komutan askerlerle birlikte koğuşa girdiler. Yemek talebinde bulunan Fırat ve iki arkadaşını çağırdılar. Komutan Fırat’a; “Talebinizi yerine getirdik. Umarım bundan sonra yemeklere itirazınız olmaz.” diyerek askerlere öncelikle şu üç sözcünün yemeklerini getirin diye emretti.
Askerler ellerinde halk arasında curd ismi verilen üç adet canlı iri lağım faresi ile belirdiler. Mahkûmlar şaşkınlık içerisinde askerleri izliyorlardı. Komutan Fırat’ın boynundan tutup çiz çökmesini istedi. Ardından farelerden birini uzattı; “Aylardır et yemediniz demek, açlık insan haklarına aykırı demek, proteinsiz kalmışsınızdır, sizin sağlığınızı düşünmek boynumuzun borcu.” diyerek fareyi canlı canlı yemesini istedi. Fırat ve arkadaşlarının saatlerce direnmesine rağmen fareler dayakla, işkenceyle bu üç mahkûma canlı canlı yedirildi. Komutan Fırat’a yaklaştı: “İnsan haklarına aykırı demiştin değil mi? Haklısın bu sizler için yani köpekler için geçerli değil!” dedi.
Kendilerine canlı canlı fare yedirilmesini hazmedemeyen bu üç genç açlık grevine girdiler. Günlerce dayak yediler, küfürler yediler, hakaretler gördüler ama yemek yemediler. Arkadaşları bile onları yemek yemeğe zorladılar ama nafile…
Fırat ve arkadaşlarının gözleri çukura kaçmış, yüz hatları çökmüş bir durumdaydı. Ayağa kalkacak güçleri kalmamıştı. Fırat işkencenin ve açlığın etkisi ile kesik kesik inliyor, arada bir anne diye sayıklıyordu. Battal, Fırat ile özel ilgileniyor, bir şeyler yemesi için çaba sarf ediyordu. Ancak Fırat açlık grevinden geri adım atmıyordu.
Battal ranzasının yanı başındaki pencereye doğru yönelip uzun uzun gökyüzüne baktı. Uzakta parlayan tek bir yıldız görünüyordu. “Acaba Zehra’da şuan bu yıldıza bakıyor muydu?” diye geçirdi içinden. Tam o sırada beyaz bir güvercin pencerenin önüne kondu. Battal’ın yüzünde büyük bir mutluluk belirdi. Yastığının altında sakladığı bir parça kuru ekmeği demir parmaklıklarının arasından uzattı güvercine. Kendisini güvercin gibi düşündü biran. Bembeyaz kanatlar, sınırsız masmavi gökyüzü ve özgürlük… Bir güvercin gibi uçabilseydi, nereye gidecekti? İlk kimin yanına konacaktı?
Battal gece boyunca Fırat’ın başucunda bekledi. Fırat çok bitkin bir haldeydi. Benzi sapsarıydı. Uyumak için ranzasına geçti. İnleme sesleri uyutmuyordu bir türlü. Fırat durmadan sayıklıyordu, bazı sözcükleri anlaşılmıyordu. En anlaşılır sözcüğü anneydi. “Çıkacağım buradan az kaldı. Hepiniz de göreceksiniz çıkacağım işte. O zalim çıkamazsınız buradan diyordu. Çıkacağım Anne az kaldı geliyorum…”
Battal bu sayıklamalara bu inlemelere dayanamadı. Parmakları ile kulaklarını tıkadı, bu şekilde uyumaya çalıştı, uyuyamadı. Parmaklarını kulaklarından çekti; “Anne beni almaya geldiler!” diye sayıklamasını duydu ve tekrardan kulaklarını tıkadı. Küf kokan battaniyesini kafasına kadar çekti. Başını ot dolu Amerikan bezinden yapma yastığa bastırdı. Nefesini tuttu. Yirmi dakika kadar başını battaniyenin altından çıkarmadı. Yirmi dakikadan sonra kulaklarını açıp başını dışarı çıkardı. İnleme ve sayıklama sesi yoktu. Hızla yatağından doğruldu. Fırat’ın ranzasına doğru koştu. Kemikleri zayıflıktan adeta dışarı fırlamış, saçları dağınık, dudakları çatlamış ve kupkuru olan Fırat; kolları yana düşmüş, gözleri açık, tavana öylece bakakala son nefesini vermişti o gece…
Bir gün sonra da diğer iki arkadaşı açlık grevinden ötürü öldüler…
Ölüm haberi tüm koğuşlara yayıldı. Mahkûmlar ellerine geçirdikleri malzemeleri ateşe vererek isyan başlattılar. Ancak isyan kısa sürede bastırıldı. İsyana Öncülük yapan mahkûmlar hücrelere alınarak tecrit edildi.
Ölmek mi zordu yoksa yaşamak mı? Battal bu kadar işkenceyi bu kadar zulüm ve ölümleri görmek, ölümden daha zor diye düşündü. Tüm bu yaşadıkları bir rüya mıydı? Bu kâbus ne zaman sonlanacaktı. Bu genç yaşa bu kadar acı yüklenmesi normal miydi? Oysaki yumruk kadar değil miydi yürek, bunca dert bunca keder nereye sığmıştı, Hayret…
Bu ölümler üst düzey yöneticilerin dikkatini çekmiş, basının ve halkın bu ölümlerden haberdar olmamaları için üstün bir gayret sarf etmişlerdi. Cezaevi yetkililerini de uyararak koğuşlarda kapalı olan suların açılmasını ve mahkûmların tuvaletleri kullanmalarına izin verilmesi istendi. Bu mahkûmlar için büyük bir zaferdi.
Sabah erkenden koğuşun kapıları açıldı. Askerler ellerinde karton kolilerle içeri girdiler. Mahkûmların tek sıra halinde dizilmelerini istediler. Ardından kutulardaki tek tip ve üzerinde numara bulunan mavi eşofmanları dağıttılar. Mahkûmlar artık isimleri ile değil eşofmanlarındaki numara ile çağrılıyorlardı.
Dünya kurulduğundan beri firavunlar, nemrutlar, diktatörler, krallar, padişahlar dünyaya düzen vermek istemişlerdi hep. Ve herkese kendi fikirlerini aşılamaya, insanları tek kalıba sokmaya çalışmışlardı. Bunun için her yolu denemeyi mubah saymışlardı. İşte bu tek tip kıyafet giydirme çabası da bu düşüncenin küçük bir tezahürüydü… Mutlak otoriteye itaat eden tek tip insan istiyorlardı. Otur denince oturan, kalk denince kalkan, eleştirmeyen, sorgulamayan, etliye sütlüye karışmayan insan tipi…
Mahkûmlar artık tek tip elbiselerle avluya çıkarılıyor, askeri bir disiplinle yürüyüşler yaptırılıyor, marşlar söyletiliyordu. Birer mankurttan farksızdılar. Ya emirlere uyacak ya da işkenceye tabi tutulacaklardı, belki de öleceklerdi.
Avluda eğitim yürüyüşü sırasında Battal’ın gözü gökyüzünde süzülen üç beyaz güvercine takıldı. Hem yürüyüşünü yapıyor hem de göz ucuyla güvercinleri takip ediyordu. Güvercinler özgürlük timsali masmavi gökyüzünde kanat çırpıyorlardı. Kısa bir süre sonra havalandırma boşluğunun çatısına kondular. Oradan da koğuşun penceresinin pervazına. Battal pencereye ekmek kırıntıları koymuştu. Güvercinler bir iken üç olmuşlardı. Battal bir yandan eğitime devam ediyor bir yandan da güvercinleri izliyordu. Güvercinlerin penceredeki ekmek kırıntılarını yemeğe başladıklarını görünce, yüzünde güneş gibi bir tebessüm belirdi.
Bu tebessüm Battal’ı dikkatlice izleyen komutanın gözünden kaçmamıştı. “Pişmiş kelle gibi ne sırıtıyorsun deyyus!” sözleriyle irkildi. Komutan, Battal’ın bir adım öne çıkmasını istedi. “Benim olduğum yerde ciddi olmayı öğreneceksin.” diyerek copla Battal’ı dövmeye başladı. Battal’ın kaşı patladı. Ağzı, burnu kan içinde kaldı. Sırtına kollarına ve bacaklarına sayısız darbeler indi.
Ertesi günün sabahı Battal kahvaltısından geriye sakladığı kuru ekmek parçasını küçük kırıntılar halinde pencereye koydu ve beklemeye başladı. Üç beyaz güvercin süzülerek pencereye kondular. Komutanın attığı dayağı unutarak, patlamış dudakları ile güvercinlere gülümsedi. Güvercinler ekmek kırıntılarını küçük kırmızı gagaları ile yerken, büyük bir keyifle onları izledi. Güvercinlerini hatırladı. Kim bilir şimdi ne durumdaydılar. Mahallenin kedisi yine musallat olmuş mudur onlara? Evinin, ailesinin ve de Zehra’sının özlemi yüreğini kavurdu. Bir kâğıt parçasının içine sakladığı bulgur pilavını da uzattı güvercinlere. Güvercinler birden panikleyerek kanat çırpmaya başladılar. Battal ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, askerlerin güvercinleri yakaladıklarını gördü. Ardından da komutan belirdi. “Dün bunlara mı gülümsüyordun?” diyerek, pis pis sırıttı. Sonra askerlerden birinin elindeki beyaz güvercini alıp demir parmaklıkların ardındaki Battal’a “Bunları mı izliyordun ha! O zaman iyi izle.” diyerek Battal’ın gözlerinin içine baka baka güvercinin başını bir hamlede gövdesinden kopardı! Bembeyaz kanatlar, kıpkırmızı kana bulandı. Güvercin kanatlarını ve ayaklarını çırparak can çekişirken, komutan korkunç bir kahkaha attı. Battal iliklerine kadar donmuş bir vaziyetteydi. Ardından diğer iki güvercin de kana bulanmış beyaz tüyleriyle sonsuzluğa kanat çırptılar. Battal işkencede bile canının bu kadar yanmadığını fark etti. Dişlerini gıcırdatarak yumruklarını sıktı sıktı. Arada taş duvar ve demir parmaklıklar olmasaydı, komutana saldırması işten bile değildi. “Allah’ım bunlar nasıl insanlar?” diye geçirdi içinden. Ve istemsizce gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslattı…
Kedinin ağzından kurtardığı beyaz güvercini hatırladı. Onu kurtardığında güvercinin gözlerindeki korkuyu ve küçücük yüreğindeki o dehşet çarpıntıyı yeniden yaşar gibiydi.
Bu komutanın derdi neydi, aklından zoru mu vardı? Bir insan nasıl böyle acımasız olabilirdi hem de bir üniformanın içine gizlenerek. Olup biteni sessizce izleyen Mücahit usulca Battal’a yaklaştı, elini omuzuna koydu. Battal’ın aklından geçenleri okumuşçasına “Bak evlat aslında insanın kavgası bazen içindeki ben iledir. Yunus Emre’nin Bir ben vardır benden içeri dediği ben… Bu kavga çetindir, yorucudur, yıpratıcıdır. Gönül yaşlandırıcıdır. Kişinin kavgası içindeki yaşanmışlıklarla belki de hiç yaşanmamışlıklarladır. Kavgası geçmişi iledir, belki geçti sandığı hiç geçmemişiyle… Bu kavganın şiddetinden başkaları da nasiplerini alırlar. Bu kavgaya denk gelenler tuzla buz olurlar. İç Kavgasında muzaffer olamayan kişi hıncını başkalarından alır. Çünkü herkesi içindeki isyanın müsebbibi sayar. Kişi içindeki kavga ile meşgul iken geceleri haram olur, gündüzleri tarumar. Önünden billur bir pınar gibi akıp giden hayatın en güzel, en çiçek, en güneş anlarını kaçırır; bu dünyanın hep gölgede kalan kısmında üşür yüreği. Bu durum da mutsuz olmak ve de başkalarını mutsuz etmek için yetiyor hatta artıyordu bile. Kişi kendi içindeki ben ile barışık ise oturur onunla bir çay ya da kahve içer, içi huzurla dolar. Bir şiir okur, bir çiçeği koklar ya da bir Türkü dinler. Başını kaldırır gökyüzünü görür ve yüreğinin maviliğini fark eder. Güneşe gülümser ve onu bir nefes gibi içine çeker. Böylece içindeki karanlıklar aydınlanıverir. Mutsuz geçen her gün kısa günün karı değil çok kısa olan ömrün zararıdır. Bu zararın neresinden dönülürse hayattır, bir tek saniyesini bile geri döndüremeyeceğin hayat…
Bu komutan ve benzerlerinin acaba nasıl bir aile yaşantıları vardı? Neler yaşamışlardı? Nasıl bu kadar acımasız olmuşlardı? Böyle bir ruh haline sahip olanlara nasıl oluyordu da rütbe ve yetki veriliyordu? Belki de bunlar üniformaya gizlenmiş millet düşmanlarıydı. Bu davranışları ile bu milletin çocuklarından intikam alıyorlardı. Yoksa bunun başka da bir izahı olamazdı.

Tahir diş ağrısından uyuyamamıştı. Şişen yanağı fındık bıyıklarını tam belirgin hale getirmişti. Dişinin ağrısı artık beynine vuruyordu. Defalarca gardiyanlara bildirmesine rağmen bir sonuç alamamıştı. O gün son bir kez durumunu gardiyanlara iletti. Dişinin çok ağrıdığını beyan etti. Tahir’in talebi kabul edildi. Diş hekimine muayene olmak üzere koğuşun koridoruna alındı. Yarım saat sonra kanlar içinde koğuşa geri döndü. Ağrıyan dişi ile birlikte ağrımayan beş ön dişi kerpetenle morfinsiz bir şekilde çekilmişti. Haftalar sonra dişlerinin ağzında oluşturduğu çirkinliği kapatmak için fındık bıyıktan vaz geçip komünist bıyığı uzatmıştı. Böylece pos bıyıklar ağzını kapatmıştı.
Dövülerek işkenceye tabi tutulan ve bu işkencelerden sonra yaralananlara da tıbbı herhangi bir müdahalede bulunulmuyordu. Mahkûmların tek ortak yönü kurtlar gibi yaralarını yalayarak iyileşmeyi beklemekti.
Aylardır aileleri ile görüştürülemeyen mahkûmların bazıları düzmece bir mahkemeye çıkarılıyor, mahkemelerin verdiği karara göre ya hapis cezası veriliyordu ya da idam… Mahkemeye çıkarılacak mahkûmların banyo yapmalarına ve temiz kıyafet giymelerine müsaade ediliyordu. Hatta bazılarına kravat bile taktırılıyordu. Mahkemede sadece ayakta bekletiliyorlardı. Askerler tarafından ele geçirilen mahkemelerde adalet dağıtan hâkimler de kendi başlarına karar veremiyor, ellerine tutuşturulan dosyalara göre hüküm vermek zorunda kalıyorlardı…
Zorla kravat taktırılarak hâkim karşısına çıkartılan Uğur’a müebbet hapis cezası verilmişti. Mahkemeden sonra tecrit edilerek hücreye konulmuştu. Uğur’un konulduğu tecrit hücresinin kapısı açıldığında Uğur’un boynuna zorla takılan kravat ile kendisini asarak intihar ettiği görüldü…
Battal bu nasıl düzen, bu nasıl mahkeme, bu nasıl bir hukuksuzluk diyerek koğuşun kalın duvarını yumruklamaya, ardından kafasını duvara çarpa çarpa ağlamaya başladı. Onun bu halini gören Mücahit: “Dur evlat dur ne yapıyorsun? Zaten aylardır dayaktan işkenceden perişan olduk, bir de sen mahvetme kendini!” diyerek Battal’a sımsıkı sarıldı. Battal da, Mücahit’e sarılarak ağlamaya devam etti. Mücahit: “Gel evladım gel.” diyerek onu ranzasına oturttu.
Bak evladım hepimiz zorlu bir imtihandan geçiyoruz. Bu bizim sınavımız. Rabbimiz bizi sınıyor. Bu sınavın sonucunda ya isyankârlardan olup imtihanı kaybederiz ya da sabredip kazananlardan olacağız. Battal: “Hangi Allahtan söz ediyorsun bizi görmeyen ve bize bu zulümleri reva gören Allah’tan mı?”
“Hayır!” dedi Mücahit “hayır evlat. Rabbimiz asıl yaşam kılavuzumuz olan Kur ’ani Kerim’de “Sakın ha Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece onların cezasını gözlerin dehşetten dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” diyor.
“Hangi gündür o gün? Daha neyi bekliyor?” diye karşılık verdi Battal.
“O gün din günüdür ve din gününün sahibi hepimizi mahşer de toplayacak ve o gün kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükâfatını ve kim de zerre kadar bir kötülük yapmışsa onun karşılığını mutlaka görecektir. (Zilzal suresi 7. Ayet)
“Peki, bu yaşadığımız açlık, korku, işkence, ölüm neyin nesi? Biz bunu hak edecek ne yaptık?”
Bak evlat bizi yaratan Rabbimiz “Ant olsun ki, biz sizi; biraz korku, biraz açlıkla, bazen de canlarınızdan ve mallarınızdan eksilterek sınarız. Sabredenleri müjdele.” diyor (bakara 155-157)
“Bu dediklerin Kur’an’da mı yazıyor, Muhammed’in yazdığı Kur’an’da mı?”
“Kur’an Muhammed’in sözü değil evlat bizi yaratan Rabbimizin sözüdür.”
“Peki, bunu nasıl ispatlayabilirsin ben bilime inanırım gözümle görmediğim şeylere inanmam.”
Mücahit ceketinin astarının içinden bir elin avuç içine sığacak kadar küçük bir Kur’ani Kerim çıkardı. Furkan suresinden 53. Ayeti bulup okudu. “O Allâh’dır ki, iki denizi (veya iki nehri birbirine komşu ve yakın olarak) salıverdi: Şu (birisi) tatlı, susuzluğu giderir, bu (beriki) tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmalarını önleyici bir perde koymuştur. (Birbirine yakın tuz gölü ile tatlı su gölü veya tatlı bir nehirle ona yakın olan suyu acı bir deniz gibi. Aralarında kudretten bir engel olup, biri diğerinin tadını bozmaz.)
“Ne demek bu?”
“Bak evlat sadece bu ayet bile Kur’an’ın peygamber kelamı olmadığını ispatlamaya yetiyor artıyor bile. Şöyle ki; Kaptan Custo denizlerde bilimsel araştırmalar yaparken iki büyük denizin yani Akdeniz ile Atlas Okyanusunun birleştiği Cebeli Tarık boğazında ilginç bir durum ile karşılaşıyor ve durumu kendi diliyle şöyle açıklıyor:
Akdeniz’in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlelerini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük. Bu iki su kütlesi, Cebelitarık Boğazında birleşiyor ve bu birleşme binlerce yıldan beri sürüyordu. Buna göre iki denizin birbiriyle karışması ve sonuç olarak tuzlulukta, yoğunlukta, ihtiva ettiği madde oranında eşit veya eşite yakın bir durumda olma durumunda olmaları gerekiyordu. Oysaki böyle bir durum söz konusu olmadığı, yani su kütlelerinin birbirine karışmadığını ve her iki denizin yakın kısımlarında dahi ayrı bir yapıya sahip olduğunu hayretle müşahede ettik. Çünkü bu iki denizin birbirine karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su engeli mani oluyordu. Sonraki yapmış olduğumuz araştırmalar bütün denizlerin birleşme noktasında aynı su engelinin bulunduğunu müşahede ettik. Denizlerdeki su engeli ile ilgili açıklamasından hemen sonra yakın arkadaşı olan Dr. Maurice Bucaile, Kaptan Cousteau’ya bu keşiflerin yeni bir şey olmadığını çünkü bunun Kur’an’da açıkça belirttiğini söyledi. Bu sözler Kaptan Cousteau’yu hayretler içinde bırakmış ve gösterilen ayetler büyük bir hayranlıkla dinlemiş ve şunları söylemiştir:
Ben şehadet ederim ki modern ilmin 14 asır geriden takip ettiği kur’ani Kerim insan lafzı değil ilahi bir kitaptır.
Yani kısacası evlat; 1400 yıl önceden bilimsel hiçbir araç ve gerecin olmadığı bir zamanda ve Hz. Muhammed’in hiçbir zaman gidip göremediği Cebelitarık boğazında iki büyük denizin birbirine karışmadığını bilmesi ve yazması mümkün değil, kaldı ki modern bilim bile bunu ancak 1400 yıl sonra modern araçlarla keşfedebilmiştir. Bu da demektir ki Kur’an Hz. Muhammed’in değil bizzat Allah’ın kelamıdır.”
Bu söylem üzerine hayretler içinde kalan Battal Mücahit’in elindeki küçücük kuranı alıp aynı ayeti kendisi birkaç defa okuduktan sonra dudak büküp kafasını hayretle salladı. Çok ilginç dedi. “Peki, buna benzer başka bir şey var mı Kur’an’da?”
“Elbette ki hem kuranda hem de bizzat peygamberimizin hadislerinde bilimsel mucizeler” vardır.
“Bir örnek verebilir misin?” dedi Battal.
Tabi ki evladım peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık (mikrop), diğerinde şifa (panzehir) vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur." (Ebû Dâvud, Et'ime 49; Buhârî, Tıbb 58, Bed'ü'l-Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31; Nesâî, Fera' 11)
“Hadis yemeğe düsen bir sineğin yemeğe iyice batırılıp çıkarılmasını mı istiyor. Bu mantıksız değil mi?” dedi Battal.
İşte evlat modern batı da yıllarca bu hadisle dalga geçip, Peygamber efendimizi küçük düşürücü söylemlerde bulunup durdu. Ta ki bu durum modern biyolojide deney konusu oluncaya kadar. Bilim adamları mikroskopta saflığı belirlenen iki ayrı kap suya birer adet karasinek atmışlar. Gördükleri ilk şey her iki kapta da sineğin sol kanadı üzerine düşmüş olmasıdır.
Birinci kaptaki sinek suya batırılmadan hassas bir şekilde çıkarılıp atılıyor. Laboratuvar ortamında mikroskopla bu kaptaki su inceleniyor. Suda çok hızlı bakteri üremesi görülüyor ki bakteri zehir görevi görür içen kişiyi hasta eder.
İkinci kaptaki sineğe dokunulmadan su mikroskopla inceleniyor, bu suda da aynı şekilde bakterilerin hızla ürediği görülüyor. Sonra bu sinek hassas bir şekilde suya batırıldıktan sonra çıkarılıp atılıyor. Bakterilerle dolu olan bu su mikroskopta ikinci kez incelendiğinde; sineğin sağ kanadının altında saklı küçücük bir kesenin patlaması sonucu bir panzehrin (antibakteryel) ortaya çıktığı ve mevcut bakterilerle mücadele ederek suyu bakterilerden temizlediği görülmüştür. Bu deney defalarca yapılmış her seferinde aynı sonuca ulaşılmıştır. Şimdi mikroskobun olmadığı, mikrobun ve bakterilerin varlığından dahi haberdar olunmayan bir çağda peygamber efendimizin bu durumu bilmesi ve söyleyip uygulatması bir insanın bilebileceği bir durum değil bu ancak bizi yaratan rabbimizin peygamberi bilgilendirmesi ile ilgili bir durumdur.”
Battal şaşkınlığını gizlemedi “Vay be! Peki, şimdiye kadar neden kimse bize bunlardan söz etmedi.” diye söylendi.
“Evet, evlat işte bugün bu durumda olmamızın sebebi de bu zaten. Kimse bize Kur’an-ı gerçek manasıyla anlatmadı.”
Koğuşun demir kapısından kulakları tırmalayan ve her seferinde felaket habercisi olan o ses geldi. Mücahit hızla elindeki küçük kitabı sakladı.
Komutan yine mağrur tavrıyla koğuşa girdi. “Anlaşılan bizi zor durumda bırakmak için ölümü bile göze alıyorsunuz. Göreceksiniz bakalım el mi yaman bey mi yaman?” dedi
Bütün mahkûmlar üstü çıplak bir vaziyette avluya çıkarıldı. Hava oldukça soğuktu. Mahkûmlar O gün akşama kadar soğuk betonda yatırıldı. Yüzüstü süründürüldü. Akşam artık kimsede dayanacak güç kalmamıştı. Dizler, dirsekler ve karınlar kan içindeydi. Zorlu bir gecenin ardından yeni bir güne başladılar…
Cezaevinin avlusu o sabah ağırdı. Hava griydi ama gökyüzünde değil, yerden bir ağırlık çökmüştü insanın göğsüne. Tek kişilik hücrede hayata tutunamayan Uğur’un cenazesi soğuk bir sedye üzerinde bekliyordu. On altı belki on yedi yaşında. Yaş, artık bir rakamdı sadece. İşkence insanı takvimden daha hızlı büyütüyordu.
Uğur’un annesi avludan içeri girdiğinde ne bağırdı, ne de yıkıldı. Başındaki yazmayı sıkıca bağlamıştı. Elleri de titremiyordu. Sadece gözlerinin altındaki morluklar uykusuz gecelerin ve bitmeyen duaların izini taşıyordu. Yürüyüşü ağır ama vakurdu. Sanki her adımda yere değil kaderine basıyordu. Komutan üniformasının heybetini ve sertliğini sesine de taşımıştı. Dudaklarında küçümseyici bir kıvrım vardı. Usulca anneye yaklaştı. Başını hafifçe yana eğerek konuştu: “Bak hayırsız evlat böyledir işte, hepinizi nasıl da üzdü. Eminim ki şimdi bunu doğuracağıma bir taş doğursaydım diyorsunuzdur.” dedi. Bu söz havada bir tokat gibi beki de bir kurşun gibi asılı kaldı. Oradaki birkaç asker gözlerini yere indirdi. Anne bir an sedyedeki cansız oğlunun yüzüne baktı. Beyaz örtünün altındaki bakış hala çocuksuydu. Kirpikler uzun, dudaklar üzgün ve kuruydu. Sanki birazdan gözlerini açıp “Anne” diyecekmiş gibiydi. Kadın yavaşça doğruldu. Gözlerinde yaş yoktu. Ateş gibi bir öfke vardı. Sesi ne titredi ne de yükseldi. Sadece derin bir yerden bir annenin kabininin en derin yerinden geldi: “ Eğer,” dedi, “ istenilen standartlarda çocuk doğurup doğurmamak annelerin elinde olsaydı… Eminim ki annen seni hiç doğurmazdı…” Avlu bir anda sessizliğe gömüldü. Esen rüzgâr bile durdu sanki. Komutanın yüzündeki o sert ifade çatladı. Büyük bir boşluk belirdi bakışlarında… Bu söz hakaret değildi çünkü. Bir aynaydı.
Anne oğlunun başucuna eğildi. Örtüyü düzeltti. Tıpkı odasında uyurken; üşümesin diye üstünü örttüğü gibi. Parmaklarıyla nazikçe saçlarına dokundu. Yanağına bir öpücük kondurdu. Fısıldayarak: “ben senden hiçbir zaman utanç duymadım oğlum. Seni bu hallere koyanlar utansın.” Sonra sustu anne…
Hücrede ölen yalnızca bir çocuk değildi. Bir vicdan sınavıydı bu. O sınavda üniformaların içine saklanmış zavallı zalimler değil, bir annenin suskun asaleti galip gelmişti… Anne sedyenin ardından yürürken başı dimdikti… Aile evlatlarının cenazesini alıp cezaevinin buz gibi soğuk ortamından ayrılıp gittiler.
Mahkûmlar bitkin bir şekilde koğuşlarına geri döndüler. Soğuk havada betonda sürünmekten sonra rutubet kokulu, toz içindeki ot dolu döşek çok rahat gelmişti Battal ellerini başının altına koydu. Gözlerini tavana dikti. Uzaklara dalıp gitti.
İftar saatleri aklına geldi. Sahura kalkmak için nasılda heyecanlanıyordu. Tüm aile fertleriyle birlikte sahur sofrasında neşe içinde geçirdikleri vakitleri düşündü. Ya iftarı beklerken o topun patlaması. O sesin semada yankılanması. Annesinin hazırladığı o muhteşem iftar sofraları… Ardından mahalle arkadaşları ile birlikte teravihlere gitmeler… Annesinin kendi elleriyle hazırladığı kuş tüyü yataklar. Nasıl güzel zamanlardı… Allah’ım ben neden şimdi buradayım, bu çektiğim eziyetler neden?
Her şey Sezai öğretmenin ilgisiyle başladığını, kendisini bambaşka bir insan haline getiren kişinin öğretmeni olduğunu fark etti. Sahi Sezai öğretmen neredeydi şimdi? O da bizimle aynı kaderi mi paylaşıyordu. Yoksa sütten çıkmış ak kaşık gibi hayatına kaldığı yerden devam mı ediyordu. Kafası karmakarışık oldu. Mücahit’in anlattıkları da hem kafasını karıştırmış hem de ilgisini çekmişti. Ya şunun tipine bak hiç de göründüğü gibi değilmiş onu cahil bir yobaz olarak düşünmüştüm yanılmışım. Demek ki insanlar dış görünüşleri ile değerlendirilmemelidir. Ön yargı kötü bir şey. Ayrıca çok da iyi niyetli yardımsever bir adam…
Dönüp pencereye baktı içi acıyla burkuldu. Komutanın güvercinlerin kafasını koparması ve ardından attığı o korkunç kahkahası canlandı gözünde, akabinde Mücahit’in sabredenleri müjdele sözünü hatırladı…
Sabretmeliydi, dayanmalıydı…
Açık pencereden gelen gök gürültüsü ile irkildi. Pencereye yöneldi. Pencere parmaklıklarına küçük küçük yağmur damlaları düşmeye başladı. Gök tekrardan gürledi, şimşekler hapishanenin içini bir fotoğraf makinesinin flaşı gibi aydınlatıyordu. Battal gökyüzüne doğru baktı. Gökyüzünden o güzel tınısıyla yağmur damlaları öne yavaş yavaş sonra da hızlıca düşmeye başladı. Battal parmaklıklar arasından elini dışarı uzattı. Artık yağmur damlaları avuçlarındaydı. O sırada koğuş arkadaşlarından biri “Battal” diye seslendi. Ancak Battal onu duymadı bile. Mücahit elini seslenen kişinin omuzuna koyarak “seslenme, rahat bırak, o şuan burada değil. Kim bilir nerelerdedir…
Battal yağmurun yağışını büyük bir huzurla izledi. Gözyaşları ile yağmur damlaları birbirine karıştı.
Battal ile Mücahit arasında bir dostluk bağı kuruldu. Fırsat buldukça birbirleri ile muhabbet ediyorlardı. Battal sorular soruyor mücahit bıkmadan usanmadan tatlı dili güzel üslubuyla cevaplar veriyor ve bu cevaplar Battal’ı birçok karmaşık düşünceden kurtarıyordu. Bir süre sonra bu muhabbetlere diğer mahkûmlar da dâhil olmaya başladılar. Sabah namazına uyananların sayısı artmıştı.
Battal, Mücahit ve diğer birkaç mahkûm sabah namazına uyanmışlardı. Şafak sökerken havalandırma avlusunda bir hareketlilik başlamıştı. Bir şeyler taşınıyor, bazı hazırlıklar yapılıyordu. Battal pencereden havalandırma alanına doğru baktı. Darağacı kuruluyordu. Askerler gardiyanlar aceleleri varmış gibi hızlıca çalışıyorlardı. Battal’ın içini tuhaf bir korku sardı.
Mücahit elini Battal’ın omuzuna koydu. “Bak kardeşim. Rabbimiz her nefis ölümü mutlaka tadacaktır. Biz bu dünyaya bir imtihan için gönderildik. Bu imtihan İslam’ı öğrenmek, İslami yaşamak ve hiç kimsenin kınamasından korkmadan tebliğ etmektir. Allaha hamdolsun ki ben bu düsturla yaşadım. Bugün dünya hayatımın sonuna geldim.”
Battal “Ne demek bu şimdi?” diye sözünü kesti Mücahit’in.
“Ben gece rüyamda dünya hayatımın sonuna geldiğimi gördüm. Bana gideceğim yeri gezdirdiler. Öyle ümit ediyorum ki bu dünyadaki imtihanı kazandım. Dışarıdaki hazırlıklar benim için.” Bu esnada Battal’ın yüzüne bakarak hafif gülümsedi ve konuşmasına devam etti. “Senden bir ricam var kardeşim. Bir gün buradan çıkarsan ki çıkacaksın da Allah’ın izni ile, çıktığında şu mektubu aileme teslim et. Bana haklarını helal etsinler. Tek üzüntüm onlarla vedalaşmadan bu fena âleminden dar’ul bekaya göç etmemdir.” dedikten sonra ceketinin astarının içinde gizlediği küçük Kur’ani Kerimi battala uzatarak “Bu da benden sana bir hatıra kalsın. Rabbim seni bu kitabın bildirdiği sıratı müstakimden ayırmasın. Şimdi müsaadenle bir abdest alayım ve rabbimin huzuruna tertemiz gideyim.” dedi.
Battal ve etrafındakiler şaşkınlık içindeydiler. Mücahit abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Dua etti. Duasını bitirdikten sonra koğuştakilere hitaben kısa bir veda konuşması yaptı. Konuşması biter bitmez koğuşun demir kapısı insanın içini ürperten bir sesle sertçe çalındı. Demir sürgüler gürültüyle açıldı. Koğuşa giren asker ve gardiyanların başındaki komutan “Mücahit Demir buraya gel!” diye seslendi. Mücahit’i koğuştakilerin şaşkın bakışları arasında alıp avluya çıkardılar.
Avluda kurulu üçayaklı darağacı, ortasından asılı bir urgan sabahın erken saatinde esen rüzgârın etkisiyle hafif sallanıp duruyordu. Darağacının hemen ön tarafına konulmuş infaz heyet masanın üzerinde idam kararı ve bazı dosyalar bulunuyordu.
Ölüm mangası Mücahit’i infaz masasının önüne kadar getirdiler. Heyet başkanı, tüm mahkûmların avluya getirilmesini emretti. Asker ve gardiyanlar mahkûmları infazın gerçekleşeceği alana topladılar. Heyete göre infaz seyircisiz olursa tadı tuzu olmazmış. Bu infaz mahkûmların gözü önünde gerçekleştiğinde otoritenin gücünü anlayacak böylece dirençleri kırılacaktı. Gerçekte de bu infaz geride kalanlar için büyük bir psikolojik yıkıma sebebiyet verecekti. İnsanlar hayatları boyunca bu vahşeti hafızalarından silemeyeceklerdi. Bu infaz, aynı zamanda geride kalanlar için büyük bir psikolojik işkenceydi.
Hazırlanan yakasız ön tarafı düz arka taraftan düğümlenen beyaz idam önlüğü Mücahit’e giydirileceği sırada ezan sesi yankılandı alaca karanlıkta. Ezan sesi cezaevinin kalın soğuk duvarlarında yankılanıp durdu. Mücahit, başını kaldırıp yıldızsız gökyüzüne doğru baktı. Sonra infaz heyetine “Müsaadeniz olursa son sabah namazımı kılmak istiyorum,” dedi sakin bir sesle. Bu ses korkunun değil, teslimiyetin sesiydi. “Rabbim” diye geçirdi içinden, “Benim masumiyetimi sen biliyorsun. İnsanların şahitliği bitti, şimdi senin şahitliğin başlıyor.” Heyetten yaşlıca biri “Kıl kıl belki o önünde eğilip büküldüğün kurtarır seni!” diyerek güldü. Komutan ise yanındakilere kafası ile işaret ederek müsaade edilmesini istedi. Mücahit üstündeki ceketi yere sererek ayakkabılarını çıkardı. Tüm mahkûmların, infaz heyetinin ve ellerinde silahlarla bekleyen askerlerin şaşkın bakışları arasında; büyük bir huşu ile namaza durdu. Namaza durduğunda zaman sanki yavaşladı. Her rükûda her secdede biraz daha hafifledi. Secdeye vardığında iç sesi konuşuyordu “Beni darağacına götürenler güçlü olabilir. Ama hüküm yalnızca sana aittir. Onların imzası kâğıtlarda, Senin adaletin ebediyette.” Korku var mıydı? Elbette vardı. İnsan bedeni ölümü fakat ruh hakikati bilir. Ruh hakikati bilince korku bir başka şeye dönüşür. Büyük bir sabra ve büyük bir teslimiyete…
Namazı bitince ayağa kalkıp ceketini giydi. “Ben hazırım ölmeye ya siz öldürmeye hazır mısınız?” dedi, vakurca…
Beyaz idam kıyafeti giydirildi. Elleri arkadan bağlandı. Darağacına doğru götürülüp idam sehpasına çıkarıldı. İp boynuna geçirilirken gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. Kimseyle değil vicdanlarla konuşur gibiydi. İnfaz heyetinden bir komutan mahkemenin idam fermanını yüksek sesle Mücahit’in ve tüm mahkûmların yüzüne karşı okudu.
Mücahit, uyduruktan düzenlenen bir mahkemede hâkimin daha doğrusu hâkimlik görevini devralan askeri cuntanın bir komutanı tarafından hiç konuşturulmadan yargılanmış, daha önceden ülkeyi karıştırmak amacıyla yaptıkları cinayetlerden bir kaçını Mücahit’e yüklemişlerdi. Böylece işledikleri faali meçhul cinayetlerden bir kaçının dosyasını rafa kaldırmış olacak işledikleri cinayetlere resmi bir kılıf bulacaklardı.
Komutan yüksek sesle sordu: “Söylemek istediğin bir şey var mı?”
“Ailemin haberi var mı infaz kararından?”
“İnfaz gerçekleştirildikten sonra olacak” dedi komutan.
“Başka söylemek istediğin bir şey var mı?”
“Var! İşlediğiniz cinayetleri örtbas etmek için başka bir cinayet işliyorsunuz. Ölmek üzere olan biri yalan söylemez bilirsiniz. İsnat edilen suçları asla işlemedim. Hayatım boyunca hiçbir suça bulaşmadım. Size göre Müslüman olmam ve dinimin emrettiği şekilde yaşamak istemem suç. Beni öldürerek muzaffer olduğunuzu sanıyorsunuz. Oysaki yanılıyorsunuz. Ben Rabbimin istediği gibi yaşadığım ve dünya imtihanını kazanıp rabbimin huzuruna şehit olarak gideceğim için asıl muzaffer olan benim. Çünkü müminler için yenilgi yoktur asla. Şuan ellerim bağlı ve güç olarak sizinle kıyaslanamadığıma göre o gözlerin dehşetten dışarı fırlayacağı gün hesaplaşmak için sizleri bekliyor olacağım. O güne kadar eğer varsa vicdanlarınız da sizleri rahat uyutmayacaktır. Mazlumlar kâbusunuz olacak. Sizler vicdanlarda her gün darağacına çekileceksiniz”
Bu sözler heyet komutanının yüzünü kızarttı, öfkelendirdi… Öfke, gerçeğin aynasıdır bazen. Hiddetle öne atıldı. Cellada fırsat vermeden sehpaya doğru yürüdü, idam sehpasına bir tekme attı. İp gerildi. Mücahit son söz olarak kelime-i şehadet getirdi. Hiç çırpınmadan uykuya dalar gibi boynu sağ tarafına doğru düştü. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
Aslında can veren adaletti, zalimlerin vicdanıydı. Evet, adalet can çekişiyordu hapishanelerin kalın ve soğuk duvarlarının ardında. İnsanlık can çekişiyordu koğuşların koridorlarında. Duvarlarında “Adalet Mülkün Temelidir” diye yazılan düzmece mahkeme salonlarında adalet yerle yeksan olmuştu. Zulüm hâkim cübbelerine ve omuzu kalabalık komutanların üniformasına bürünmüştü adeta…
Gün doğduğunda avluda ağır bir sessizlik vardı. Gökyüzünün maviliği iyice belirgin olmuştu. Kuşlar olup bitenden habersiz uçuyordu. Fakat cezaevini duvarlarında bir ağırlık kalmıştı. Zulmün ağırlığı… Gün doğmuştu ancak Rüzgâr hala küçük bebeğini uyutmak isteyen bir annenin şefkati ile Mücahit’in derin uykudaki bedenini sallayıp duruyordu. Onu asanlar o sabah görevlerini tamamladıklarını düşündüler. O ise inandığı adaletin başlayacağına. Çünkü inançlı bir insan için ölüm, son değil; hesabın ertelendiği bir duraktır. Ve bazı hesaplar duvarlarında adalet yazan mekânlarda değil, daha büyük bir mahkemede mutlak bir Hâkimin karşısında görülür…
Bu sahne, insanlığın ağır imtihanlarından biriydi. Adaletin susup zulmün konuştuğu anlarda, insanın iç dünyası dış dünyasından daha büyük bir hakikate yaslanır.
Battal’ın yaşadığı acılar onu olgunlaştırmış, susmanın ustası yapmıştı. Artık bedeni değil kalbi ağrıyordu, ruhu çarmıha gerilmiş gibiydi. Kalbi sanki göğüs kafesinde değil beyninin içinde atıyordu. Onun için birkaç sabah daha yaşamanın bir anlamı kalmamıştı artık.
Diploması olmayan ama her gün ders veren tek öğretmendi hayat… Ve onun sınıflarından biriydi cezaevleri… Burada zaman saatle değil acıyla ölçülürdü. Bir gün yirmi dört saat değil, insan sabrının sınırına kadar uzayan bir sonsuzluktu. Dakikalar uzar, saniyeler ağırlaşır; nefes almak bile bir yük haline gelirdi. İnsan kendi varlığını taşımaktan yorulurdu.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek… Psikolojinin en ilkel ama en etkili kırma yöntemlerinden biri. Önce insanın en temel ihtiyaçları ellerinden alınırdı. Açlık, susuzluk, temizlik, mahremiyet… Sonra en küçük iyileştirme bir lütuf gibi sunulurdu. Günlerce aç bırakılan birine bir tas çorba, lağım çukurundan çıkarılan birine soğuk beton, soğuk betondan kaldırılan birine tozlu sert bir yatak… İnsan zihni, sürekli aşağı çekildikten sonra en dipten bir kademe yukarıyı cennet sanmaya başlar. İşte kırılma tam da burada olur. İnsanın algısı yeniden programlanır. Bu yalnızca bedene değil, anlam dünyasına yapılan bir müdahaledir. Zorla ezberletilen marşlar, saatlerce tekrar ettirilen sloganlar… Baskıyla yüklenen her kelime zihinde inanca değil travmaya dönüşür. İnsan, sevdirilmeye çalışılan şeye değil; sevdirme yöntemine karşı bir tepki geliştirir. Böylece otorite, kendi meşrutiyetini kendi eliyle aşındırır. Islah etmek için kurulan düzen, ruhu onarmak yerine onu yaralar. Çünkü ıslah; korkuyla değil, adaletle olur. Düzen; onur kırılarak değil, korunarak tesis edilir. Cezaevlerinden çıkanlar ya Uğur gibi soğuk bir sedye üzerinde cansız bedeni çıkar, ya Mücahit gibi bir darağacında sallanır. Sağ çıkanlar da yarım bir bedenle… İflas etmiş böbrekler, zayıflamış ciğerler, çözülmüş kaslar… en önemlisi de ağır hasar almış ruhlar… Travma görünmez bir yara gibidir. İyileşti sanılır. Ama en küçük bir seste kanar. Beden cezaevinden çıkmıştır ama ruh hala içerdedir. Kötülük sistemleştiğinde, yapan kendini normal görür. “Islah ediyoruz,” der. “Disiplin sağlıyoruz” der. Oysa farkında olmadan (belki de bilerek) düşmanlık üretir. Öfke biriktirir. Kuşaklar boyu sürecek bir kırılmanın tohumlarını eker. İşte bu ahlaki yaralanmadır. İnsan yalnızca acı çekmez adalet duygusu da yara alır. Adalet duygusu sarsıldığında, toplumun temeli çatlamaya başlar. Korku üzerine inşa edilen hiçbir düzen kalıcı değildir.
Herkes çok üzgün, bezgin ve umutsuzdu. Kimse yarın ne ile karşılaşacağını kestiremiyordu. Her an her şey olabilirdi. Ümitleri, hayalleri bir darağacında son bulabilirdi. İşin acı tarafı aileler de çocuklarının nerede ve ne durumda olduklarını bilmiyorlardı. Ne soracakları bir merci ne de şikâyet edebilecekleri bir makam vardı. Çocuklarının akıbetini öğrenmek isteyenler nezarethanelerde bezdiriliyorlardı.
Battal, Mücahit’in ranzasına oturdu. Yastığına geride bıraktığı boş çay bardağına baktı. İçi hüzünle doldu. İdamını önceden bilmesi, mahpushane arkadaşları ile helalleşmesi, vakurlu duruşu ve korkusuzca yaptığı konuşması kendisini çok etkilemişti. Hele o son nefesindeki tebessümü aklından hiç çıkmadı. İstemsizce eli cebindeki küçücük kur’ani kerime gitti. Bir de diğer cebindeki mektuba. “Sana söz veriyorum Mücahit eğer buradan çıkarsam bu mektubu ailene mutlaka ulaştıracağım.” diye mırıldandı.
Battal, artık çok fazla konuşmuyor fırsat buldukça cebindeki Kuranı çıkarıp okuyor, okuyor derin düşüncelere dalıyordu.
Cezaevine yeni mahkûmlar da gelmiyor değildi. Koğuşlar gittikçe kalabalıklaşıyordu. Battal ağabeyine yazdığı mektubun cevabını sabırsızlıkla bekliyor, onun mutlaka bir yol bulup kendisini kurtaracağını ümit ediyordu.
Nihayet cezaevi tıka basa dolunca bazı mahkûmların başka cezaevlerine nakil kararı çıktı. Mahkûmlar yirmi kişilik gruplara ayrılıyor, askeri araçlara bindirilerek nakil işlemleri gerçekleştiriliyordu. Gardiyan eline aldığı listede isimler okuyor, isimleri okunan mahkûmlar sıraya geçip önce koridora sonra da avluya çıkarılıyor; oradan da araçlara bindirilip yeni cezaevlerine gönderiliyorlardı.
Gardiyan yeni listede Battal’ın da ismini okudu. O esnada koridorun diğer köşesinde bulunan bir görevli yüksek sesle “Battal’ı o listeden ayırın ve odama gönderin.” dedi. Battal şaşkınlık içinde ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. “Ağabeyim yetkililerle görüşmüş olmalı galiba bu cehennemden kurtuluyorum.” diye düşündü. İçini belirsiz bir sevinç kapladı. Yoksa bu kadar mahkûmun içinden kendisini neden ayırsınlardı ki?
İki asker Battal’ın kolundan tutup idare odasına götürdüler. Odada makam masasında yüzü duvara dönük bir komutan oturuyordu. Komutan yüzünü dönmeden “Hoş geldin evlat.” dedi. Battal, heyecan ve şaşkınlık içinde “Hoş bulduk efendim.” diye cevap verdi. Komutan heybetle yerinden kalkıp, Battal’ın tam karşısına geçti. Battal’ın gözleri dehşetle açıldı. Komutan kasabadaki tabur komutanından başkası değildi. Hem de kafa atıp devrimci arkadaşları ile darp ettiği komutan. Zaman durdu birden, Battal kendisini büyük bir boşlukta hissetti. İçindeki sevinç ve heyecanın yerini büyük bir tedirginlik aldı. Komutan, gayet yumuşak bir üslupla “Evladım beni tanıdın mı?” diye sordu. Battal, kaçamak bir bakışla komutanın yüzüne bakıp “Hayır efendim tanıyamadım.” dedi. Komutan, “Yüzüme iyi bak evladım belki bir yerlerden tanıyorsundur.” diye tekrardan sordu. Battal, komutanın yüzüne doğru kaçamak bir bakış daha atıp kafasını hızlıca önüne eğdi, titrek sesi ile: “Hayır, efendim. Tanıyamadım.” dedi. Komutan, Battal’a yaklaşıp ani bir hareketle çenesinden kıskıvrak yakaladı. “Ulan şerefsiz! Bak yüzüme tanımadın mı kafa attığın adamı. Sen tanımayabilirsin ama ben seni çok iyi tanıyorum.” diyerek Battal’ın yüzüne kuvvetli bir yumruk attı. Sonrasında tekmelerin, tokatların ardı arkası kesilmedi. Komutan dayak atmaktan yorulunca oturup soluklanıyor sonra tekrardan dayak atıyordu. Battal Masaya, sehpalara, dolaplara çarpıp yere düşüyor; komutan onu tekrar tekrar ayağa kaldırıp büyük bir öfkeyle dövüyordu. Battal biran için sonunun geldiğini düşündü, içinden: “Ey O, Müslümanların inandığı Allah! Ey O, idam sehpasındaki Mücahit’in gülümsediği Allah! Eğer gerçek isen, eğer varsan; beni bu adamın zulmünden kurtar!” diye dua etti. Battal, artık tekmelerin, tokatların, yumrukların acısını hissetmez olmuştu. İçerideki gürültüleri duyan kapıdaki nöbetçi asker, ne olup bittiğini anlamak için odaya girdi. Battal’a dayak atmaktan kan ter içinde kalan komutan, askeri görünce daha da hiddetlendi; gözü askerin elindeki tüfeğe ilişti, tek bir hamle ile tüfeği askerin elinden kaptı. Tüfeğin dipçiğini var gücü ile Battal’ın sağ şakağına vurdu. Battal kanlar içinde yere yıkıldı. Bir iki çırpınıştan sonra hareketsizce kalakaldı. Komutan, koltuğuna oturup bir sigara yaktı. Hızlı hızlı soluklanarak öfkesinin geçmesini bekledi. Sonra askere yönelerek: “Kontrol et bakalım gebermiş mi? diye, talimat verdi. Asker, yerde hareketsiz yatan Battal’ı kontrol edip “Ölmüş komutanım!” dedi.
Komutan cezaevi yöneticilerini odasına çağırttı. Yerde yatan Battal’ı göstererek, “Bu devrimci bozuntusunun cezaevine giriş kayıtlarını silin, gece olunca kimseler görmeden şehrin çöplüğüne atın gitsin!” diye emir verdi.
Gece yarısı dolunay bulutların arasında bir görünüp etrafı aydınlatıyor sonra tekrardan kayboluyordu. Dışarıda cırcır böceklerinin sesi ve köpek havlamalarının dışında bir ses yoktu. Cezaevinin arka kapısından dışarı çıkan birkaç karaltı Battal’ı askeri bir araca taşıyıp şehrin çöplüğüne doğru hareket ettiler. Battal’ın Hafif sakallı yüzü kanlara bulanmıştı. Yüzündeki ve boynundaki kanlar ay ışığında parlıyordu. Kafasında, yüzünde ve boynundaki kanlar yer yer pıhtılaşıp kurumuştu. Araç şehir çöplüğünün en tenha yerinde durdu. Araçtakiler, Battal’ın kollarından ve ayaklarından tutarak çöplerin arasına bırakıp oradan hızla uzaklaştılar.

Melek hanım sabah irkilerek uykudan uyandı. Yüreğini büyük bir acı kapladı. Oğlu battalın hasreti yüreğini kavurdu. Yatağından doğrulup hıçkıra hıçkıra ağladı. Bu ağlamalar üzerine eşi Seyithan da uyandı. Eşine sarılarak neden ağladığını sordu. Melek hanım rüyasında oğlunu bir bataklığa saplandığını çırpınarak yardım istediğini çırpındıkça battığını ve kendisine hiçbir şekilde yardımcı olamadığını gözyaşları içinde anlattı. Eşi de gözyaşlarına eşlik etti. Oğulları neredeydi, ne durumdaydı, aç mıydı, susuz muydu, sağ mıydı ölü müydü? Bilemiyorlardı. Çalmadıkları, başvurmadıkları kapı kalmamıştı. Ancak gittikleri yerlerden bir bilgi alamadıkları gibi bir sürü azar da işitmişlerdi.
Sabahın ilk saatlerinde Seyithan amca ile melek hanım kendilerini hiç aramayan sormayan büyük oğulları Cüneyt’in kapısına vardılar. Yana yakıla oğullarının neredeyse bir yıla yakın bir zamandan beri kayıp olduğunu ne yapıp edip onu bulmasını istediler. Cüneyt ilgili yerlerle görüşeceğini ve kendilerine bilgi vereceğini söyleyerek evlerine geri yolladı.
Akşamüzeri Cüneyt annesine uğrayarak: “Battal’ın 13 Eylülde tutuklandığını ancak tabura doğru götürülürken yolda kaçtığını ve kendisinden bir daha haber alınamadığını söyledi. Battal büyük bir ihtimalle yurt dışına kaçmıştır. Ortalık biraz sakinleşince ortaya çıkacaktır merak etmeyin.” dedi.

Battaldan herhangi bir haber alamayan Zehra da meraklar içindeydi. Hem üzgündü hem de kırgın. Battalın son zamanlarda ki ilgisizliğini hazmedemiyordu. Sevdiği adam kim bilir nerelerdeydi? Unuttu mu kendisini? Yoksa ne eder bir yolunu bulur ulaşırdı kendisine. Görücüleri de gelmeye başlamıştı. Her seferinde bir bahane ile bertaraf ediyordu istemeye gelenleri ancak ailenin artık evlenmelisin baskısını da iyice hisseder olmuştu. Baskılara dayanamayan zehra fırıncı tahir ile sözlenmeyi ve kısa bir süre sonra da evlenmeyi istemeden kabullenmek zorunda kalmıştı.

Haziran ayının sıcak bir akşamında belediyenin çöp kamyonu evlerin önündeki çöpleri topladıktan sonra şehrin çöplüğüne doğru yol aldı. Kamyonun gürültüsünden çöplükte beslenen kargalar ve kuşlar havalanıp biraz ötedeki bir çöp yığınının üstüne kondular. Çöpçüler topladıkları çöplerin içinde bulunan hurdaları ayırarak bir yerde topluyor sonra boşalttıkları çöp kamyonuna hurdaları geri yükleyerek hurdacılara satıyor kazandıkları parayı aralarında bölüşüyorlardı. Böylece hem geri dönüşüme katkı sağlıyor hem de ek bir iş yaparak aile bütçelerine katkıda bulunuyorlardı.
Çöpçülerden biri çöp yığınları arasında hurda ayıklarken yerde yatan bir insan gördü. Hemen arkadaşlarına seslendi. Yerde kanlar içinde hareketsiz yatan kişiyi hemen çöp kamyonuna bindirerek devlet hastanesine götürüp yetkililere teslim ettiler.
İlk muayenede kafasından büyük bir darbe alan ve sağ şakağındaki kafatası kemiğinin kırılarak içeri doğru çöktüğünü ancak nabzının hala attığını tespit ettiler. Üzerinde kimlik bilgileri bulunmayan kişi apar topar beyin ameliyatına alındı. Uzun ve çok riskli bir ameliyattan sonra hasta yoğun bakım ünitesine alındı. Kimliği tespit edilemediği için ailesine haber verilemedi.
Battal altı ay boyunca şuursuzca yattı. Birkaç ameliyattan sonra normal servise alındı. Altı aydan sonra ilk kez gözlerini açtı. İlk defa konuştu. Ancak konuşması anlaşılır değildi. Doktorların ve hastanedeki tüm çalışanların yoğun ilgi ve destekleri ile battal ayağa kalkmayı başardı. Kafasına aldığı darbenin ve ameliyatların sonucunda kendisi ve geçmişi ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu. Adını bile…
Battal iyileşmiş taburcu edilmesi gerekiyordu. Ancak tedavi masraflarını karşılayamadığı için hastane yönetimi tarafından taburcu edilmesine müsaade edilmiyordu. Doktorlar Battal’ın bu durumuna çok üzülüyorlardı. Battal’ın ameliyatını gerçekleştiren doktor diğer doktorlarla görüşerek aralarında para toplayıp hastaneye ödeme yaptılar. Battal’ın cebine de bir miktar para koydular ve hastaneye ilk getirildiği zaman üstündeki elbiseleri de bir çanta içinde kendisine teslim ederek taburcu ettiler.
Battal kim olduğunu bilmeden nereye ve neden gideceği ile ilgili hiçbir fikri olmadan yürüdü yürüdü… Yanından bir nehir gibi gürültülü akıp giden araçlara, bir koşuşturma içinde olan insanlara aldırış etmeden yürüdü. Bir ara ağrıyan ve zonklayan sağ şakağına eliyle dokundu. Doktorun: “Sakın ha kafanı bir yerlere çarpma! Kafatasından bir parça aldık! O bölgen hassas ve korumasız. Kafandan darbe almamaya dikkat et.” sözlerini hatırladı. Kafama ne oldu ki ameliyat oldum. Neden bu haldeyim? Kimim ben? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum? Zihni bu sorularla meşgul iken yürüdüğü kaldırımın sonunda bir parka denk geldi. Ayakları onu istemsizce parka yöneltti. Yemyeşil ağaçların arasında şırıl şırıl akan çeşmeyi görünce susadığını fark etti. Çeşmeye vardı. Elini yüzünü yıkadı. Serinledi. Sudan kana kana içti. Tam o sırada toprak evlerinin önündeki doğal çeşmeyi bir şimşek çakmasını andıran bir hatırlama ile anımsadı ve aynı hızla tekrardan unuttu. Çeşmeden su içtikten sonra kuş cıvıltılarının en fazla olduğu ağaçların altındaki banka oturdu. Soluklandı. Gözlerini kapadı. Beyninin içindeki uğultulardan, sağ şakağındaki ağrı ve sızılardan mustarip oldu. Başını iki elinin içine alıp bir süre öylece durdu. Sonra başını masmavi gökyüzüne doğru kaldırıp sonsuz maviliği izledi. Allah’ım bana yardım et. Kimim ben, neyim? Nerden gelip nereye gidiyorum? Lütfen! Lütfen! Bana yardım et…

Oturduğu banktan başını sola doğru döndürdüğünde doktorların kendisine verdikleri çantayı gördü. Çantayı açtı içindeki elbiseleri gördü. Bir pantolon, bir gri kazak ve yakasında kurumuş kan lekeleri olan bir ceket… Hepsini tek tek inceledi. Ancak ilk defa görüyormuş gibi hissetti. Önce pantolonunun ceplerini kontrol etti. Sağ cebinde bir tespih buldu. Sonra ceketinin ceplerini tek tek kontrol etti bir şey bulamadı. Ancak ceketini astarı içinde bir şey olduğunu fark etti. Ceketi dikkatlice inceledikten sonra astarında bir yırtık olduğunu gördü. Bu yırtıktan içeri doğru elini daldırdığında eline bir şeyler denk geldi. Eline gelen ilk şeyi çıkardığında bunun çok küçük bir kitap olduğunu gördü. Kalbi heyecandan gümbürdemeye başladı. Kitabı büyük bir şaşkınlıkla incelemeye başladı. Bu küçük bir Kur’ani Kerim mealiydi. İlk sayfasını açtığında kardeşim Battal’a iki cihan saadeti dileklerimle hatıramdır. Kardeşin Mücahit Demir.
Nefesinin kesildiğini fark etti. Doğruldu. Derin bir nefes aldı. Bir daha bir daha derin nefes aldı. Battal kim acaba benim adım Battal mı diye düşündü. Mücahit kim? Bu kitap neden ceketin astarının içine saklanmıştı. Kimlerden ve niçin saklanmıştı? Tekrar ceketine yöneldi elini aynı yırtıktan içerilere daldırdı. Eline bir kağıt parçası geldi. Kağıdı zorlukla astarın içinden çıkardı. Bu bir zarftı. Battalın kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı çarpıyordu. Göğüs kafesinde sanki kalp çarpmıyor adeta davul çalınıyordu. Elleri titreyerek zarfı inceledi. Bir anlık zarfı açıp açmamada tereddüt etti. Açmadan önce zarfın üzerindeki yazılara dikkat kesildi. Zarfın üzerinde gönderen kısmında Mücahit Demir yazıyordu. Bu isim küçük kitaptaki isimle aynıydı. Alıcı kısmına baktığında bir kadın ismi ve bir de adres yazılıydı. Şehir şuan içinde bulunduğu şehirdi. Oturduğu bankta ellerini ensesinde kavuşturarak, dirseklerini alın kısmında birleştirdi. Bir süre öylece kalakaldı. Derin derin soluklanarak nabzını biraz düşürdü. Bu adrestekiler kim acaba? Kafamdaki soruların cevapları bu adreste mi saklı?
Birden oturduğu banktan doğruldu. Parkta geçen bir adamı durdurdu. Zarftaki adresi göstererek buraya nasıl gidebilirim diye sordu. Adam nerde hangi dolmuşa bineceği söyledi. Hızlı adımlarla dolmuş durağına vardı. İlk dolmuşa binip Zarftaki adrese doğru yol almaya başladı. Hala zarfı açıp açmama da tereddüt ediyordu. Acaba bu zarfta neler yazılıydı. Kim yazmıştı? Kime yazmıştı? Neden bu zarf benim olduğunu söyledikleri ceketin astarı içindeydi? Kafasının içi arı kovanı gibiydi. Omuzuna hafif dokunan muavinin ücret lütfen söylemiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Dolmuş ücretini öderken doktorlarının iyiliklerini ve kendisine verdikleri paraları hatırladı. Allah razı olsun onlardan diye mırıldandı. Sonra muavine yönelerek zarftaki adresi gösterip beni bu adreste indirebilir misiz? dedi.
Battal yerinde duramıyor heyecanla çarpan kalbine hükmedemiyordu. Kimlerle nasıl bir durumla karşılaşacağını bilemiyordu. Derken muavinin “adres burası” söylemiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Durağa yanaşan dolmuştan indi. Çevreyi uzun uzun inceledi. Şehrin bir kenar mahallesiydi burası. Çoğunluk tek katlı küçük bahçeli ve dağınık evlerin olduğu bir mahalle. Kaldırımda Karşılaştığı ilk kişiye zarftaki adresi sordu. Adam karşıdaki bakkalı işaret ederek “bakkala sor o bu mahalledeki herkesi tanır.” Dedi.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 22.04.2026 09:31:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!