Roman Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
198

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Roman

Roman Taslak

Dağların sert ve keskin rüzgârları, kasabanın üzerine çöken gecenin sessizliğini yararak esiyordu. Önünde rengârenk saksıların dizildiği tek katlı kerpiç evin ahşap penceresine çarpan rüzgâr, ince bir ıslık gibi uzayıp gidiyor; sarı zemin üzerine işlenmiş kocaman kırmızı laleli perdeyi usulca dalgalandırıyordu. Perde her kıpırdadığında, içerideki loşluk sanki nefes alıp veriyordu.
Gecenin dinginliğini minarelerden yükselen ezan sesi bozmadı; aksine onu derinleştirdi. Göğe doğru yükselen o çağrı, kubbede yankılanarak kasabanın üzerine bir örtü gibi serildi. İnsan ruhuna dokunan, içini titreten, kalbin en kuytu köşelerine işleyen bir ses… Huşu, huzur… ve ardından yeniden ağırlaşan bir sessizlik.
Uzaklardan gelen köpek ulumaları, gecenin son demlerini haber veriyordu. Sanki karanlık, yerini yavaş yavaş sabaha bırakmaya hazırlanıyordu.
Kalın yün yorganın altında bir sağa bir sola dönen Seyithan Amca, içindeki tereddütle boğuşuyordu. Uykunun sıcaklığıyla, ezanın çağrısı arasında gidip geliyordu. Gözlerini kapattı, ezanın bitmesini bekledi. O an, sanki zaman durdu. Ve ezanın son nağmesi, onun içindeki kararsızlığı kırıp attı.
“Ya Allah…” dedi derin bir nefesle.
Bir anda doğruldu. Yatağın hafifçe sarsılması, yıllardır aynı yastığı paylaştığı vefakâr eşini de uyandırdı.
Melek Hanım, uykunun ağırlığını üzerinden atmaya çalışarak doğruldu. Sessizce çocukların odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe tıklatıp araladı. İçeride yün yorganların altında mışıl mışıl uyuyan Battal ile Hüseyin’in yüzlerine baktı. Saçlarını şefkatle okşadı, yanaklarına birer öpücük kondurdu.
“Haydi kuzularım… namaz vakti,” dedi fısıltıya yakın bir sesle.
Biraz sonra, evin içinde su sesleri yankılanmaya başladı. Soğuk suyla alınan abdest, uykunun son izlerini de silip götürdü. Ardından, küçük evin dar odasında omuz omuza duran bir aile… Aynı niyet, aynı teslimiyet… Sabah namazına durdular.
Seyithan Amca, zayıf, ince yapılı; sanki rüzgâr esse savrulacakmış gibi duran ama içi kıpır kıpır bir adamdı. Yerinde duramaz, sürekli bir şeylerle meşgul olurdu. Melek Hanım ise onun tam zıddıydı; uzun boylu, dolgun yapılı, hilal kaşlı, yüzünde Anadolu’nun dinginliğini taşıyan bir kadındı.
Ev onun ellerinde şekillenir, düzen bulurdu. Temizlikte titizliği dillere destandı. Yemek yapmaya başladığında ise sanki başka bir âleme geçerdi. Tencerelerden yükselen kokular yalnızca o eve değil, tüm mahalleye yayılırdı. Ve o, “Kokusu gitmiştir,” diyerek komşulara birer tabak göndermeyi asla ihmal etmezdi. Komşular da o tabakları hiçbir zaman boş göndermezdi; mahallede görünmeyen ama kopmayan bir bağ vardı.
Dışarıda kuş cıvıltıları giderek çoğalırken, sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Seyithan Amca, gri yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. Akrep ile yelkovan altıya doğru yaklaşıyordu.
Büfesine gitmeden önce, neredeyse her gün yaptığı o işe koyulmak üzere dışarı çıktı. Kapının önünde duran eski el arabasına yöneldi. İş eldivenlerini giydi. Başını hafifçe öne eğmiş, ince bedenini taşıyan beli biraz kamburlaşmıştı. Şapkası her zamanki gibi yukarı doğru kalkıktı.
El arabasının kollarını kavrayıp ağır ağır yürümeye başladı. Tekerleklerin taşlara çarpan sesi, sabahın sessizliğinde yankılanıyordu. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasından çıkan duman, soğuk havaya karışıyordu.
Sigara, onun vazgeçemediği tek zayıflığıydı. Öyle ki, biri bitmeden diğerini yakar; izmaritle yenisini tutuştururdu. Konuşurken bile sigarası dudaklarından düşmez, kelimelerle birlikte yukarı aşağı hareket ederdi. Hafif kırlaşmış bıyıklarında ve parmak uçlarında biriken sarılık, bu alışkanlığın izlerini açıkça gösterirdi.
Melek Hanım’ın en çok kızdığı şey de buydu. Ama ne söylerse söylesin, Seyithan Amca bu alışkanlıktan kopamazdı.
Kasabanın en eski yapısı olan iki katlı hükümet konağının önünden geçerken, el arabasının yağsız kalmış tekerleği uzun bir gıcırtı bıraktı arkasında. Bu ses, sanki sabahın sessizliğini ikiye bölüyordu.
Biraz ilerleyince PTT binasının yanındaki eski mahfelin arkasına dolandı. Burası, askerî gazinonun çöplüğünün olduğu yerdi.
Çöplüğe vardığında, yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Hem sevinç, hem hüzün…
Aradığı her şey buradaydı. Bu, onu sevindiriyordu. Ama aynı zamanda içini burkan bir manzaraydı bu. Çünkü burada gördüğü şey yalnızca atılmış eşyalar değil, harcanmış emekti.
Seyithan Amca, israfı hiç sevmezdi. Hatta israf edenleri de…
Yolda bulduğu bir çiviyi, paslı bir vidayı, eğilmiş bir tel parçasını bile yerden alır; eve götürür, taş duvarlı odunluğa koyardı.
“Bilemezsiniz bunları yapmak için ne emekler verildi,” diye söylenirdi kendi kendine. “Bu emek çöpe atılır mı?”
Odunluğun bir köşesini küçük bir atölyeye çevirmişti. Orada her şey vardı: pense, çekiç, keser, testere, çiviler, vidalar, eski kablolar, kopmuş kulplar, bozuk musluklar…
Bozulan bir şeyi hemen atmazdı. Tamir ederdi. Kendi eşyasını da, komşularınkini de…
“Bak,” derdi gülümseyerek, “bunu yolda bulmuştum. Şimdi ne güzel iş gördü. İsraf haram… israf haram…”
Ama ne yazık ki, her yerde aynı hassasiyet yoktu.
Özellikle kamu kurumlarının çöplüklerinde israf, gözle görülür bir hâl alıyordu. Askerî tesislerin arkasındaki yığınlar bunun en açık örneğiydi.
Orada, hiç açılmamış paketler, son kullanma tarihi geçmemiş yiyecekler, el değmeden atılmış ürünler vardı. Piknik tipi reçeller, ballar, peynirler, yağlar… Henüz tazeliğini yitirmemiş sebzeler, meyveler… Ve bir kenara fırlatılmış, hâlâ kullanılabilir durumda olan araç gereçler…
Seyithan Amca, bu manzaraya baktıkça içinden derin bir sızı yükseliyordu. Çünkü o, her nimetin bir emek, her emeğin de bir kıymet taşıdığını bilenlerdendi.
Kasabanın kıyısında, rüzgârın savurduğu tozla birlikte unutulmuşluk kokusunun yükseldiği o eski çöplükte, hayatın görmezden gelinen yüzü birikirdi. Kırılmış kasaların arasına sıkışmış kavanozlar, kapağı açılmamış reçeller, yarısı yenmiş ballar, sararmaya yüz tutmuş peynirler, eriyip birbirine karışmış yağlar… Daha tadına bile bakılmadan çöpe atılmış sebzeler, meyveler; bir zamanlar sofraların baş köşesine konmuşken şimdi çürümeye terk edilmiş nice nimet…
Seyithan Amca, bütün bu israfın ortasında ağır adımlarla ilerlerdi. Yüzünde yorgunluğun izleri olsa da gözlerinde başka bir ışık yanardı; sanki o çöplüğe bakmıyor, oradan yeniden doğacak bir hayatı görüyordu. Eğilir, tek tek toplardı. Henüz bozulmamış ekmekleri, kemikleri sıyırılmamış et parçalarını, kenara atılmış peynirleri büyük bir titizlikle seçer, el arabasına yerleştirirdi. Her hareketi, biriktiren değil değerlendiren bir insanın sabrını taşırdı.
El arabası doldukça, çöplüğün kasveti biraz daha hafiflerdi sanki. O, başkalarının terk ettiğini sahipleniyor; çöpe atılanı yeniden bir rızka dönüştürüyordu.
Yol boyunca tekerleğin taşlara çarpan sesi, kasabanın dar sokaklarında yankılanırken, Seyithan Amca’nın yüzünde dingin bir huzur belirirdi. Çünkü o, nereye gittiğini bilen bir adamdı.
Evinin önüne vardığında, bekleyiş çoktan başlamış olurdu. Daha sokağın başında görünür görünmez, köpekler havlayarak, kediler sessiz ama kararlı adımlarla, kuşlar kanat çırparak etrafına toplanırdı. Kargalar yüksekten seslenir, sanki gelişini haber verirlerdi.
El arabasını kapının önünde durdurduğu an, etrafı bir anda canlanırdı. Açlıkla değil, güvenle yaklaşan gözler… Kaçmayan, saklanmayan, aksine ona doğru sokulan canlılar…
Seyithan Amca, doğruca kümese yöneldi. Tahta kapıyı araladığında içeride bir hareketlenme oldu. Özenle beslediği tavuklar, ağır ağır yürüyen kazlar, telaşlı ördekler ve kabarık tüyleriyle hindiler dışarı fırladı. Hepsi, sanki çağrılmış gibi diğer hayvanların arasına karıştı.
O an, evin önü küçük bir dünyaya dönüştü. Kanat sesleri, pati sesleri, hafif homurtular ve sevinçli kıpırtılar… Doğanın farklı sesleri tek bir uyum içinde birleşti.
Seyithan Amca el arabasındakileri paylaştırırken, bu sessiz dostları da ona kendi dilleriyle karşılık veriyordu. Bir köpek başını dizine yaslıyor, bir kedi bacaklarına sürtünüyor, kuşlar omzuna, şapkasına konuyordu.
Öyle ki, en ürkek olanlar bile korkuyu unutmuştu. Kuşlar, avuçlarındaki ekmek kırıntılarını çekinmeden gagalıyor; gözlerinin içine baka baka yiyorlardı.
Bu manzara, sıradan bir beslenme anı değildi. Bu, merhametin dile gelmiş hâliydi.
Ve kasabanın unuttuğu her şey, bu avluda yeniden değer buluyordu.
Minnet, o evin görünmeyen ama her köşesine sinmiş en derin duygusuydu. Öyle ki, kuşlar artık Seyithan Amca’yı bir insan değil de güvenli bir liman gibi görüyordu. Şapkasının üstüne ürkmeden konuyor, avuçlarındaki ekmek kırıntılarını çekinmeden gagalıyorlardı. Sanki onun elleri, sertleşmiş bir emekçinin elleri değil de, doğanın içinden kopup gelmiş yumuşak bir dal parçasıydı. Seyithan Amca her biriyle tek tek ilgileniyor, onlara bir şeyler anlatıyor, gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Sesindeki titreşim, bir babanın evladına duyduğu şefkatten farksızdı.
Bu sahneyi, odasının penceresinden izleyen Battal’ın yüzünde ise tarifsiz bir gülümseme vardı. Babasının dünyayı böyle sevmesi, onun da kalbinde aynı kapıları aralıyordu.
Dilsiz dostlarını doyurduktan sonra, evin kapısının önündeki kaynak suyun başına geçti Seyithan Amca. Ellerini, yüzünü buz gibi suyla yıkadı. Parmaklarının arasından süzülen su damlaları toprağa düşerken ince bir buğu yükseliyor, sabahın serinliğine karışıyordu. Avuçlarını doldurup içtiği su, sanki içini baştan aşağı yeniliyor, yorgunluğunu alıp götürüyordu. Başını kaldırıp gökyüzünde süzülen güvercinlere baktı; gözlerinin kenarında biriken çizgiler, gülümsemesiyle daha da belirginleşti.
Onlar Battal’ın güvercinleriydi. Seyithan Amca, damın üzerine serptiği yemlerle onları da unutmadı. Bir anda gökyüzü kanat sesleriyle doldu; gri, beyaz ve benekli bedenler, mavi boşlukta daireler çizerek aşağıya süzüldü.
Battal’ın güvercinlere olan sevgisi bir rastlantı değildi. Bir gün okuldan dönerken, kocaman benekli bir kedinin pençeleri arasında çırpınan beyaz bir güvercin görmüştü. O an, kalbi sanki göğsünden çıkacak gibi atmıştı. Hiç düşünmeden kedinin üzerine atılmış, güvercini onun dişlerinin arasından çekip almıştı. Kuşun kanadı yaralıydı, uçamıyordu.
Battal onu evine getirmiş, günlerce başından ayrılmadan bakımını yapmıştı. Küçük elleriyle yarasını temizlemiş, sabırla beslemişti. Zamanla o güvercin, yalnızca bir hayvan olmaktan çıkmış; Battal’ın sırdaşı, arkadaşı olmuştu. Babasından ona küçük bir yuva yapmasını istemiş, sonra bu sevgi büyüyerek çoğalmıştı. Beş güvercin daha almış, her birine isim vermişti.
Artık her gün damın üstünde bir tören yaşanıyordu. Battal, güvercinlerini gökyüzüne salıyor, onlar maviliklerde süzülüyor, kanatlarını nazlı nazlı çırpıyor, taklalar atarak yükseliyordu. Sonra sanki görünmez bir bağla çağrılmış gibi geri dönüyor, Battal’ın omzuna, ellerine konuyorlardı. O an, çocuk ile kuşlar arasında kelimelere sığmayan bir bağ kuruluyordu.
Seyithan Amca, kerpiçten yapılmış evinin taş merdivenlerine yöneldi. Adımlarını ağır ama huzurlu bir ritimle atıyordu. Daha merdivenleri çıkarken, içeriden gelen tereyağında pişmiş yumurtanın kokusu burnuna doldu. Açlığını değil, evin sıcaklığını hatırlatan bir kokuydu bu.
Çift kanatlı eski ahşap kapıyı hafif bir gıcırtıyla araladığında, sobadan yayılan sıcaklık yüzüne çarptı. Islak teninde dolaşan bu sıcaklık, dışarının serinliğini bir anda silip süpürdü.
Pencerenin önündeki, arkası kalın yün yastıklarla desteklenmiş sedire oturdu. Sırtını yasladığında, yorgunluğu sanki yavaşça çözülüp yere akıyordu. Çaydanlıkta kaynayan kaçak çayın keskin kokusu odayı doldurmuştu. Sobada yanan odunların cızırtısı, alevlerin tavana vurup şekilden şekle giren gölgeleri… Tüm bunlar, bu küçük evin içinde büyük bir huzur kuruyordu.
Sofrayı hazırlayan eşine baktı. O bakışta yılların yorgunluğu değil, yılların biriktirdiği sevgi vardı.
“Ellerine sağlık,” dedi yumuşak bir sesle. “Ne güzel bir sofra hazırlamışsın. Ama biliyorsun… dışarıdaki dilsiz dostlarımın karnı doymadan bu lokmalar boğazımdan geçmezdi. Şimdi gönül rahatlığıyla yiyebilirim.”
Seyithan Amca’nın üç oğlu vardı. Hayat, onun için hiçbir zaman kolay olmamıştı. Küçük bir büfe işletir, kazandığıyla ailesini geçindirmeye çalışırdı. Kış geldiğinde ise hayat daha da ağırlaşırdı; karla örtülen damları temizler, odun kırar, ne iş bulursa yapardı.
Gün boyu büfede çalışır, akşamüstü evin ihtiyaçlarını alır, küçük oğlu Hüseyin’i eve gönderirdi. Ama onun günü orada bitmezdi. Mutlaka kasabanın otobüs ve minibüs durağına uğrardı.
Çünkü o, yalnızca kendi ailesinden sorumlu bir adam değildi.
Durakta yan yana dizilmiş kerpiç dükkânların arasında bir yazıhane vardı. Akşam belli bir saatten sonra kapısını kapatır, kasaba sessizliğe gömülürdü. O saatten sonra gelen bir yolcu için bu kasaba, koca bir belirsizlikti. Kalacak yer yok denecek kadar azdı; tek otel çoğu zaman dolu olurdu.
Seyithan Amca bunu bilirdi.
Her akşam gözleriyle birilerini arardı: yorgun, çaresiz, nereye gideceğini bilemeyen birini… Bulduğunda hiç tereddüt etmezdi.
“Bunlar Tanrı misafiri,” derdi.
Sonra o yabancı, bir anda bu evin bir ferdi oluverirdi. Sofraya oturur, sıcak yemek yer, sobanın başında ısınır, geceyi huzurla geçirirdi. Ertesi sabah ise yoluna uğurlanırken ardında bir dua bırakırdı.
Ailesi de bu iyiliği benimsemişti. Her akşam sanki bir misafir gelecekmiş gibi hazırlık yapılırdı. Battal, bu misafirlerle sohbet etmeyi, onların hikâyelerini dinlemeyi çok severdi. Her gelen, onun dünyasına yeni bir pencere açardı.
Bazıları Seyithan Amca’nın yaptıklarını anlamaz, hatta yadırgardı. Sokak hayvanlarına gösterdiği şefkati, yabancılara açtığı kapıyı gereksiz bulurlardı. Ama o, bu sözlere kulak asmazdı.
Çünkü onun kalbinde başka bir ölçü vardı.
“Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin,” derdi.
“Yetimi, yolda kalmışı, fakiri gözetmeyi emredeni bırakıp da siz mi daha iyi bileceksiniz?”
Sonra hafifçe gülümserdi.
“Unutmayın… misafir rızkıyla gelir.”
Ve o evde, gerçekten de her gelen misafir yalnızca karnını doyurmazdı.
Biraz daha insan olur, biraz daha umutla ayrılırdı.
Seyithan Amca’nın büyük oğlu Cüneyt, kasabada dillere destan bir yakışıklılığa sahipti. Uzun boyu, düzgün yüz hatları ve kendinden emin yürüyüşüyle girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekerdi. Henüz yeni evlenmiş, baba ocağından ayrılıp kendine ait küçük ama düzenli bir ev kurmuştu. Kasabanın çarşısında açtığı terzi dükkânı ise onun hem geçim kapısı hem de ustalığını konuşturduğu yerdi.
Ne var ki, iğneyle ipliğin arasına sıkışmış bu hayat, onun ruhunu doyurmuyordu. Gün boyu kumaş kesip dikiş tuttururken aklı, bambaşka dünyalarda dolaşıyordu. Çünkü bu küçük sınır kasabasında herkes onun gibi yaşamıyordu.
Bazı aileler vardı ki, servetleri dilden dile dolaşırdı. Gençlerin altında son model arabalar, üzerlerinde göz alıcı, pahalı kıyafetler… Kahkahaları bile farklı gelirdi insana; daha yüksekten, daha hoyrat… Cüneyt, onları her gördüğünde içinde bir kıpırtı hissederdi. Bu, hayranlıkla karışık bir huzursuzluktu.
“Ben neden böyle yaşamayayım?” diye sorardı kendi kendine.
İşte o soru, zamanla içinde büyüyen bir boşluğa dönüştü. Artık sabırla kazanılan emeğin değil, kısa yoldan elde edilen zenginliğin peşindeydi. Hayalleri büyüdükçe, yolu da kararmaya başlıyordu.
Bir gün, kasabanın karakolundan gelen haberle irkildi. Karakol komutanı onu görmek istiyordu.
İçine çöken tedirginlikle karakola doğru yürürken, kalbi her adımda biraz daha hızlanıyordu. “Acaba ne oldu?” sorusu zihnini kemiriyordu.
Kapıdan içeri girdiğinde, beklediği sert yüz ifadesiyle karşılaşmadı. Aksine, karakol komutanı onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Bu durum, Cüneyt’in kafasını daha da karıştırdı.
“Duydum ki kasabanın en iyi terzisiymişsin,” dedi komutan, sesine dostane bir ton vererek.
“Askeriyenin bazı dikim işleri var. Seninle çalışmak istiyoruz. İyi para kazanırsın… Ne dersin?”
Cüneyt için bu teklif, beklenmedik bir fırsattı. Gözlerinde kısa bir tereddüt belirdi, ama ardından yerini heves aldı.
“Memnuniyetle komutanım,” dedi.
O günden sonra hayatının yönü değişmeye başladı.
Cüneyt, bazen kendi dükkânında, bazen de taburda kendisine ayrılan küçük bir odada çalışıyor; askerî kıyafetleri, üniformaları büyük bir titizlikle dikiyordu. İşini iyi yapıyor, verilenleri eksiksiz yerine getiriyordu. Bu sayede komutanın güvenini kısa sürede kazandı.
Zamanla aralarındaki ilişki, sıradan bir iş bağını aştı. Sohbetler uzadı, kapılar kapandı, sesler kısıldı. Komutan, Cüneyt’in gözlerinde yanan o hırsı fark etmişti. Onun daha fazlasını istediğini, hızlı yükselmek için yanıp tutuştuğunu biliyordu.
Bir akşam, yalnız kaldıkları bir anda, o kapı aralandı.
Söylenenler açıktı ama bir o kadar da karanlıktı.
Cüneyt, sınırdan kaçak mal ve uyuşturucu geçirecekti. Taburdaki görevliler buna göz yumacak, yol açacaktı. Karşılığında ise büyük paralar kazanılacaktı. Üstelik Cüneyt, kasabada olup bitenleri de komutana aktaracaktı.
Bu, geri dönüşü olmayan bir yoldu.
Ama Cüneyt, o anda bunu bir tehlike değil, bir fırsat olarak gördü.
Ve kabul etti.
Sonrası, hızla akan bir nehir gibiydi. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Kurdukları düzen tıkır tıkır işliyordu. Sınırdan geçen mallar, görünmeyen eller tarafından korunuyor; paralar katlanarak büyüyordu.
Komutan ve adamları, bu kirli ticaretten büyük kazançlar elde ederken, Cüneyt de hayal bile edemeyeceği paralar kazanmaya başladı. Kazandığı paralar, yine onun aracılığıyla başka şehirlere aktarılıyor; izler ustaca siliniyordu.
Kasabada bir söz dolaşmaya başlamıştı:
“Hırsız ile ev sahibi bir olunca, öküzü bile bacadan çıkarırlar.”
Bu söz, farkında olmadan Cüneyt’in hikâyesini anlatıyordu.
İlk iş olarak kendine gösterişli bir ev yaptırdı. Ardından son model bir araba aldı. Üzerine giydiği kıyafetler değişti, yürüyüşü değişti, bakışları bile değişti.
Artık o, eskisi gibi değildi.
Kasabanın en zenginleri arasına girmişti. Aşiret reisleriyle, ağalarla aynı sofraya oturuyor; onların dilinden konuşuyordu.
Ama bu yükseliş, beraberinde başka bir şeyi de getirdi: kibri.
Cüneyt, zamanla geçmişini silmeye başladı. Baba ocağına uğramaz oldu. Kardeşleriyle, akrabalarıyla arasına mesafe koydu. Onların sade hayatı artık ona dar geliyordu.
Yerini, gösterişli mekânlar, rütbeli komutanlar ve yüksek mevkiler aldı.
O artık kasabanın değil, kurduğu karanlık düzenin bir parçasıydı.
Ve farkında olmadan, yükseldiğini sandığı her adımda, aslında uçuruma biraz daha yaklaşıyordu.
Seyithan Amca’nın ortanca oğlu Battal, kasabanın dar sokaklarında büyümüş ama yüreği o sokaklara sığmayacak kadar geniş bir delikanlıydı. Lisenin son sınıfındaydı. Nüfusa geç yazıldığı için kimliğinde iki yaş küçük görünse de, omuzlarının genişliği, bakışlarının olgunluğu onu yaşıtlarından ayırıyordu. Sınıfta diğerlerinden daha iri, daha derli toplu durur; sanki yaşadığı hayat, onu erkenden büyütmüştü.
Ağabeyi Cüneyt gibi o da yakışıklıydı, ama bakışlarında farklı bir şey vardı. Cüneyt’in gözlerinde hırsın keskin parıltısı dolaşırken, Battal’ın gözlerinde umut vardı. Henüz kirlenmemiş, henüz yönünü kaybetmemiş bir umut…
Onun hayalleri parayla, gösterişle değil; emekle, bilgiyle örülmüştü. Okuyacak, öğretmen olacaktı. Bu düşünce, onun için bir heves değil, bir hedefti. Okuldaki öğretmenlerine her baktığında, içinden sessizce aynı cümle geçerdi:
“Bir gün ben de böyle olacağım.”
Bu yüzden öğretmenlerine karşı derin bir saygı beslerdi. Sözlerini iki etmez, verilen her görevi eksiksiz yerine getirirdi. Defterleri düzenli, yazısı özenli, zihni açıktı. Öğrenmeye aç bir çocuktu o.
Ama kalbinde sakladığı bir hayal daha vardı…
Zehra.
İlkokuldan ortaokula kadar aynı sıraları paylaştığı, sonra bir anda yokluğa karışan o kız… Ailesi liseye göndermemişti onu. Battal için bu, yarım kalmış bir cümle gibiydi.
Her sabah okula giderken yolunu bilerek uzatırdı. Çünkü o yolun sonunda, eski ahşap penceresinin ardından kendisini bekleyen bir çift göz vardı. Zehra, perdeyi hafifçe aralar, Battal’ın geçeceği saati ezbere bilir gibi beklerdi.
Battal, başını kaldırıp o pencereye bakmadan geçmezdi. Göz göze geldiklerinde yüzünde beliren o utangaç gülümseme, gününün en güzel anı olurdu.
Akşamları da aynı yol… Aynı pencere… Aynı gülümseme…
Zehra’yı gördüğü an, Battal’ın yüreğinde bir şeyler kıpırdanırdı. Sanki içinde kelebekler kanat çırpar, adımlarını şaşırır, dili tutulur, eli ayağı birbirine dolanırdı. O anlarda yürümeyi bile unuturdu; dünya bir anlığına yalnızca o pencereye sığardı.
Okulda ise bambaşka bir Battal vardı.
Öğretmenler onu severdi. Çalışkanlığı, cesareti ve kararlılığıyla dikkat çekerdi. Gözünü budaktan sakınmaz, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi.
Bu özellikleri, özellikle yeni gelen coğrafya öğretmeni Sezai’nin dikkatini çekmişti.
Sezai öğretmen, kasabanın alışık olduğu öğretmen tiplerinden değildi. Sınıfa girdiğinde yalnızca ders anlatmazdı; öğrencilerin gözlerinin içine bakar, onların dünyasına inmeye çalışırdı. Resmiyetten uzak, samimi, hatta fazlasıyla yakın bir tavrı vardı.
Kimi zaman öğrencilerle şakalaşır, kimi zaman omuzlarına dokunarak konuşurdu. Sigara içenlere kızmaz, aksine cebinden çıkarıp uzatırdı. Harçlığı olmayanlara para verir, sınavlarda boş kâğıt verenlere bile yüksek notlar yazardı.
Bu tavırlar, öğrenciler için başta şaşırtıcıydı. Sonra alıştılar. Ardından bağlandılar.
Sezai öğretmen, kısa sürede onların gözünde yalnızca bir öğretmen değil, bir dost, bir sırdaş hâline geldi.
Okul saatleri artık yetmez olmuştu. Ders bitince dağılmak yerine bir arada kalıyorlardı. Sezai öğretmen tiyatro çalışmaları başlatmış, küçük piyesler sahneye koymuştu. Her etkinlikte kasaba biraz daha hareketleniyor, veliler çocuklarını sahnede izlerken gururlanıyordu.
Battal da bu dünyanın içindeydi artık. Sahneye çıkıyor, rol yapıyor, kitaplar okuyordu. Sezai öğretmenin verdiği kitaplar elden ele dolaşıyor, yeni düşüncelerle zihinler doluyordu.
Ama bu değişimin içinde fark edilmeyen başka bir şey daha vardı.
Sezai öğretmen, derslerde artık haritalardan, dağlardan, nehirlerden çok farklı şeylerden söz ediyordu. Eşitlikten, adaletten, işçi haklarından… Sosyalizmden…
Battal ve arkadaşları, daha önce hiç duymadıkları kelimelerle tanışıyordu: Faşizm… Komünizm… Lenin… Mao… Karl Marx…
Bu isimler, başta yabancı gelmişti. Ama zamanla merak uyandırdı. Sonra düşüncelerini şekillendirmeye başladı.
Bir gün Sezai öğretmen, Battal’ı ve gözüne kestirdiği birkaç öğrenciyi yanına çağırdı. Onları kasabanın biraz dışında, mütevazı bir binaya götürdü.
Bir dernek…
Kapısından içeri girdikleri an, Battal farklı bir dünyanın eşiğine adım attığını hissetti. Duvarlarda asılı afişler, kitaplarla dolu raflar, hararetli tartışmalar…
O günden sonra, okul dışındaki zamanlarının büyük bir kısmı burada geçmeye başladı.
Ve Battal, farkında olmadan, yalnızca hayallerine değil; düşüncelerine de yeni bir yön çizilen bir yolun içine girmişti.

Battal, bir zamanlar anne babasının duasıyla büyüyen, ezan sesini duyduğunda kalbi yumuşayan, yardım etmeyi ibadet bilen bir çocuktu. Evin içinde sesi yükselmez, büyüklerinin sözünü kesmez, namaz vakitlerini kaçırmamak için kendi kendine telaşlanırdı.
Ama şimdi…
Şimdi aynı evin içinde, aynı duvarların arasında, bambaşka bir Battal dolaşıyordu.
Değişim, önce fark edilmeyecek kadar küçük başlamıştı. Sorularla…
“Gerçekten neden inanıyoruz?”
“Bu yaptıklarımızın anlamı ne?”
Sonra bu sorular çoğaldı, sertleşti. Yerini yargılara, ardından inkâra bıraktı.
Anne ve babası, oğullarındaki bu değişimi anlamakta zorlanıyordu. Onların gözünde Battal hâlâ o eski çocuktu. Ama Battal, artık onların baktığı yerden bakmıyordu dünyaya.
Geç saatlere kadar eve gelmemeye başlamıştı. Üzerindeki kıyafetler değişmiş, konuşma tarzı farklılaşmıştı. Kelimeleri sertleşmiş, bakışları keskinleşmişti. Elinden kitap düşmez olmuştu; ama bu kitaplar, onun kalbine huzur değil, huzursuzluk getiriyordu.
Bir zamanlar saygıyla yaklaştığı değerler, şimdi ona yabancı geliyordu.
Hatta küçümsediği şeylere dönüşmüştü.
“Din afyondur,” diyordu artık.
Bu cümleyi kurarken yüzünde beliren o soğuk ifade, Melek Hanım’ın yüreğini titretiyordu.
Battal için artık ailesi değil, “yoldaş” dediği arkadaşları önemliydi. Günlerini dernekte geçiriyor, boykotlara katılıyor, sloganlar atıyor, geceleri bazen eve bile dönmüyordu.
Ve Zehra…
Bir zamanlar uğruna yolunu uzattığı, penceresine bakmadan geçemediği o kız… artık hayatının kıyısında kalmıştı.
“Önce devrim!” diyordu Battal, başka hiçbir şeyi görmezden gelerek.
O gün, evin içinde her şey sıradan başlamıştı.
Melek Hanım, ocağın başında yemeğini hazırlamış, ardından abdestini alıp seccadesini sermişti. Örtüsünü düzeltmiş, ellerini açmıştı:
“Allah’ım… evlatlarımı sana emanet ediyorum.”
Bu duayı her gün ederdi. İçinde hem bir teslimiyet hem de tarifsiz bir korku vardı.
Tam namaza duracağı sırada kapı hızla açıldı.
Battal içeri girdi.
Yüzünde sert bir ifade, gözlerinde öfke vardı. Sanki o odaya bir evlat değil, yabancı bir adam girmişti. Okuduğu kitapların, katıldığı toplantıların gölgesi, bakışlarına çökmüştü.
Bir anda annesinin omzunu sertçe itti.
“Yeter artık bu saçmalıklar!” diye bağırdı.
“Orta çağda mı yaşıyoruz biz? Bu ne hâl böyle! Kaç defa daha anlatacağım size?”
Sesi duvarlarda yankılandı.
“Başınızı devekuşu gibi yere koyuyorsunuz! Kimin için yapıyorsunuz bunu? Kendi yarattığınız Allah için mi? Allah yok! Bunu o kalın kafanıza sokun!”
Sözleri bıçak gibi keskin, nefesi öfke doluydu.
“Bundan sonra bu evde namaz kılan, beni karşısında bulacak! Duydun mu anne? Duydun mu!”
Seccade kaydı.
Melek Hanım sendeledi. Ama asıl sarsılan bedeni değildi… yüreğiydi.
Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde henüz yaş yoktu. Önce donuk bir bakış… ardından derin bir şaşkınlık…
Bu, onun evladı mıydı?
Kucağında büyüttüğü, ateşlendiğinde sabaha kadar başında beklediği, ninnilerle uyuttuğu o çocuk… bu muydu?
Bir süre yerinden kalkamadı. Dizleri değil, ruhu çökmüştü.
İçinde bir yer derin bir acıyla yankılandı. Bu yalnızca bir evladın annesine karşı çıkışı değildi. Bu, onun inandığı her şeye yönelmiş bir isyandı.
Ve bir annenin kalbini en çok yaralayan da buydu.
Kendi içine döndü.
“Ben nerede hata yaptım?” diye sordu sessizce.
“Hangi sevgim eksik kaldı? Hangi duam yarım?”
Gözyaşları o anda boşaldı.
Seccadeyi toplamadan, titreyen ellerini açtı:
“Ya Rabbim… oğluma günah yazma. O daha genç… ne dediğini bilmiyor. Birileri onun aklını çelmiş… Sen onu ıslah eyle.”
Ama Battal, her geçen gün bu duadan biraz daha uzaklaşıyordu.
Mahalledeki çocukları etrafına toplamaya başlamıştı. Onları derneğe götürüyor, yürüyüşlere katılmaya zorluyordu. İtaat etmeyenlere sert davranıyor, hatta el kaldırıyordu.
Ama o çocuklar slogan attığında, bir anda değişiyordu yüzü:
“Lenin babamız! Mao anamız! Kahrolsun faşizm! Yaşasın devrimci gençlik!”
O an durur, gülümserdi.
“Aferin küçük yoldaşlar…”
Sezai öğretmen ise bu kalabalığın biraz gerisinde durur, olanları sessizce izlerdi. Battal gibi gençleri örgütlüyor, hedef gösterdiği kişilere karşı onları kışkırtıyordu.
Bir gün, Battal’a dönüp şöyle dedi:
“Bu yoldaşlarına sen liderlik edeceksin.”
Bu söz, Battal’ın içinde gizli duran bir duyguyu besledi.
Liderlik…
İçindeki boşluğu dolduran, ona güç veren bir his…
Kısa sürede kasabadaki gençler onun etrafında toplanmaya başladı. Sözü dinlenir oldu. Onun dediği yapılır, onun çizdiği yolda yürünürdü.
Ve Battal…
Her geçen gün biraz daha yükseldiğini sanırken, aslında kendini tanıyamayacağı kadar uzaklara savruluyordu.
Kasabanın sokaklarında artık yalnızca gençlerin ayak sesleri değil, büyüyen bir gücün gölgesi dolaşıyordu. Bir zamanlar dağınık, heyecanlı ve toy olan bu kalabalık, şimdi daha örgütlü, daha sert ve daha kararlıydı. Kalabalık büyüdükçe cesaretleri de büyümüş, sesleri daha gür, bakışları daha keskin hâle gelmişti.
Artık yalnızca sokaklarda slogan atmıyorlardı; ailelerine, büyüklerine karşı da dikleniyor, onları susturmaya çalışıyorlardı.
“Kahrolsun feodalizm! Kahrolsun ağalık sistemi! Kahrolsun sömürgecilik!”
Bu sloganlar, kasabanın köklü düzenine, aşiret büyüklerine, yıllardır süregelen hiyerarşiye yönelmişti.
Bir gün, bu sözleri haykıran gençlerden biri, bir aşiret büyüğünün öfkesine hedef oldu. Tokadın sesi yalnızca o gencin yüzünde değil, kasabanın kaderinde yankılandı. Çünkü o tokat, yüzlerce genci harekete geçirdi.
Kısa sürede toplanan kalabalık, öfkeyle o adamın üzerine yürüdü. Taşlar, yumruklar, bağrışmalar… Linç etmek üzereydiler. O gün, kasabada bir sınır aşıldı.
Ve o sınırın ötesinde artık korku vardı.
O günden sonra devrimci gençler, kasabanın en güçlü, en korkulan gücü hâline geldi. Emniyet güçleri çoğu zaman olan biteni izlemekle yetiniyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu.
Battal ise bu kalabalığın tam ortasında, en önünde yürüyordu artık.
O, yalnızca bir genç değil; bir liderdi.
Bir gün, Sezai öğretmenin verdiği talimatla, duvarlara yazılacak sloganlar için boya ve fırça almaya çıktı. Adımlarını, kasabanın en eski dükkânlarından birine, Sultan Amca’nın iş yerine doğru çevirdi.
Sultan Amca, yıllardır o mahallede yaşayan, herkesin saygı duyduğu bir esnaftı. Battal’ın çocukluğunu bilirdi. Onun annesine, babasına olan bağlılığını, terbiyesini… Ve son zamanlarda geçirdiği değişimi de duymuştu.
Battal dükkâna girer girmez, Sultan Amca onu süzdü. Yüzünde sertleşmiş çizgiler, bakışlarında yabancı bir gölge vardı.
“Gel evladım,” dedi yumuşak bir sesle. “Bir çay içmeden gitmek olmaz.”
Battal, yılların alışkanlığıyla bu daveti geri çeviremedi. Oturdu. Önüne konulan ince belli bardaktan yükselen buhar, aralarında kurulacak konuşmanın habercisiydi sanki.
Sultan Amca, çayından bir yudum aldıktan sonra ağır ağır konuştu:
“Evladım… seni çok severim. Bak dikkat ettiysen ‘evladım’ dedim. Gerçekten de öyle görürüm seni.”
Kısa bir duraklama oldu.
“Duydum ki anneni, babanı üzüyormuşsun. Senin gibi akıllı, yiğit bir delikanlıya bu yakışır mı? Büyüklerine saygı göstermek, insanın kendine saygısıdır aslında. Neden üzüyorsun onları?”
Battal’ın yüzü gerildi. Gözlerinde bir kıvılcım çaktı.
“Kokuşmuş bir düzende kimse bana saygıdan bahsetmesin!” dedi sert bir sesle.
“Eşitliğin olmadığı bir dünyada, bu sözlerin hiçbir anlamı yok. Biz bu düzeni değiştireceğiz. Hatta sadece bu ülkeyi değil, tüm dünyayı…”
Bir an durdu, sonra gözlerini Sultan Amca’nın gözlerine dikti:
“Dükkâna girmeden önce işçilerinle konuştum. Birine dört bin, diğerine iki bin lira veriyormuşsun. Bu mu adalet? Bu mu eşitlik? Çalışanına eşit davranmayan birinin nasihatine ihtiyacım yok.”
Sözleri sertti, keskin ve iddialıydı.
Sultan Amca, acele etmedi. Çayından bir yudum daha aldı. Yüzünde ne kızgınlık vardı ne de kırgınlık. Sadece sabırlı bir sükûnet…
“Bak evladım,” dedi sakin bir tonla, “eşitlik ile adalet aynı şey değildir.”
Battal hemen atılmak istedi. Ama Sultan Amca elini kaldırdı.
“Dur… Acele etme. Biraz izle, sonra konuşuruz.”
İçeride çalışan işçilerden Bişar’ı çağırdı.
“Bak karşıdaki kamyonu görüyor musun?”
“Evet efendim.”
“Git bakalım, yükü neymiş öğren.”
Bişar koşarak gitti, kısa süre sonra döndü:
“Karpuz yüklü efendim.”
“Satılık mıymış?”
“Bilmiyorum, sorayım.”
Tekrar gitti, tekrar geldi…
Sorular uzadıkça, Bişar’ın gidip gelmeleri de uzadı. Her seferinde yeni bir bilgi getiriyor, ama her bilgi için yeniden gitmesi gerekiyordu.
Battal, olan biteni anlamaya çalışıyor, ama sabrı tükeniyordu.
Sonra Sultan Amca, diğer işçi Derviş’i çağırdı. Aynı soruyu ona da sordu.
Derviş, bir kez gitti… ve döndüğünde her şeyi anlatmıştı:
“Karpuzlar Adana karpuzu efendim. Hem toptan hem perakende satılıyor. Perakende fiyatı elli kuruş, toptan otuz kuruş. Pazarlık payı da var. Satıcılar iki gün daha burada kalacakmış…”
Sultan Amca, Battal’a döndü.
“Gördün mü evladım?” dedi.
“İkisi de aynı işi yaptı. Ama biri parça parça öğrendi, diğeri bir defada…”
Biraz yaklaştı, sesi daha derinleşti:
“Bişar bir kamyon boşaltana kadar, Derviş iki kamyon indirir. Şimdi söyle… Bu iki insana aynı ücreti verir misin?”
Battal sustu.
Sultan Amca devam etti:
“Eğer eşit verirsen, Derviş’e haksızlık edersin. Çünkü hak, herkese emeğinin karşılığını vermektir. Eşitlik değil, adalet esastır.”
Sonra yavaşça ekledi:
“Allah’ın isimlerinden biri de El-Adil’dir. O, her şeyi yerli yerince yaratır. Kimine güç verir, kimine akıl, kimine yetenek… Herkesi aynı yapmaz.”
Dükkânın içi bir anda ağırlaştı.
“Sen şimdi herkesi aynı kefeye koyarsan,” dedi Sultan Amca, “dünyanın düzenini bozarsın. Herkesin yaptığı iş farklı, emeği farklı, katkısı farklı… Fırıncı da lazım, doktor da, öğretmen de, işçi de…”
Gözlerini Battal’ın gözlerine dikti:
“Sen gece gündüz çalışıp doktor olacaksın… Ben hiçbir şey yapmayacağım… sonra da ‘eşitlik’ diye senden aynı ücreti isteyeceğim. Bu mu adalet?”
Sözler, dükkânın içinde yankılandı.
Battal’ın yüzünde ilk kez bir tereddüt belirdi.
Çünkü ilk defa, duyduğu bir söz… sadece kulağına değil, aklının içine dokunmuştu.
“Sen buna eşitlik diyebilir misin?” diye sordu Sultan Amca, sesinde ne öfke ne de küçümseme vardı; yalnızca yılların süzgecinden geçmiş bir hakikat ağırlığı…
“Seninle benim sarf ettiğimiz çaba, verdiğimiz emek bir mi ki ücret bir olsun? Eğer ‘olsun’ diyorsan, büyük bir haksızlık yapmış olursun.”
Bir an durdu, gözlerini Battal’ın yüzünde gezdirdi.
“Bak evladım… insanın ancak çalıştığının karşılığı vardır. Ne kadar emek, o kadar karşılık…”
Sözler dükkânın içinde ağır ağır dolaştı.
Battal’ın zihni bir anda karıştı. Sanki iki ayrı ses, iki ayrı dünya çarpışıyordu içinde.
“Sezai öğretmen böyle anlatmıyordu…” diye geçirdi içinden.
Ama bir yandan da Sultan Amca’nın sözleri, kurduğu örnek, gözünün önünde yaşanan o basit ama etkili sahne… Hepsi bir araya gelince, inkâr etmesi zor bir gerçeklik oluşturuyordu.
Yine de kendini toparladı. İçindeki o yeni kimlik, geri adım atmasına izin vermiyordu.
“Boş ver…” dedi kendi kendine.
“Bu gerici Sultan Amca, Sezai öğretmen kadar mı bilecek?”
Ama dürüst olmak gerekirse, anlatılanların aklında bir iz bıraktığını inkâr edemiyordu.
Tam o sırada Sultan Amca’nın sesi düşüncelerini böldü:
“Evde tadilat mı var evladım?”
Battal irkildi.
“Şey… yok, yani evet… Bir iki kapı pencere boyanacak.”
Boyaları aldı, hızlıca toparlandı.
Kapıdan çıkarken, Sultan Amca’nın ardından gelen sesi onu bir an duraksattı:
“Ne zaman muhabbet etmek istersen gel evladım… Kapım sana her zaman açık.”
Battal, başını hafifçe salladı. Ama arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırarak oradan uzaklaştı.
Ertesi sabah kasaba, alışılmışın dışında bir manzarayla uyandı.
Evlerin duvarlarında, dükkânların kepenklerinde, okul bahçelerinin duvarlarında iri harflerle yazılmış sloganlar göze çarpıyordu:
Faşizme Geçit Yok!
Direne direne kazanacağız!
Kahrolsun Faşizm!
Bu ülke faşizme mezar olacak!
Yaşasın işçilerin şanlı direnişi!
Ağalar, burası küçük Moskova! Aklınızı başınıza devşirin!
Kahrolsun feodalizm!
Kasabanın sabah sessizliği, bu sözlerle parçalanmıştı.
Sezai öğretmen, dernekte gençlere hitap ederken Battal’ı yanına çağırdı. Yüzünde memnun bir ifade vardı.
“Aferin,” dedi alçak sesle. “Gece iyi iş çıkarmışsınız.”
Sonra eğilip kulağına birkaç cümle fısıldadı. Eline küçük bir not sıkıştırdı.
Battal, başını hafifçe eğerek onayladı. Notu cebine koydu.
Ardından arkadaşlarına döndü. Sesi gür, bakışları kararlıydı:
“Yoldaşlar! Yarın bir misafirimiz var. Bu misafiri karşılama şerefi bize verildi. Bu, kasabamızdaki ilk büyük eylemimiz olacak. Bundan sonra hiçbir faşist bu kasabaya adım atamayacak!”
Kalabalık tek ağızdan haykırdı:
“Kahrolsun faşizm!”
O gece Battal’ın gözüne uyku girmedi.
Sürekli aynı düşünce zihninde dönüp duruyordu.
“Başarılı olmalıyım… Sezai öğretmeni mahcup etmemeliyim…”
Planını defalarca kurdu, bozdu, yeniden kurdu.
Sabah olduğunda yorgundu ama içindeki heyecan, yorgunluğunu bastırıyordu.
Kahvaltı sofrasında lokmalarını hızlı hızlı çiğniyor, anne ve babasının söylediklerini duymuyordu bile.
Annesi usulca yaklaşıp saçlarını okşamak istediğinde, refleks gibi bir hareketle geri çekildi.
Hiçbir şey demeden ayağa kalktı. Haki renkli parkasını giydi ve kapıyı çekip çıktı.
Derneğe vardığında herkes hazırdı.
Hızlıca görev dağılımı yaptı. Hasan ve birkaç arkadaşını liseye, Akif ve grubunu ilkokula gönderdi.
Kendisi ise en güvendiği arkadaşı Halit ile birlikte pankartları, dövizleri dağıttı.
Sonra yürüyüş başladı.
Yolda karşılaştıkları gençler de katıldı. Kalabalık büyüdükçe sesleri yükseldi. Marşlar, sloganlar sokaklarda yankılandı:
“Gelin yoldaşlar birleşelim, haydi savaşa…”
Hasan ve Akif okullara ulaşmıştı.
Dersler sürüyordu. Üçüncü dersin ortalarıydı.
Hasan sınıf kapılarını tek tek açtı:
“Herkes okulun önünde toplansın!”
Okul müdürü engel olmaya çalıştı ama Hasan’ın bakışları sertti:
“Müdür Bey… siz de gelirseniz iyi olur. Yoksa başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz.”
Bu sözler, müdürün direncini kırmaya yetti.
Kısa sürede öğrenciler bahçede toplandı. Ardından kalabalık, okulun dışındaki grupla birleşti ve marşlar eşliğinde kasaba meydanına doğru yürümeye başladı.
Kasabalılar, bu sahneyi şaşkınlıkla izliyordu.
Meydana geldiklerinde, Battal Atatürk heykelinin bulunduğu platforma çıktı.
Kalabalık sustu.
Battal derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:
“Yoldaşlar!
Aydınlık yarınların devrimci gençleri!
Gün doğmak üzere… Ve o gün, sizin mücadelenizle doğacak!
Ama bu yürüyüşte önümüzde engeller var.
Faşistler var!
Onların uşağı olmuş zorbalar var!
Biz, bu düzeni yıkacağız!
Faşizme hiçbir yerde geçit vermeyeceğiz!”
Kalabalığın nefesi tutulmuştu.
Battal devam etti:
“Aldığımız habere göre, bugün 11.00 otobüsüyle bir faşist kasabamıza geliyor. Üstelik öğretmen olarak…
Biz de onu karşılamak için buradayız!
Bu karşılama, tüm faşistlere ders olacak!
Ve bilin ki… sıra onlara da gelecek!”
Bir anlık sessizlik…
Sonra meydan alkış ve sloganlarla inledi:
“Kahrolsun faşizm!”
“Direne direne kazanacağız!”
Kasabanın kalbi o an, korku ile heyecan arasında sıkışıp kalmıştı.
Ve kimse, bu kalabalığın nereye varacağını tam olarak kestiremiyordu…
Battal, yaptığı konuşmanın ardından bir adım geri çekildi. Kalabalığın coşkusunu, sloganların ritmini, gençlerin gözlerindeki ateşi izlemek için platformun kenarına geçti. Liderliği kısa bir süreliğine Halit’e bırakmıştı.
Aşağıda toplanan kalabalık dalga dalga hareket ediyor, sloganlar meydanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Battal, kollarını göğsünde birleştirip olanları izlerken, yüzünde hem bir gurur hem de tuhaf bir gerilim vardı. Sanki kurduğu düzenin işleyişini seyreden bir komutan gibiydi.
Ama içinin derinlerinde, Sultan Amca’nın sözlerinden kalan o ince sızı hâlâ yerini koruyordu. Bastırmaya çalıştıkça daha derine inen bir düşünce…
Başını hafifçe salladı.
“Zayıflık,” diye fısıldadı kendi kendine.
“Devrimcide tereddüt olmaz.”
Gözlerini yeniden kalabalığa çevirdi.
Aynı saatlerde, kasabaya doğru ilerleyen eski model bir otobüs, dağ yollarını ağır ağır aşarak son virajlara girmişti.
Otobüsün 7 numaralı koltuğunda oturan Kürşad, heyecandan yerinde duramıyordu. Hayatının en önemli yolculuğunun sonuna gelmişti. Yıllarca verdiği emeğin karşılığı olan öğretmenlik mesleğine başlamak üzereydi.
Fakir ama inançlı bir ailenin tek evladıydı. Kolay gelmemişti bu günler… Geceler boyu süren çalışmalar, yokluk içinde geçen yıllar… Hepsi şimdi geride kalıyordu.
Bir ara farkında olmadan önündeki koltuğu itti. Otobüs sanki daha hızlı gidecekmiş gibi…
Kendi hâline gülümsedi.
“Ne yapıyorum ben?” diye geçirdi içinden.
Ama heyecan işte… insanı çocuklaştırıyordu.
Karnının acıktığını fark etti. Çantasından annesinin özenle hazırladığı poğaçalardan birini çıkardı. Yanındaki yaşlı adama uzattı.
“Buyurun amca.”
Yaşlı adam teşekkür ederek aldı. Kürşad da bir tane kendine aldı, iştahla ısırdı. Poğaçanın kokusu, bir anda onu evine götürdü. Annesinin mutfağına… babasının sessiz oturuşuna…
“Yolculuk nereye evlat?” diye sordu yaşlı adam.
Kürşad’ın yüzü aydınlandı.
“Öğretmen olarak atandım amca. Bu kasabaya gidiyorum. Göreve başlayacağım. Sonra bir ev tutup annemle babamı da yanıma alacağım inşallah…”
Konuşurken gözleri parlıyordu. Ama bir an sonra o parlaklığın içine ince bir hüzün karıştı.
“Onlar çok çile çekti…” dedi yavaşça.
“Artık biraz da ben onların yükünü alayım istiyorum. Rabbim nasip etti… çok şükür.”
Yaşlı adam başını salladı.
“Aferin evlat… Allah seni esirgesin. Yolun açık olsun.”
Bu dua, Kürşad’ın kalbine sıcak bir dokunuş gibi yerleşti.
Otobüs kasabaya yaklaştıkça manzara değişti. Yüksek dağların arasına sıkışmış küçük yerleşim, yavaş yavaş görünür oldu.
Tek katlı kerpiç evler, dar sokaklar, toprak yollar…
Kürşad camdan dışarı bakarken, içini hem bir huzur hem de hafif bir yalnızlık kapladı.
“Burası…” diye düşündü, “benim yeni hayatım.”
Bir süre sonra yolun sağ tarafında iki okul binası belirdi. Uzun, tek katlı taş yapılar… Önlerinde geniş bir alan…
Kürşad’ın kalbi hızlandı.
“İşte…” dedi içinden, “benim yerim burası.”
Gözlerini ayıramadı. Sanki o binaya değil de, kendi geleceğine bakıyordu.
Ama o an, ailesinden uzak olmanın burukluğu da çöktü içine.
“Az kaldı,” diye fısıldadı kendi kendine.
“Sizi de yanıma alacağım…”
Otobüs kasaba meydanına yaklaşırken, Kürşad bir şey fark etti.
Meydanda alışılmadık bir kalabalık vardı.
İnsanlar toplanmış, hareketli bir grup hâlinde bekliyordu. Slogan sesleri rüzgârla birlikte otobüse kadar ulaşıyordu.
Kürşad, şaşkınlıkla baktı.
“Herhâlde bir tören var…” diye düşündü.
Ama içinde, sebebini bilmediği bir huzursuzluk kıpırdadı.
Otobüs durağa yanaşıp durdu.
Muavin yüksek sesle bağırdı:
“Bu kasabada inecek yolcular! Eşyalarınızı almayı unutmayın!”
Kürşad derin bir nefes aldı.
Valizini kavradı.
Ve bilmeden…
Kendi kaderine doğru ilk adımını atmak üzere ayağa kalktı.
Otobüste bir hareketlilik başladı. Yolcular bir bir inmeye başladılar. Kürşat, valizini alıp otobüsün ön kapısına doğru yürüdü. Kapıdan dışarı baktığında bir grup gencin kendisine baktığını fark etti, içi ürperdi. Bu insanlar bana neden bakıyorlar diye şaşırıp kaldı. Kapının tam ortasına geldiğinde gözleri pankartlara, dövizlere takıldı. Nefesi sıkışır gibi oldu, yutkundu. “Bu kadar kişi beni mi bekliyor? Bunların niyetleri ne?” diye düşünürken, arkasında inmeyi bekleyen bir yolcu: “Kardeşim ineceksen in inmeyeceksen yol ver biz inelim.” diye çıkıştı. Kürşat otobüsten inmeden bir kenara çekilerek bekledi. İçinden bir ses otobüsten inmemesi gerektiğini söylüyordu.
Dışarıda bekleyen kalabalık sabırsızlandı. Halit, otobüsün kapısına yöneldi, öfkeyle: “Bizi daha ne kadar bekleteceksin alçak faşist!” diye bağırdı. Kürşad, bu kalabalığın kendisini beklediğini ve bunun hayra alamet olmadığını tam olarak anladı. Halit’in bu çıkışı, bir yanardağ gibi patlamaya hazır öfkeli grubu harekete geçirdi. Kahrolsun Faşizm! Nidaları ortalığı inletti. Yüzlerce genç, otobüste tek başına, hayatının baharında, hayata dair pespembe hayalleri olan, çiçeği burnunda bir öğretmeni öfkeyle bekliyorlardı.
Kürşat’ın hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Ne emeklerle, ne zahmetlerle okumuş, öğretmen olmuştu. Yaşlı anne ve babası yememiş, yedirmiş; giymemiş giydirmişlerdi. Oğullarından güzel haberler bekliyorlardı. Kürşad’ın içini büyük bir hüzün ve korku kapladı. Galiba buraya kadarmış, yolun sonu görünüyor, diye mırıldandı. Başına bir şey gelirse yaşlı annesi ve babası ne yaparlardı acaba?
Halit, otobüsten inmeye tereddüt eden Kürşat’ın bacağına doğru elini uzatıp aşağı doğru çekmek istedi. Kürşat, istemsiz bir hareket ile Halit’in suratına doğru kuvvetli bir tekme attı, Halit yere yıkıldı. Halit’in arkasındaki onlarca genç bir anda Kürşat’a doğru uzanmaya, onu tutup aşağı indirmeye çalıştılar. Kürşat rastgele tekmeler savuruyor, kalabalığın otobüse girmesini engellemeye çalışıyordu. Liderlerinin tekmelendiğini gören gençler daha çok öfkelendiler. Bağrışmalar, sloganlar, küfürler birbirine karıştı. Gençler, Kürşad’a ulaşabilmek için adeta birbirlerini eziyorlardı.
Kalabalıktan biri Kürşad’ı ayağından yakaladı, Kürşad tüm gücüyle dirense de otobüsün basamaklarından aşağı düşmekten kurtulamadı. Yere düşer düşmez yüzünde, sırtında, karnında tekmeler patlamaya başladı. Yaptığı tek şey cenin pozisyonuna geçip, kafasını ve yüzünü elleri ile kapatıp, dizlerini de karnına doğru çekerek, darbelerden korunmaya çalışmak oldu.
Daha önce birbirlerini hiç görmeyen, birbirlerini tanımayan, birbirleri ile aynı ortamın havasını solumayan ve birbirleri ile kişisel hiçbir sorunu olmayan, aynı vatanın evlatları, belirsiz güçlerin kışkırtmasıyla birbirlerinin fikirlerine tahammül edemiyor, birbirlerine acımasızca saldırıyorlardı.

Ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşanıyordu artık.
Aynı sokaklar, aynı gençler, aynı öfke…
Sadece isimler değişiyordu.
Onlarca genç, tek bir bedeni ortalarına almış; merhametin çoktan terk ettiği bir hiddetle vuruyordu.
Geride kalanlar, bir tekme daha atabilmek için önlerindekileri itiyor, eziyor, bağırıyordu.
İnsan kalabalığı, bir anda aklını yitirmiş bir güruha dönüşüyordu.
O kargaşanın içinde, bir anlık boşluk doğdu.
Kürşad, son gücüyle sürünerek otobüsün altına sığındı.
Küçücük bir yavru gibi…
Savunmasız, korkmuş, yalnız…
Ama öfke peşini bırakmadı.
Gençler otobüsün etrafını sardı. Ellerindeki pankart sopalarıyla altına uzanıyor, onu çekip çıkarmaya çalışıyorlardı.
Ortaya çıkan manzara, insanın içini titreten cinstendi.
Kasabanın yaşlıları, esnafı, aklıselim birkaç kişi araya girmeye çalıştı.
“Yapmayın!” dediler.
“Durun!” dediler.
Ama sesleri, öfkenin uğultusunda kayboldu.
Çünkü o an, gençlerin gözleri görmüyor, kulakları duymuyordu.
Karşılarında artık bir insan yoktu.
Sadece “öteki” vardı.
Ve yok edilmesi gereken bir hedef…
Oysa dünya, farklılıklarla güzeldi.
Gece olmasa gündüzün kıymeti bilinir miydi?
Kış yaşanmasa baharın gelişi bu kadar sevinçle karşılanır mıydı?
Rengârenk çiçekler olmasa, doğa bu kadar büyüleyici olur muydu?
Bir evin içinde bile iki kardeş aynı düşünmezken, bütün insanları tek bir kalıba sığdırmaya çalışmak neyin hırsıydı?
Düşünce, insanın parmak izi gibiydi.
Kendine has…
Benzersiz…
Onu zorla değiştirmeye çalışmak, insanın özüne müdahale etmek değil miydi?
İnanç, akıl, vicdan…
Bunlar zorla yönlendirilecek şeyler miydi?
İnsanları yaratan, onları farklı kılan değil miydi zaten?
Öyleyse…
Sevgi varken, bu öfke nereden gelmişti?
Çiçekler varken, kim tutuşturmuştu insanların ellerine taşları?
Hangi söz, hangi fikir, bir insanın kalbinden merhameti söküp almıştı?
Kürşad, otobüsün altında, çaresizce Allah’a sığınıyordu.
Artık gücü tükenmişti.
Bir an… belki bir saniyeden kısa bir zaman…
Sevdiği kız geldi aklına.
İlk maaşını alacak, sonra evlilik hazırlıkları yapacaklardı.
“Duyarsa…” diye düşündü.
“Ne yapar?”
Gözleri kararmaya başladı.
Artık darbeler acıtmıyordu.
Bedeni uyuşmuştu.
Sesler uzaklaştı…
Sloganlar silindi…
Her şey yavaşça karanlığa gömülüyordu.
Sonra…
Kafasına inen sert bir darbe…
Ve sessizlik.
Tam o anda silah sesleri duyuldu.
Sınır taburundan gelen askerler, havaya ateş açarak kalabalığı dağıtmaya başladı.
Gençler bir anda sağa sola kaçıştı.
Az önce dünyayı yıkacak gibi bağıran kalabalık, bir anda yok oldu.
Meydan boşaldı.
Geriye…
Yerde hareketsiz yatan bir beden kaldı.
Kürşad’ın şakağından süzülen kan, beyaz yüzünde ince bir yol çiziyordu.
Saçlarına toprak karışmıştı.
Kazağı yırtılmış, dudakları patlamış, kaşı yarılmıştı.
Kolundaki saatin camı kırılmıştı.
Zaman… onun için orada durmuştu.
Onu aceleyle askeri araca bindirdiler.
Ama geride bir şey kaldı:
Küçük valizi…
Ve bir teki kaybolmuş ayakkabısı…
Hastanede yapılan ilk müdahalenin ardından, beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı.
Doktorlar uğraştı.
Ellerinden geleni yaptılar.
Ama…
Yetmedi.
Kürşad kurtarılamadı.
Onun sıcacık hayalleri…
Bir sınıfta öğrencilerine ders anlatacağı günler…
Anne ve babasını yanına alacağı o küçük ev…
Hepsi…
Kimsesiz bir kasaba hastanesinin soğuk morgunda son buldu.
Geride…
Gözü yaşlı bir anne,
Yorgun bir baba,
Yarım kalmış bir sevda,
Ve hiç tanışamadığı öğrenciler kaldı.
Kasaba derin bir sessizliğe gömüldü.
Herkes üzgündü.
Ama bu üzüntü, korkuyla iç içeydi.
Öğretmenler, memurlar, esnaf…
Hiç kimse kendini güvende hissetmiyordu artık.
Kapılar erken kapanıyor, sohbetler yarım kalıyordu.
Günlerce…
Evlerde, kahvehanelerde, sokak aralarında…
Hep aynı şey konuşuldu:
“Bu nasıl oldu?”
Ama kimse asıl soruyu yüksek sesle soramıyordu:
“Bu daha başlangıç mıydı…?”

Askerler, olayın izini sürmekte gecikmemişti.
Kürşad’ın başına inen o ölümcül darbenin faili, görgü tanıklarının ve sorgulanan birkaç gencin ifadeleriyle belirlenmişti: Mehmet…
Kasabanın en ücra köşesinde, yoksulluğun sessizce hüküm sürdüğü bir evde, hayat her zamanki gibi ağır ama dingin akıyordu.
Mustafa, ahırda ineğin altını temizliyordu. Ellerine sinmiş toprak kokusu, yılların emeğini taşıyordu.
Eşi ise birkaç keçiye su veriyor, yorgun bedenini fark ettirmeden işine devam ediyordu.
Gün batımına doğru işlerini bitirdiler.
Evde sade bir sofra kuruldu.
Tandır ekmeği…
Otlu peynir…
Bir tas yoğurt…
Bulgur pilavı…
Ve kuru soğan…
Yoksulluğun içindeki helal bir huzur…
Anne, içerden seslendi:
“Mehmet! Sofra hazır oğlum!”
Mehmet, elindeki odunları bıraktı. Tam içeri girecekti ki…
Kapı çalındı.
Tok, sert bir sesle…
Kapıya yönelmek istedi ama babası daha hızlı davrandı.
Kapı açıldığında, eşikten içeri soğuk bir hava doldu sanki.
Bir astsubay ve birkaç asker…
Astsubay sert bir sesle sordu:
“Mehmet evde mi?”
Bu soru, Mehmet’in yüreğine bir korku gibi saplandı.
Çünkü o, askerlerin köylere yaptığı baskınları görmüştü.
Meydana toplanan erkekleri…
Çocuklarının, eşlerinin önünde aşağılanan insanları…
Hiçbir suçu olmasa bile, suçlu muamelesi görmenin ne demek olduğunu biliyordu.
Ve şimdi…
Kürşad’ın başına sopa vuran kişi olarak aranıyordu.
Panikle geri çekildi.
Düşünmeden… sorgulamadan…
Arka pencereye yöneldi.
Ve bir anda…
Kendini dışarı attı.
Koşmaya başladı.
Komutan, Mehmet’in babasına tek kelime etme fırsatı vermedi:
“Evi arayın!”
Tam o sırada bir asker bağırdı:
“Komutanım! Şahıs arka taraftan kaçıyor!”
Bir anda herkes hareketlendi.
“Asker! Peşinden!”
Ve kovalamaca başladı.
Mehmet koşuyordu.
Nefesi kesiliyor, ciğerleri yanıyordu ama durmuyordu.
Çünkü biliyordu…
Durursa, başına ne geleceğini bilmiyordu.
Belki suçsuzdu…
Belki sadece kalabalığın içinde savrulmuştu…
Ama bu önemli değildi artık.
O an tek bildiği şey vardı:
Kaçmak.
Komutanın sesi arkasından yankılandı:
“Dur!”
Ama Mehmet duymuyordu.
Ya da duymak istemiyordu.
Tepeyi aşarsa kurtulacağını düşündü.
Tüm gücünü topladı.
Koştu…
Koştu…
“Son kez uyarıyorum! Dur!”
Ses, karanlığı yarar gibi geldi.
Ama Mehmet durmadı.
O an artık korku, aklının önüne geçmişti.
Komutanın sesi bu kez emre dönüştü:
“Aske

Roman Taslak 2

Askerler, olayın izini sürmekte gecikmemişti.
Kürşad’ın başına inen o ölümcül darbenin faili, görgü tanıklarının ve sorgulanan birkaç gencin ifadeleriyle belirlenmişti: Mehmet…
Kasabanın en ücra köşesinde, yoksulluğun sessizce hüküm sürdüğü bir evde, hayat her zamanki gibi ağır ama dingin akıyordu.
Mustafa, ahırda ineğin altını temizliyordu. Ellerine sinmiş toprak kokusu, yılların emeğini taşıyordu.
Eşi ise birkaç keçiye su veriyor, yorgun bedenini fark ettirmeden işine devam ediyordu.
Gün batımına doğru işlerini bitirdiler.
Evde sade bir sofra kuruldu.
Tandır ekmeği…
Otlu peynir…
Bir tas yoğurt…
Bulgur pilavı…
Ve kuru soğan…
Yoksulluğun içindeki helal bir huzur…
Anne, içerden seslendi:
“Mehmet! Sofra hazır oğlum!”
Mehmet, elindeki odunları bıraktı. Tam içeri girecekti ki…
Kapı çalındı.
Tok, sert bir sesle…
Kapıya yönelmek istedi ama babası daha hızlı davrandı.
Kapı açıldığında, eşikten içeri soğuk bir hava doldu sanki.
Bir astsubay ve birkaç asker…
Astsubay sert bir sesle sordu:
“Mehmet evde mi?”
Bu soru, Mehmet’in yüreğine bir korku gibi saplandı.
Çünkü o, askerlerin köylere yaptığı baskınları görmüştü.
Meydana toplanan erkekleri…
Çocuklarının, eşlerinin önünde aşağılanan insanları…
Hiçbir suçu olmasa bile, suçlu muamelesi görmenin ne demek olduğunu biliyordu.
Ve şimdi…
Kürşad’ın başına sopa vuran kişi olarak aranıyordu.
Panikle geri çekildi.
Düşünmeden… sorgulamadan…
Arka pencereye yöneldi.
Ve bir anda…
Kendini dışarı attı.
Koşmaya başladı.
Komutan, Mehmet’in babasına tek kelime etme fırsatı vermedi:
“Evi arayın!”
Tam o sırada bir asker bağırdı:
“Komutanım! Şahıs arka taraftan kaçıyor!”
Bir anda herkes hareketlendi.
“Asker! Peşinden!”
Ve kovalamaca başladı.
Mehmet koşuyordu.
Nefesi kesiliyor, ciğerleri yanıyordu ama durmuyordu.
Çünkü biliyordu…
Durursa, başına ne geleceğini bilmiyordu.
Belki suçsuzdu…
Belki sadece kalabalığın içinde savrulmuştu…
Ama bu önemli değildi artık.
O an tek bildiği şey vardı:
Kaçmak.
Komutanın sesi arkasından yankılandı:
“Dur!”
Ama Mehmet duymuyordu.
Ya da duymak istemiyordu.
Tepeyi aşarsa kurtulacağını düşündü.
Tüm gücünü topladı.
Koştu…
Koştu…
“Son kez uyarıyorum! Dur!”
Ses, karanlığı yarar gibi geldi.
Ama Mehmet durmadı.
O an artık korku, aklının önüne geçmişti.
Komutanın sesi bu kez emre dönüştü:
“Asker! Diz çök!
Nişan al!
Ateş!”
Akşamın alaca karanlığında…
Kavak ağaçlarında tüneyen kuşlar, silah sesleriyle bir anda havalandı.
Kanat çırpışları, kısa bir süreliğine gökyüzünü doldurdu.
Sonra…
Derin bir sessizlik çöktü.
Mehmet, bir çığlıkla sendeledi:
“Ahh… anam!”
Bedeni, tepenin yamacından aşağı yuvarlanmaya başladı.
Toprak, taş, diken…
Hiçbiri umurunda değildi artık.
Askerler peşinden koştu.
Ardından…
Onun arkasından gelen iki gölge:
Annesi…
Babası…
Mehmet, yuvarlanarak bir askerin postalına çarparak durdu.
Başını kaldırmaya çalıştı.
Gözleri, komutanın yüzüne ulaşmak ister gibi yukarı tırmandı.
Titreyen dudaklarından güçlükle döküldü:
“Neden… neden vurdun beni?”
Cevap gelmedi.
Gözleri annesini aradı.
Onu gördü.
Ve son bir kez…
“Ana…” dedi.
Sonra bir daha…
“Ana…”
Kan, dudaklarından taştı.
Başı, komutanın postallarına doğru düştü.
İki kürek kemiğinin arasından giren mermi, göğsünü parçalayarak çıkmıştı.
Hayatının baharında…
Nedenini bile tam anlayamadığı bir kavganın ortasında…
Bir genç daha toprağa düşmüştü.
Annesinin gözleri önünde…
Babası çaresizce bakarken…
Anne, dizlerinin üzerine çöktü.
Ellerini oğlunun yüzüne koydu.
Toprağa, kana bulanmış yüzünü okşadı.
Ve bir feryat yükseldi gökyüzüne:
Yırtıcı, derin, tarifsiz bir acı…
Bir annenin yüreğinden kopan ağıt…
O ses, sadece Mehmet için değildi.
O ses…
Kaybolan bütün gençler içindi.
Telsizden çağrılan askerî araç, kısa süre sonra olay yerine ulaştı.
Mehmet’in cansız bedeni dikkatle araca yerleştirildi.
Askerler, donup kalmış anne ve babaya yaklaşarak, yumuşatmaya çalıştıkları sert bir tonla:
“Evinize dönün… sizin için en iyisi bu…” dediler.
Ama “en iyisi” diye bir şey kalmamıştı artık onlar için.
Mehmet’in düştüğü yerde, çimenlerin arasına serpilmiş beyaz papatyalar vardı.
Bazılarının üzerine kan sıçramıştı.
Beyaz yapraklar, kırmızıya bulanmıştı.
Sanki doğa bile anlam verememişti olanlara.
Bir hayat, bir nefes, bir umut…
Sebebini kimsenin tam olarak bilmediği bir kavganın içinde koparılıp alınmıştı.
Haber, kasabanın içine bir ateş gibi düştü.
“Mehmet vurulmuş!”
Bu söz, kulaktan kulağa yayıldı.
Komşular, akrabalar, gençler…
Herkes Mehmet’in evine koştu.
Kısa sürede evin önü doldu taştı.
Ağıtlar, öfke, fısıltılar…
Orası artık bir ev değil, bir acı meydanıydı.
Kalabalık büyüdükçe öfke de büyüdü.
Yüzlerce insan sloganlar atarak Hükümet Konağı’na doğru yürümeye başladı:
“Mehmet öldü, Mehmetler ölmez!”
“Mehmet’in kanı yerde kalmaz!”
“Katiller hesap verecek!”
Sesler kasabanın sokaklarında yankılandı.
Bir hafta boyunca öfke dinmedi.
Karakol taşlandı.
Hükümet konağı hedef alındı.
Camlar kırıldı, duvarlar yaralandı.
Sınır taburundan ve çevre karakollardan gelen askerler, geniş güvenlik önlemleri aldı.
Barikatlar kuruldu.
Silahlar omuzlardan inmedi.
Kasaba, diken üstünde bir hayata mahkûm oldu.
Kalabalık tek bir şey istiyordu:
“Cenazeyi verin!”
Uzun görüşmeler, tartışmalar, gerilim dolu bekleyişler…
Sonunda Mehmet’in cenazesi ailesine teslim edildi.
Ama o cenaze…
Bir vedadan çok, bir hesaplaşmaya dönüştü.
Çevre illerden gelen yüzlerce kişiyle birlikte büyük bir kalabalık oluştu.
Mustafa’nın, bir baba olarak son isteği…
Oğlunun namazının kılınması, bir dua ile uğurlanması…
Kalabalığın sloganları arasında kayboldu.
Cenaze namazı kılınmadı.
Dualar edilmedi.
Sloganlar yükseldi.
Ve Mehmet…
Sessizce değil, öfkenin gürültüsü içinde toprağa verildi.
Bu olaydan sonra kasabada dengeler tamamen değişti.
Artık askerler sokaklarda rahat dolaşamıyordu.
Her köşe başında bir tedirginlik vardı.
Güvenlik güçlerinin parmakları tetikteydi.
En küçük kıvılcım, büyük bir yangına dönüşebilirdi.
Emniyet müdürü, yaşananların ardından sert bir karar aldı.
Komiser İrfan’ı çağırdı.
“Bu işin elebaşlarını alın. Özellikle Halit’i…”
Talimat açıktı.
Komiser, yanına birkaç polis alarak liseye doğru hareket etti.
Ama haber çoktan ulaşmıştı.
Halit, okulda örgütlenmişti bile.
Koridorlarda öğrenciler toplandı.
Görev dağılımı yapıldı:
“Siz koridoru tutun!
Siz idareyi kontrol edin!
Siz kazan dairesine geçin!
Hiçbir polis bu binaya giremeyecek!”
Sözleri sertti.
Kararlılığı tartışılmazdı.
“Gelsinler bakalım… gelecekleri varsa, görecekleri de vardır!”
Bir grup öğrenci idareye yöneldi.
Okul yöneticileri rehin alındı.
Telefon kabloları söküldü.
Okul, dış dünyadan koparıldı.
Artık içeride başka bir düzen vardı.
Kısa süre sonra Komiser okulun önüne geldi.
Kapıyı çaldı.
Cevap yoktu.
Öğrenci kapısına yöneldi.
Kapının arkasında Halit ve arkadaşları vardı.
“Kapıyı açın!” dedi.
Ama kimse açmadı.
Konuşmalar uzadı…
Uyarılar yapıldı…
Hiçbir işe yaramadı.
İçeriden tek bir cevap geldi:
“Geldiğiniz gibi gidin!”
Komiser sabrını kaybetti.
Yanındaki polislerle birlikte kapıyı zorlamaya başladı.
Kapı aralandı…
Ama açılmadı.
Tam o sırada Halit, arkadaşlarına işaret verdi.
“Biraz daha açın… sadece o girsin.”
Kapı, bir insanın zorla geçebileceği kadar aralandı.
Komiser kendini içeri sokmaya çalıştı.
Kafası, omzu, gövdesinin yarısı içeri girmişti ki…
“Şimdi!” diye bağırdı Halit.
Bir anda kapıya yüklendiler.
Komiser kapı aralığında sıkıştı.
Ne ileri gidebiliyordu…
Ne geri çekilebiliyordu…
Halit, soğukkanlı bir şekilde geri çekildi.
“Şimdi sıraya girin…” dedi.
Öğrenciler…
Sanki bir oyun oynar gibi dizildiler.
Birer birer yaklaşıp…
Avuçlarını tükürerek…
Kapıya sıkışmış adamın kafasına bütün güçleriyle şaplak attılar.
Tok sesler koridorda yankılandı.
Birinci sıra…
Sonra ikinci…
Komiserin direnci kırıldı.
Gözleri karardı.
Ve bayıldı.
Kapı biraz aralandı.
Dışarıdaki polisler, baygın komiseri güçlükle çekip aldılar.
Onu apar topar araca taşıdılar.
Ama bu da bitmemişti.
Öğrenciler dışarı fırladı.
Polis aracını taşlamaya başladılar.
Camlar çatladı.
Taşlar kaportaya çarptı.
Polisler hızla uzaklaştı.
Kasaba artık bir sınırın çok ötesine geçmişti.
Artık ne söz dinleniyordu…
Ne akıl kalmıştı ortada…
Sadece öfke vardı.
Ve o öfke…
Her geçen gün biraz daha büyüyordu.
Kasabanın üzerine çöken öfke, artık sadece bir olayın yankısı değil; büyüyen, kabaran ve önüne gelen her şeyi içine çeken bir girdap hâline gelmişti. Gençlerin gözlerinde yanan ateş, bir adalet arayışından çok, kontrolsüz bir intikamın habercisiydi.
Mehmet’in ölümü, bir kıvılcım gibi düşmüş; kuru ot misali bekleyen öfkeyi bir anda alevlendirmişti. Artık kimse geri adım atmak istemiyor, herkes kendi haklılığının içinde daha da sertleşiyordu. Öğrenciler, “bir daha kimse ölmesin” diye yola çıkmışlardı belki; ama attıkları her adım, yeni acıların kapısını aralıyordu.
Kaymakamın temkinli olunması yönündeki talimatı, görünürde bir sükûnet sağlasa da aslında bu, fırtına öncesi bir durgunluktan ibaretti. Okul yönetiminin değiştirilmesiyle birlikte, dengeler tamamen altüst oldu. Müdürlük koltuğuna oturan Sezai öğretmen, artık yalnızca bir eğitimci değil; gençliğin yönünü belirleyen görünmez bir iradenin taşıyıcısıydı. Onun sözleri, öğrencilerin zihninde tartışmasız birer hakikat gibi yer ediyordu.
Dernek binasının loş ışıkları altında yapılan gizli toplantılar, gecenin karanlığına karışan fısıltılarla doluydu. Haritalar açılıyor, sınırlar konuşuluyor, hayaller büyütülüyordu. Battal ve arkadaşları için artık kasaba dar gelmeye başlamıştı. Onlar, kendilerini büyük bir davanın neferleri olarak görüyorlardı. Bu uğurda sınırları aşmak bile gözlerinde büyümüyor, aksine bir gurur vesilesi hâline geliyordu.
Suriye’ye yapılan o gizli yolculuk, Battal’ın zihninde bir dönüm noktası olmuştu. Orada duydukları, gördükleri ve kendisine anlatılanlar, onu daha da keskinleştirmişti. Fakat farkında olmadığı bir şey vardı: Kurduğu hayallerin temeli, karşılıklı söylenmiş büyük bir yalandan ibaretti. Her iki tarafa da “büyük bir güç hazır” deniliyor, aslında olmayan ordular üzerinden umutlar inşa ediliyordu. Ama gençlik, umut ile hakikat arasındaki o ince çizgiyi çoğu zaman göremezdi.
Kasabaya döndüğünde Battal artık eski Battal değildi. Gözlerindeki tereddüt silinmiş, yerini katı bir inanç almıştı. Onun için artık doğru tekti ve o doğru uğruna her şey mubah sayılabilirdi.
Tam da bu günlerde gelen bir haber, kasabanın kalbine bir hançer gibi saplandı.
Ankara’da çalışan Tahir’in öldürüldüğü haberi, akşamın karanlığıyla birlikte evlerin içine sızdı. Radyo spikerinin soğuk sesi, bir insanın hayatını birkaç cümleye sığdırırken; Battal’ın içinde kopan fırtınayı kimse duyamıyordu. Yerinden fırlayıp derneğe koştuğunda, yalnız olmadığını gördü. Aynı öfke, aynı acı, aynı hırs yüzlerce insanın yüzüne yansımıştı.
Ertesi gün kasaba, tarihinin en kalabalık gününü yaşadı.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar, dar sokakları doldurmuştu. Bu küçük yerleşim yeri, bir anda büyük bir ideolojik gösterinin sahnesine dönüşmüştü. Yabancı yüzler, farklı kıyafetler, sert bakışlar… Kasaba halkı için bu manzara hem şaşırtıcı hem de ürkütücüydü.
Konaklayacak yer bulamayan kalabalık, çareyi camilere sığınmakta buldu. Ancak bu sığınma, saygıdan uzak, hoyrat bir işgale dönüştü. Ayakkabılarla girilen, içki şişelerinin bırakıldığı, kadın erkek ayrımı gözetilmeden yatılan kutsal mekânlar; kasabanın inanç dünyasında derin bir yaraya dönüştü. İtiraz eden imamın darp edilmesi ise, sadece bir kişiye değil, o kasabanın tüm değerlerine vurulmuş bir tokattı.
Cenaze günü, gökyüzü bile sanki olup biteni kabullenmek istemezcesine donuktu.
Binlerce insanın attığı sloganlar, toprağa verilen bir bedenden çok, büyüyen bir nefretin yankısıydı. Duaların yerini öfke, sükûnetin yerini intikam yemini almıştı. Mezara indirilen sadece bir insan değildi; birlikte yaşama umudu da o toprağa gömülüyordu adeta.
Kalabalık dağıldığında geriye tuhaf bir sessizlik kaldı.
Çelenklerle donatılmış mezar, kısa süre sonra mahallenin çocukları tarafından parçalandı. Onlar için bu çiçekler, sadece renkli birer oyuncaktı. Ölümün, ideolojinin, nefretin ne anlama geldiğini bilmiyorlardı. Belki de en masum olanlar onlardı; çünkü henüz kirlenmemişlerdi.
Kasaba ise artık eski kasaba değildi.
Sokaklarda dolaşan her insan, karşısındakine biraz daha şüpheyle bakıyor; her ses, her slogan, her bakış yeni bir çatışmanın habercisi gibi algılanıyordu. Silahların gölgesi, insanların zihnine düşmüş; korku, gündelik hayatın bir parçası hâline gelmişti.
Ve bütün bu karmaşanın ortasında, kimse şu soruyu yüksek sesle sormaya cesaret edemiyordu:
“Bu yolun sonu nereye varacaktı?”
Sonbaharın serinliği dağların yamaçlarına çökmüş, yaylalardan dönüş vakti gelmişti. Ufuk çizgisinde ağır ağır ilerleyen koyun sürüleri, tozlu patikaların üzerine dalga dalga yayılıyor; önlerinde yürüyen eşek ve katırların adımlarına uyarak kasabaya doğru akıyordu. Kepeneklerine sarınmış çobanlar, ellerinde değnekleriyle sürüyü yönlendirirken; başörtülerini sıkıca bağlamış berivanlar, yorgun ama vakur adımlarla onları takip ediyordu. Sürüye eşlik eden iri gövdeli, heybetli çoban köpekleri ise başlarını dik tutmuş, adeta birer muhafız gibi etrafı kolaçan ediyorlardı. İki, üç sıra hâlinde kıvrıla kıvrıla inen bu sürüler, doğanın kendi elleriyle çizdiği bir tabloyu andırıyordu.
Kasabanın çarşısında ise bambaşka bir hareketlilik vardı.
Karakola yeni atanan Binbaşı, ilk kez kasabanın dar sokaklarını adımlıyordu. Üzerinde sade bir sivil kıyafet vardı; ancak duruşundaki disiplin, bakışlarındaki sertlik onu ele veriyordu. Yaşanan olaylardan haberdardı ve bu yüzden dikkatliydi. Kalabalığın içinde kaybolmak değil, kalabalığı okumak istiyordu.
Belediye binasının önüne geldiğinde, karşısına çıkan gençle göz göze geldi.
Battal…
İki bakış, kısa ama keskin bir anın içinde birbirini tarttı. Bu kasabada yabancı olmak kolay değildi; herkes birbirinin yüzünü, yürüyüşünü, hatta nefes alışını bile tanırdı. Battal, karşısındaki adamın bu toprağa ait olmadığını ilk bakışta anlamıştı.
Yavaşça yaklaştı.
“Merhaba,” dedi.
Binbaşı, temkinli bir tebessümle karşılık verdi.
“Kimliğini görebilir miyim?”
Soru, bir selamın ardından gelen soğuk bir rüzgâr gibiydi. Binbaşı bir an duraksadı. Bu genç kimdi? Sivil polis mi? Yoksa sadece cesur bir meraklı mı?
“Ben de güvenlik güçlerindenim,” dedi sakin bir sesle.
Battal’ın dudakları alaycı bir kıvrımla gerildi.
“Alnında mı yazıyor?”
Bu söz, havayı bir anda sertleştirdi. Binbaşı, büyüyen gerilimi hissetti. Daha fazla uzatmamak için kimliğini çıkardı ve uzattı. Battal kimliği dikkatle inceledi. Gözleri bir noktada donup kaldı. Sonra bir anda, sesi kasabanın ortasına çakılan bir yıldırım gibi yükseldi:
“Mehmet’in katilleri!”
O an, zaman sanki bir anlığına durdu.
Binbaşı ne olduğunu anlayamadan gelen sert bir darbe ile sarsıldı. Battal’ın kafası, yüzüne çarpan bir öfke yumruğu gibiydi. Ardından, kenarda bekleyen gençler bir anda harekete geçti. Sokak, bir anda bağrışmalarla doldu. Yumruklar, tekmeler havada uçuştu.
Esnaf dükkânlarından fırladı. “Yapmayın!” diye bağıran sesler, öfkenin duvarına çarpıp geri döndü.
Ta ki siren sesleri duyulana kadar…
Gençler geldikleri gibi dağıldılar. Toz bulutu içinde kaybolan ayak izleri, geride yerde yatan bir adam ve donakalmış bakışlar bıraktı.
O günden sonra kasabada hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Battal ve arkadaşları artık sadece öfkeli gençler değil, aranan isimlerdi. Geceleri kendi evlerine gidemiyor, şehrin kıyısında köşesinde saklanarak yaşıyorlardı. Duvarlar sloganlarla doluyor, bildiriler elden ele dolaşıyor, kasabanın ruhu her geçen gün biraz daha parçalanıyordu.
Büyükler suskun ama huzursuzdu.
Camilerin hoyratça kullanılması, imamın darp edilmesi, bir askerin ortasında dövülmesi… Ve en önemlisi, Mehmet’in ölümü… Hiçbiri sindirilemiyordu. Ama kimse de bu yangını nasıl söndüreceğini bilmiyordu.
Sorular havada asılı kalmıştı:
Bu gençlere ne olmuştu?
Bu öfke nereden geliyordu?
Neden herkes birbirine bu kadar yabancılaşmıştı?
Cevap yoktu.
Sadece büyüyen bir korku vardı.
Bir sabah…
Henüz gün yeni ağarırken, kasabanın dar sokaklarında alışılmadık bir hareketlilik başladı. Motor sesleri, emir komutlar, sert adımlar…
Battal, saklandıkları evde gözlerini açtığında bu uğultuyu duydu.
Arkadaşlarını uyandırdı.
Perdeyi araladı.
Gördüğü manzara karşısında yüzü gerildi.
Sokakta tanklar vardı.
Zırhlı araçlar, ellerinde silahlarla bekleyen askerler… Sokak başları tutulmuş, insanlar durdurulup aranıyor, sonra evlerine gönderiliyordu.
“Galiba yerimizi buldular…” dedi kısık bir sesle.
Evde bir panik dalgası yayıldı. Gençler hızla giyindi, arka bahçeye yöneldi. Ama orası da kapalıydı. Her çıkış, her sokak tutulmuştu.
Akif’in sesi titredi:
“Fare gibi kapana kısıldık…”
Battal, perdenin arkasından dışarıyı izlemeye devam etti. Ama içinde bir şeyler farklıydı. Bu, sadece kendileri için yapılmış bir operasyon gibi görünmüyordu. Daha büyük, daha derin bir şey oluyordu.
Hemen radyoyu açtılar.
Hoparlörden yükselen ses, kasabanın üzerine ağır bir sis gibi çöktü.
Marşlar çalıyordu…
Ardından tok, otoriter bir ses duyuldu:
“Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…”
Sözler devam ettikçe odanın içindeki hava ağırlaştı.
“…Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedilmiştir… Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir…”
Battal’ın yüzü soldu.
“Bu… hiç hayra alamet değil,” diye fısıldadı.
Kasaba, sadece bir gecede, başka bir zamana uyanmıştı.
Ve artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı…
Kasabanın üzerine çöken o ağır sabah, yalnızca bir günün başlangıcı değil; bir dönemin kırılma anıydı.
Güneş henüz dağların ardından tam olarak yükselmemişti ki, sokaklar postalların sert sesiyle yankılanmaya başladı. Yüzlerce asker, kapıları birer birer çalmak yerine kırarcasına açıyor; evlerin içine dolup gençleri sürükleyerek dışarı çıkarıyordu. Her kapı aralanışı, bir annenin yüreğine saplanan yeni bir korku, her bağırış bir başka ailenin içine düşen ateşti.
Kasaba artık bir yerleşim yeri değil, bir av sahasıydı.
Evler didik didik aranıyor, sandıklar, dolaplar, yüklükler boşaltılıyordu. Ama en çok aranan şey ne silah ne de kaçak maldı… Kitaplardı.
Sayfalarıyla sessizce duran, kimseye zarar vermemiş o kitaplar, sanki en tehlikeli silahlarmış gibi toplanıyordu. Askerlerin ellerinde, bir suç aleti gibi taşınıyor; ailelerin gözlerinde ise korkunun yeni bir adı oluyordu. Bu yüzden anneler, babalar kendi elleriyle evlatlarının kitaplarını sobaya atıyor, tandırlarda yakıyor, karanlık çukurlara gömüyordu.
Bir zamanlar umutla açılan sayfalar, şimdi duman olup gökyüzüne karışıyordu.
O duman, yalnızca kâğıtların değil; hayallerin, düşüncelerin ve geleceğin de külleriydi.
Nice genç, henüz hayatın başındayken, o kitapların gölgesinde suçlanıp demir kapıların ardına götürüldü. Gençliğin en canlı yılları, işkence odalarının karanlığında eriyip gitti. Ve bu korku, sadece o günlerle sınırlı kalmadı; yıllarca insanların zihnine kazındı. Kitap, bilgi değil; tehlike demekti artık. İnsanlar okumaktan çekinir, düşünmekten korkar hâle geldi.
İşte böyle bir sabah…
Seyithan amcanın kapısı da çalınmadı, kırıldı.
Ev bir anda askerlerle doldu. Her köşe didik didik arandı. Battal yoktu. Ama aradıklarını bulamayanların öfkesi dinmemişti.
Odada, masanın başında ders çalışan küçük bir çocuk vardı.
Hüseyin…
Henüz on bir yaşında.
Melek Hanım’ın yalvarışları, gözyaşları, diz çöküşü… Hiçbiri işe yaramadı. Seyithan amca, oğluna uzanmak isterken aldığı dipçik darbesiyle yere yığıldı. Ve Hüseyin, küçücük bedenine rağmen koca bir suçun yükü yüklenmiş gibi, askerlerin arasında sürüklenerek dışarı çıkarıldı.
Annesi yalın ayak arkasından koştu.
“Oğlum! O daha çocuk! Ne olur götürmeyin!”
Ama o çığlık, motor seslerinin arasında kayboldu.
Askerî araç uzaklaştıkça, bir annenin sesi toprağa düştü.
Ve kasaba, bir annenin yıkılışına daha tanıklık etti.
Taburun yüksek duvarları, Hüseyin’i yutan bir karanlık gibi yükseliyordu.
Sorgu odasında sorulan soru basitti:
“Battal nerede?”
Cevap ise aynıydı:
“Bilmiyorum…”
Ama bu cevap, kabul edilen bir cevap değildi.
Kelime daha dudaklarından dökülür dökülmez gelen tokat, onu yere serdi. Küçük yüzünde açılan kızarıklık, bir çocuğun değil, bir çağın utancıydı.
“Nasıl bilmiyorsun!”
Kükreyen ses, duvarlarda yankılandı.
Korkudan titreyen Hüseyin’in bedeni, kendine hâkim olamadı. Utanç, korku ve çaresizlik birbirine karıştı. Ama bu da yetmedi.
Onu dışarı çıkardılar.
Soğuk, keskin bir bıçak gibi yüzüne çarpıyordu. Rüzgâr, iliklerine kadar işliyordu. Bir komut verildi. Hortum açıldı.
Buz gibi su, küçücük bedenine çarptı.
Nefesi kesildi.
Titremeye başladı.
“Hatırladın mı?”
“Bilmiyorum…”
Her “bilmiyorum”, yeni bir acının kapısını aralıyordu.
Hortum, sopa oldu.
Su, işkenceye dönüştü.
Zaman uzadı, saatler ağırlaştı. Hüseyin artık bir çocuk değil; acının içinde küçülmüş bir gölge gibiydi. Parmakları donuyor, nefesi buhar olup uçuyordu. Gözyaşları burnuna karışıyor, ıslak koluyla silmeye çalışıyordu.
Bir ara…
İçeri aldılar onu.
Sobanın önüne oturttular.
Isı, donmuş bedenine dokundu. Buhar yükseldi üzerinden. Bir an için kurtulduğunu sandı. Belki de merhamet diye bir şey hâlâ vardı…
Ama bu, sadece işkencenin başka bir yüzüydü.
Bir komut daha verildi.
Yeniden dışarı.
Yeniden su.
Yeniden soğuk.
Yeniden dayak…
Bu döngü, acının en zalim hâliydi. Isıtıp dondurmak, umut verip geri almak… Bir çocuğun ruhunu parça parça kırmaktı bu.
Komutan, camın arkasından izliyordu.
Sanki bir insanı değil, bir deneyi gözlemler gibi.
Dudaklarının arasından dökülen söz, o günün en karanlık cümlesiydi:
“Belki zatürre olur… geberir.”
Ve o an, kasabanın hikâyesi sadece çatışmaların değil; vicdanın da kayboluşunun hikâyesine dönüştü.

“Kim vermiş bunlara bu hakkı?” diye geçirdi içinden asker. “Bunlar bu milletin evlatları olamaz… Bu kin, bu öfke neyin nesi?”
Dudaklarının arasından dökülen cümleler, kendi kendine ettiği bir isyandı artık.
“Allah’a, peygambere küfür… Namaz yasak, oruç yasak… Başörtülü annelerimize, bacılarımıza düşmanlık… Bir de şu bacak kadar çocukları bizim elimizle dövdürüyorlar…”
Sustu.
Yutkundu.
“En büyük işkenceyi aslında bize yapıyorlar…”
Geceleri uyuyamadığını hatırladı. Gözlerini kapattığında gördüğü yüzler… O çocukların korkuyla büyüyen bakışları… Tazyikli suyun altında titreyen bedenler… Kulaklarında çınlayan çığlıklar…
“Vicdanım susmuyor…” dedi kısık bir sesle.
“İçimden bir ses diyor ki; vur şu zalimleri! Bitsin bu işkence! Ama… askerliğin de yanar, hayatın da…”
Başını iki yana salladı.
“Bir de buraya peygamber ocağı diyorlar…”
Akşamın karanlığı çökerken, taburun kapısı bir kez daha açıldı.
Demir kapılardan içeri giren askeri araçların farları avluyu yarıp geçerken, araçlardan indirilen gençlerin gölgeleri duvarlara çarpıyordu. Eller ters kelepçeli, gözleri bağlanmıştı.
Aralarında Battal da vardı.
Başını dik tutmaya çalışıyordu ama yüzündeki izler, sabaha kadar süren işkencenin sessiz tanıklarıydı.
Komutan, onları görünce dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Yanında duran Sezai öğretmene dönerek alaycı bir sesle konuştu:
“Senin kahraman devrimcin geliyor…”
İkisi birlikte kahkaha attı.
O kahkaha, taş duvarlara çarpıp geri döndü. İçinde merhamet olmayan, insanı ürperten bir sesti bu.
Battal’ın yaşı henüz on altıydı.
Bir lise öğrencisi…
Ama o an, ne okul vardı ne defter ne de hayaller.
Bu yaş, insanın kimliğini yeni yeni kurduğu, adalet duygusunun en keskin olduğu zamandı. Dünya hâlâ siyah ve beyazdı onun için. İyi ve kötü, doğru ve yanlış netti.
Ama şimdi…
Devlet dediği şey, öğretmeninin yüzüyle birleşmiş; bayrakla özdeşleştirdiği o kutsal kavram, karşısına şiddet olarak çıkmıştı.
Zihni bunu kabul edemiyordu.
İçinde bir şey kırıldı.
Belki de geri dönmemek üzere…
İşkence sadece bedenine değil, düşüncelerine, inançlarına, varlığına yapılıyordu.
Ve o gece…
Battal ve arkadaşları sabaha kadar acının en karanlık hâliyle tanıştılar.
Saatler ilerledikçe taburun kapısı durmadan açılıp kapanıyor, her seferinde yeni gençler içeri alınıyordu. Aynı yaşlarda, aynı korkuyla… Aynı akıbeti paylaşmak üzere.
Çığlıklar birbirine karışıyor, gece uzadıkça zaman anlamını yitiriyordu.
Ertesi gün…
Güneş yükselirken, gençler yeniden araçlara bindirildi.
Eller kelepçeli.
Gözler bağlı.
Bilinmeyen bir yolculuğa doğru…
Araçlar hareket ederken, tabur binasının ikinci katındaki pencereden üç kişi onları izliyordu.
Sezai öğretmen.
Bir üst düzey komutan.
Ve Emniyet Müdürü…
Yüzlerinde garip bir memnuniyet vardı.
Gülüyorlardı.
Avlunun bir köşesinde ise küçük bir beden hâlâ titriyordu.
Hüseyin…
Astsubay elini kaldırıp işaret etti:
“Salıverin.”
İki asker çocuğu nizamiyeye kadar götürdü. Kelepçeleri çözüldü. Gözleri açıldı.
Bir an durdu Hüseyin.
Gerçekten serbest miydi?
Yoksa bu da bir oyun muydu?
Sonra…
Koşmaya başladı.
Arkasına bakmadan…
Nefesi kesilene kadar…
Toprak yolda yalın ayak koşarken, korku hâlâ ensesindeydi. Her an bir elin omzuna dokunacağını, geri çağrılacağını sanıyordu.
Ama kimse gelmedi.
Evlerinin kapısı göründüğünde, ayakları artık onu zor taşıyordu.
Kapı açıldı.
Melek Hanım, karşısında oğlunu gördüğünde bir an donakaldı.
Sonra çığlık attı.
Koşup sarıldı.
Sarıldı…
Ve bırakmadı.
Gözyaşları Hüseyin’in saçlarına, yüzüne, omuzlarına karıştı.
“Yavrum…”
Başka hiçbir şey diyemedi.
İkisi de ağladı.
Uzun uzun…
Sanki o iki günün acısını, korkusunu, yokluğunu gözyaşlarıyla dışarı atmaya çalışır gibi…
O an, dünyada ne ideoloji vardı ne kavga…
Sadece bir annenin evladına kavuşması vardı.
Ve o sarılışta, kırılmış bir dünyanın en saf acısı… en gerçek sevgisi saklıydı.
Cezaevi…
Demir kapıların ardında zamanın bile ürkerek yavaşladığı, insan sesinin yankıya dönüşmeden boğulduğu karanlık bir dünyaydı.
Eller arkadan kelepçeli, gözler bağlı…
Yüzlerce genç, bir bilinmezliğin içine doğru sürükleniyordu.
Yarım saatte bir cezaevinin ağır demir kapısı açılıyor, içeri bir askeri araç giriyor; içinden dökülür gibi indirilen insanlar avluya bırakılıyordu. Açlık, susuzluk ve işkenceden bitkin düşmüş bedenler… Henüz çocuk sayılacak yaşta gençler… Kadınlar… Yaşlılar…
Araç boşalıyor, ardından hiç duraksamadan yeni kurbanlarını almak üzere geri dönüyordu.
Sanki bu kapıdan giren insan değil, umut çıkıyordu dışarı.
Battal ve arkadaşları da uzun, sarsıntılı ve belirsizliklerle dolu bir yolculuğun ardından bu kapının önüne getirilmişlerdi.
Duvar dibine dizildiler.
Askerlerin sert komutları arasında, üzerlerindeki kemerler, saatler, küçük hatıralar tek tek alındı. Sadece eşyaları değil, kimlikleri de sökülüp alınır gibiydi. Her biri bir numaraya, bir kayda, bir dosyaya dönüştürülüyordu.
Sonra koğuşlara dağıtıldılar.
Battal ile Akif aynı koğuşa düştü. Diğer arkadaşlarının nerede olduğunu bilmiyorlardı. Belki yan koğuşta, belki başka bir şehirde… Belki de artık hayatta değillerdi.
Koğuşun kapısı kapandığında Battal başını kaldırdı.
Ve gördüğü manzara karşısında donup kaldı.
Burası, sandığı gibi tek bir görüşün mekânı değildi.
Aksine… tam bir zıtlıklar arenasıydı.
Bir köşede saçları sakallarına karışmış solcular…
Yanlarında hilal bıyıklı ülkücüler…
Bir başka köşede fındık bıyıklı nurcular…
Ve duvara yaslanmış, sessizce tespih çeken İslamcılar…
Hepsi aynı yerdeydi.
Hepsi aynı kaderin içindeydi.
Battal’ın zihni allak bullak oldu.
“Allah Allah…” diye geçirdi içinden.
“Biz devrim için buradayız… Peki ya bunlar? Bunların burada ne işi var? Yoksa… hepimiz mi aynı oyunun içindeyiz?”
Aynı sorular, farklı köşelerde başka zihinleri de kemiriyordu:
“Biz vatanı savunuyorduk…”
“Biz sadece inancımızı yaşıyorduk…”
“Biz adalet istiyorduk…”
Peki o hâlde… hepsi neden buradaydı?
Cevap yoktu.
Sadece ağır bir sessizlik…
İki gündür doğru düzgün bir lokma yememiş, bir yudum su içmemiş bedenler, yorgunluktan duvarlara yaslanmıştı. Açlık artık bir ihtiyaç değil, bir alışkanlığa dönüşmek üzereydi.
Tam o sırada koğuş kapısı sert bir gürültüyle açıldı.
Elinde copla bir komutan içeri girdi.
Yüzünde alaycı bir tebessüm vardı.
“Yeni mekânınıza hoş geldiniz!” dedi.
“Size en iyi hizmeti vereceğimizden hiç şüpheniz olmasın. Sizi adam edeceğiz…”
Bu cümledeki “adam etmek” ifadesi, koğuşun duvarlarında yankılanırken herkes ne demek istediğini anlamıştı.
Komutan, yanındaki askerlere döndü:
“Bunların saçlarını, sakallarını kesin… biraz insana benzesinler. Sonra da karınlarını doyurun.”
İnsana benzemek…
Demek ki şu an insan sayılmıyorlardı.
Komutan, elindeki copu avucuna vurarak arkasını dönüp çıktı. Kapı kapandı.
Ve koğuşta yeni bir düzen başladı.
Tutuklular, refleksle kendi içlerine çekildiler. Dışarıda birbirlerine düşman olanlar, burada da aynı refleksi sürdürüyordu. Gruplar oluşmaya başladı. Gözler temkinli, bakışlar mesafeliydi.
Ama bu mesafe uzun sürmeyecekti.
Çünkü açlık, acı ve korku…
İnsanı eninde sonunda aynı noktada buluştururdu.
Battal, bir köşeye çöktü.
Gözleri koğuşta dolaşırken, içindeki kesinlikler birer birer çatlamaya başladı.
Dışarıda her şey netti:
Kim dost, kim düşman belliydi.
Ama burada…
Hiçbir şey net değildi.
Ve belki de ilk kez, gerçekten anlamaya başlıyordu:
İnsanlar birbirine düşman doğmazdı.
Ama birileri, onları düşman etmeyi çok iyi biliyordu.

Battal, elindeki tası dizlerinin üzerine koydu.
Çorbanın yüzeyinde dolaşan yağ parçacıkları, bulanık bir aynayı andırıyordu. Kendi yansımasını görmek ister gibi baktı… ama gördüğü şey artık tanıdığı biri değildi.
Bir yudum aldı.
Ne tadını aldı ne de sıcaklığını hissetti.
Koğuşta kaşık sesleri, hırıltılar, yutkunmalar… Hepsi birbirine karışıyordu. Açlık, insanları sessiz bir kabullenişe sürüklüyordu. Az önce yaşananlar sanki yıllar önce olmuş gibi uzaklaşmıştı.
Ama Battal’ın içinde bir şey hâlâ yanıyordu.
Başını kaldırdı.
Karşı köşede, yüzü yanıklar içinde olan o mahkûm hâlâ esas duruşta duruyordu.
Dudakları titriyor, sesi çatallı bir şekilde aynı cümleyi tekrar ediyordu:
“Ben bir hayvanım…
Ben bir hayvanım…”
Her tekrar, Battal’ın yüreğine bir çivi gibi çakılıyordu.
Dayanamadı.
Gözlerini kapattı.
Ve o an…
Zihninde kapılar birer birer açılmaya başladı.
Önce annesi geldi…
Seccadenin üzerinde, gözyaşları içinde dua eden hâli…
“Allah’ım evladımı sana emanet ediyorum…” diyen sesi…
Sonra…
Onu itişi…
“Yeter artık bu saçmalıklar!” diye bağırışı…
Kalbi sıkıştı.
Ardından Zehra…
Pencerede bekleyen o masum gülüş…
Yolunu uzatıp sadece onu görmek için yürüdüğü sabahlar…
Ve sonra…
“Önce devrim!” deyip sırtını dönüşü…
Sonra Sultan amca…
“Eşitlik başka, adalet başka evladım…” diyen sesi…
O an dudaklarını ısırdı.
İçinden bir cümle döküldü:
“Belki de… haklıydı…”
Ve en son…
Kürşad…
Otobüsün kapısında korkuyla bakan gözler…
Yere düşüşü…
Tekmeler…
Sloganlar…
Battal’ın nefesi kesildi.
Elleri titremeye başladı.
“Biz… ne yaptık?” diye fısıldadı.
Koğuşta kimse onun bu hâlini fark etmedi.
Ama o, ilk defa kendisiyle baş başaydı.
Ve bu… en ağır sorguydu.
Yanındaki ülkücü genç hafifçe kıpırdandı.
Battal’a baktı.
“Su ister misin?” diye sordu kısık bir sesle.
Battal şaşırdı.
Bir an cevap veremedi.
Sonra başını salladı.
Genç, elindeki kırık kupayı uzattı.
Aynı kaptan içtiler.
Hiçbir şey demediler.
Ama o an…
yıllardır kurulmuş bütün duvarlar sessizce yıkıldı.
Koğuşun bir köşesinden yaşlı bir ses yükseldi:
“Evlatlar…”
Herkes başını o yöne çevirdi.
Duvara yaslanmış, yüzü çizgilerle dolu bir adam konuşuyordu.
“Bizi buraya getiren şey fikirlerimiz değil…” dedi.
“Birbirimize düşmemiz…”
Sessizlik…
“Dışarıda birbirimizi düşman bildik…
Burada anladık ki…
hepimiz aynı yerden vurulmuşuz.”
Battal başını öne eğdi.
O gece kimse kolay uyuyamadı.
Ama Battal hiç uyumadı.
Gözlerini tavana dikti.
Ve ilk defa sloganlar olmadan düşündü.
İlk defa… birinin öğrettiği gibi değil, kendi aklıyla düşündü.
Ve ilk defa… kalbi ile aklı aynı yerde buluştu.
İçinden sessizce bir cümle geçti:
“Ben… yanlış yoldaymışım…”
Ama bu bir son değildi.
Bu…
her şeyin yeniden başladığı andı.
Sabahın ilk ışıkları, demir parmaklıkların arasından süzülürken Battal yavaşça doğruldu.
Gözleri kararlıydı artık.
Ama bu kararlılık… eski öfkenin değil, yeni bir farkındalığın kararlılığıydı.
Yanındaki Akif’e baktı.
Sessizce fısıldadı:
“Biz… buradan çıkarsak…”
Durdu.
Yutkundu.
“…artık kimseye zarar vermeyeceğiz.”
Akif cevap vermedi.
Ama gözleri doldu.
Koğuşta yeni bir gün başlıyordu.
Ama Battal için…
Bambaşka bir hayat
…İşte o çabuklukta düşer insanlık… o çabuklukta dağılır mahremiyet…
O çabuklukta insan, kendinden utanmayı öğrenir.
Kapının önünde bekleyenler iki büklüm…
İçeri girenler yarım…
Çıkanlar eksik…
Hiç kimse tam değildi artık.
Bir dakika…
İnsanın kendine ait en mahrem anını bile ölçen, bölen, parçalayan bir zaman dilimi…
İnsanın insan olmaktan çıkarıldığı bir süre…
Kapının önünde dizilen mahkûmlar, sadece sıranın kendilerine gelmesini beklemiyorlardı;
utancın kendilerine ulaşmasını bekliyorlardı.
Battal’ın sırası yaklaştıkça kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.
Sanki göğsünden çıkıp kaçacak gibiydi.
Gözlerini yere dikmişti. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordu.
Çünkü herkes birbirinin çaresizliğini görüyordu…
Ve bu, dayaktan daha ağır geliyordu.
İçeri giren bir mahkûm daha bir şey yapamadan kapı yumruklandı:
“Çabuk!”
Sesi duyanın içi ürperiyordu.
O ses sadece bir emir değildi; bir tehditti… bir aşağılamaydı… bir hatırlatmaydı:
“Sen burada insan değilsin.”
Bazıları dayanamadı.
Kapıdan çıktıklarında gözleri dolu doluydu.
Ama ağlayamıyorlardı.
Çünkü burada ağlamak bile bir zayıflık, bir davet gibiydi yeni bir dayağa.
Koğuşa döndüklerinde kimse konuşmadı.
Konuşacak bir şey kalmamıştı.
İnsan, aç kalınca konuşur…
Susuz kalınca konuşur…
Ama onuru kırıldığında susar.
Sessizlik çöktü.
Ağır… yapışkan… nefes aldırmayan bir sessizlik…
Koğuşun duvarları bile utanmış gibiydi.
Sanki onlar da bu manzaraya tanıklık etmek istemiyor, gözlerini kapatmak istiyordu.
Battal başını duvara yasladı.
Gözlerini kapattı.
Ve ilk defa…
İlk defa gerçekten düşündü.
Sultan Amca’nın sözleri geldi aklına.
“Adalet…”
“Eşitlik…”
Bir zamanlar büyük bir inançla haykırdığı sloganlar, şimdi kendi içinde yankılanıyordu.
Ama bu yankı artık güçlü değildi.
Kırık… parçalı… sorgulayan bir sesti.
“Biz ne yaptık?” diye geçirdi içinden.
“Ne uğruna… kim için…?”
Kürşad’ın yüzü geldi gözlerinin önüne.
Otobüsün kapısında duran o genç öğretmen…
Korku dolu bakışları…
Yere düştüğü an…
Bir an için nefesi kesildi.
“Ya o da böyle hissettiyse…” diye düşündü.
“Ya o da bu kadar çaresiz kaldıysa…”
İçi daraldı.
Karnındaki sancı ile vicdanındaki sancı birbirine karıştı.
Hangisi daha çok acıtıyordu, ayırt edemedi.
Koğuşta biri hafifçe hıçkırdı.
Kim olduğu belli değildi.
Ama kimse dönüp bakmadı.
Çünkü herkesin içinde aynı hıçkırık vardı.
Ve o gece…
Koğuşta sadece bedenler değil,
inanışlar da sarsıldı.
İdeolojiler çatladı.
Sloganlar sustu.
Ve ilk kez…
Herkes aynı yerde buluştu:
Acıda.
Bazıları bu suçu işlemek için dizlerini karnına çeker, başını soğuk rutubetli duvara dayar. İnsan açlığa dayanabilir, uykusuzluğa keza öyle. Ama aşağılanmaya alışamaz. Her aşağılanma insan bedeninde telafisi yıllar sürecek hasarlar bırakır… Koğuşlarda zaman artık saatle değil sıkışma ile ölçülüyordu… Bu mahkûmlar bir gün özgürlüklerine kavuşurlarsa eğer, bir caddedeki tuvalet tabelasını gördüklerinde kim bilir belki oturup ağlarlar…
Demir kapının sürgüsü her kapandığında, içerde sadece bir çocuk kalıyordu. Henüz on altı yaşında. Daha sesi tam kalınlaşmamış, yüzündeki tüyler bile çocukluğun izlerini taşıyan beden takvime göre değil acıya göre büyüyordu. Yirmi dört saatin içinde yalnızca bir dakika… İnsanın en doğal ihtiyacı için yalnızca bir dakika… Bir dakika aşağılanmanın saatlere bölünmüş hali… Zaman cezaevinde akmaz, sızar. Duvarlardaki rutubet gibi sızar, kemiklere işler. O çocuklar için saatler artık idrar torbasında ve bağırsaklarda biriken baskı ve sancı gibi ağır ve yıkıcıdır. Her saniye bedeni ile iradesi arsında bir savaş başlatır. Dayanmak zorundalar. Çünkü dayanamazlarsa insanlıklarından bir parça daha eksilecektir. Şimdi en doğal bir ihtiyaç bile bir suç olarak sunuluyordu önlerine. Bir dakikalık bir süre için kapının açılmasını beklerken sanki sonsuz bir özgürlük verilecekmiş gibi heyecanlanmak… Oysaki bu bir lütuf değil sistematik bir işkenceydi…
Battal gerilerdeydi, sırası gelinceye kadar dayanamayacağını anladı. Ayağındaki çorapları çıkardı. İstemsizce altına etmemek için çorapla makatına tampon yaptı. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sancılar içindeyken sırası geldi. Ancak bir dakikada bağırsaklarını boşaltması imkânsızdı. Tuvalete girer girmez alaturka tuvalet taşına temas ederek oturdu. Ayaklarını kapının arkasına dayadıktan sonra sırtını da duvara yasladı. Mümkün mertebe bağırsaklarını boşaltmaya çalışsa da bir dakikalık süre içerisinde bu mümkün değildi. Süre tamamlanınca askerler kapıyı coplarla çalmaya ve çıkması için seslenmeye başladılar. Battal, çıkmayınca askerler kapıyı açmak için zorladılar. Ancak Battal duvardan güç alarak, ayakları ile kapıya kuvvetlice baskı yapmaya başladı. Askerler bağırıyor, küfürler savuruyorlardı. Günyüzü görmemiş küfürler… Battal, askerlerin kapıya yüklenmelerine ancak üç dakika dayanabildi. Bu süre içinde de bağırsaklarını boşalttı. Kapının arkasından bacaklarını çeker çekmez iki asker içeri daldı. Onu tuttukları gibi dışarı çektiler. Beş asker postalların sert burun kısmı ile kaval kemiklerine vurmaya, iki askerde ayak parmaklarını postalların topuklarıyla ezmeye başladılar. Battal acılar içinde yere yıkıldı. Yerde de coplarla vurmaya devam ettiler. Battal’ın feryatları tüm hapishanede yankılandı, durdu.

Battal’ın feryatları tüm hapishanede yankılandı, durdu…
O çığlık yalnızca bir insanın acısı değildi.
O çığlık, o koğuşta sıkışıp kalmış bütün gençlerin ortak sesi gibiydi.
Duvarlara çarpıyor, tavana yükseliyor, sonra geri dönüp yine onların üzerine çöküyordu.
Hiç kimse kulaklarını kapatmadı.
Çünkü herkes kendi sesini duyuyordu o çığlıkta.
Askerler yoruluncaya kadar vurdular.
Her darbe, sadece kemiğe değil, insanın içindeki dirence iniyordu.
Her tekme, “sen bir hiçsin” demenin başka bir yoluydu.
Sonunda Battal’ı yerde bıraktılar.
Nefes alıyordu… ama yaşamakla ölmek arasında ince bir çizgideydi.
Gözleri yarı açıktı. Tavana bakıyordu.
Ama gördüğü şey tavan değildi.
Annesini gördü.
Evin küçük odasında, sabah ışığında saçlarını okşamak isteyen annesini…
O anı…
Elini bir hamleyle itişini…
“Yapma ana!” deyişini…
İçinden bir şey koptu.
“Keşke…” dedi dudakları kıpırdamadan.
Ama bazı kelimeler, insanın içinde doğar ve orada ölür.
Dışarı çıkamaz.
Bir damla yaş süzüldü gözünün kenarından.
Toprakla, kanla, terle karıştı.
Kimse fark etmedi.
Ya da fark etti ama görmezden geldi.
Çünkü bu yerde acı bile sıradanlaşmıştı.
Bir süre sonra iki mahkûm sürünerek Battal’ın yanına geldi.
Biri sessizce kolunun altına girdi, diğeri başını kaldırdı.
Hiç konuşmadılar.
Konuşmaya gerek yoktu.
Aynı acıyı paylaşan insanlar, kelimelere ihtiyaç duymazdı.
Onu koğuşun köşesine çektiler.
Battal’ın dudakları titredi:
“Su…”
Ses çıkmadı neredeyse.
Biri ekmeğini bölüp suya batırdı, dudaklarına sürdü.
Sanki bir çocuğa su verirmiş gibi…
Çünkü o an, hepsi yeniden çocuktu.
Kırılmış… korkmuş… yalnız…
Koğuşta artık kimse kimseye ne solcu diyordu, ne sağcı…
Ne ülkücü… ne devrimci…
Artık sadece “insan” vardı.
Ve o insan, eziliyordu.
Battal gözlerini kapattı.
İçinde bir şeyler yıkılıyordu.
Sloganlar…
Öfke…
Nefret…
Hepsi bir bir anlamını kaybediyordu.
Yerine başka bir şey geliyordu.
Ağır… yakıcı… kaçınılmaz…
Pişmanlık.
İlk defa kendine sordu:
“Biz neye dönüştük?”
Cevap gelmedi.
Ama sessizlik yeterince ağırdı.
Koğuşun içinde bir yerlerde hâlâ o yanık kokusu vardı…
Ve o koku, sadece saçların değil, bir neslin hayallerinin de yandığını hatırlatıyordu.
O gece…
Hiç kimse uyumadı.
Uyuyamazdı.
Çünkü gözlerini kapattıklarında gördükleri şey karanlık değildi…
Kendi yaptıklarıydı.

Mücahit’in duası, titreyen dudaklarından dökülürken koğuşun soğuk taşlarına çarpıp yankısız kaldı.
Ellerini yüzüne kapattı.
Parmaklarının arasından süzülen gözyaşları, kirli sakalına karıştı.
O an, ne ideolojiler vardı zihninde ne de tartışmalar…
Sadece bir kul ile Rabbi arasındaki çıplak hakikat vardı.
“Ya Rabbi…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Bizi affet… Bizi birbirimize düşüren ne varsa affet…”
Başını secdeden kaldırdığında gözleri koğuşun karanlığına alışmıştı.
Etrafına baktı.
Yerde yan yana uzanan bedenler…
Kimi yüzüstü, kimi sırtüstü…
Kimi inler gibi, kimi taş kesilmiş gibi…
Bir köşede Battal vardı.
Başının altına katladığı kolu yastık yapmış, yarı baygın hâlde yatıyordu.
Yüzündeki morluklar karanlıkta bile seçiliyordu.
Biraz ileride Beyrek…
Duvara yaslanmış, başı yana düşmüş…
Sanki uyuyor gibiydi ama bu uyku dinlenmek için değildi; kaçmaktı…
Mücahit yavaşça ayağa kalktı.
Ayaklarının altındaki kuru otlar hışırdadı.
O ses bile ona fazla geldi.
Sanki bu sessizliği bozmak bir saygısızlıkmış gibi duraksadı.
Sonra Battal’ın yanına gitti.
Eğildi.
Bir süre yüzüne baktı.
Bir zamanlar meydanlarda slogan atan, öfkeyle haykıran o genç…
Şimdi sessiz, kırılmış, savunmasız bir çocuk gibiydi.
Mücahit içinden bir şeylerin yumuşadığını hissetti.
Elini uzattı…
Tereddüt etti…
Sonra yavaşça Battal’ın başının altındaki kolunu düzeltti, biraz daha rahat etmesini sağladı.
Bu küçük hareket, belki de o koğuşta kurulan en büyük köprüydü.
Sonra Beyrek’e yöneldi.
Onun da başını duvara çarpmayacak şekilde hafifçe düzeltti.
Üzerine bir parça örtmeye çalıştı.
Kimse görmedi.
Ama aslında herkesin ihtiyacı olan şey tam da buydu.
Şefkat.
Koğuşun ortasına geldiğinde durdu.
Başını kaldırdı.
Gözleri tavana, daha doğrusu görünmeyen bir gökyüzüne yöneldi.
“Ya Rabbi…” dedi yeniden.
“Bize sabır ver… Ama en çok da kalplerimizi düzelt…”
O an anladı ki…
Asıl savaş dışarıda değilmiş.
Asıl savaş insanın kendi içinde…
Nefsiyle… öfkesiyle… kiniyle…
Ve o koğuşta, o karanlığın içinde,
ilk defa gerçek bir birlik doğuyordu.
Zorla değil…
Korkudan değil…
Acının içinden süzülen bir hakikatle…
Artık onlar;
solcu, sağcı, ülkücü, devrimci değildi…
Onlar, aynı kaderin içinde yoğrulmuş,
aynı acıyla terbiye edilmiş,
aynı zulme karşı omuz omuza duran insanlardı.
Koğuşta sabah yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladı.
Ama bu sabah, güneşle gelmiyordu.
Bu sabah,
insanlığın küllerinden doğan sessiz bir fark edişle geliyordu.

Koğuşa geri döndüklerinde bedenler yorgunluktan tükenmiş, zihinler ise yaşananların ağırlığı altında ezilmişti. Herkes sessizdi. O sessizlik, korkudan çok daha ağırdı; çünkü içinde kabullenişin ilk kırıntılarını barındırıyordu.
Battal, ranzasına oturdu. Az önce birlikte slogan attığı, marş söylediği insanların yüzlerine baktı. Dün sokakta karşılaşsalar birbirlerine selam vermeyecek, belki de taş atacak bu insanlar şimdi aynı acının içinde yoğruluyorlardı. Acı, hepsini aynı kalıba sokmuştu.
Bir süre sonra koğuşun en yaşlı mahkûmlarından biri yavaşça konuştu:
“Bizi burada terbiye etmeye çalışıyorlar…” dedi.
Sesi yorgundu ama sakindi.
“Ama farkında değiller… Biz burada birbirimizi tanıyoruz.”
Kimse cevap vermedi ama herkes o cümleyi içine aldı.
Gerçekten de öyleydi…
Dışarıda birbirlerine düşman edilen bu insanlar, burada aynı ekmeği bölüşüyor, aynı dayaktan geçiyor, aynı aşağılanmayı yaşıyorlardı. Birinin sırtına inen cop, diğerinin yüreğine vuruyordu.
Akif, Battal’a doğru eğildi:
“Biz kiminle savaşıyormuşuz?” diye fısıldadı.
Battal cevap veremedi.
Çünkü artık bu sorunun cevabı yoktu.
Gece çöktüğünde koğuş yine karanlığa gömüldü. Ancak bu karanlık yalnızca ışığın yokluğu değildi. İçlerinde büyüyen bir sorgulamanın, bir uyanışın karanlığıydı.
Bir köşede Mücahit yine dua ediyordu. Bu kez sesi daha kısıktı ama daha derindi:
“Allah’ım… Bize doğruyu göster…”
O sırada karşı köşede, gün boyu marş söyleyen bir başka mahkûm, ilk defa başını dizlerinin arasına alıp sessizce ağladı. Ne için ağladığını kendisi de bilmiyordu belki… ama artık düşman sandığı insanların gözyaşlarının kendisininkinden farkı olmadığını anlamıştı.
Battal gözlerini tavana dikti.
Demir parmaklıkların arasından sızan ay ışığı, koğuşun ortasına ince bir çizgi gibi düşüyordu.
İçinden geçirdi:
“Bizi buraya atanlar… belki de en büyük hatayı yaptı.”
Çünkü dışarıda ayrışan bu gençler, içeride birleşiyordu.
Ve belki de ilk kez…
Aynı acının içinden geçen insanlar, aynı hakikate yaklaşmaya başlıyordu.
O güvercinin kanat çırpışı, koğuşun ağır ve kirli havasını bir anlığına yırtıp geçmişti. Sanki demir parmaklıkların arasından süzülen o kısa özgürlük anı, Battal’ın yüreğine dokunmuş, yıllardır unutulmuş bir duyguyu yeniden hatırlatmıştı: umut…
Güvercin gözden kaybolduktan sonra bile Battal başını pencereden ayırmadı. Sanki biraz daha bakarsa geri dönecek, belki de gagasında bir haber getirecekti. Oysa biliyordu…
Bazı şeyler bir kez gider ve geri dönmezdi.
Çocukluk gibi…
Özgürlük gibi…
Kaybolan masumiyet gibi…
Ranzasına uzandı. Ayaklarının altı hâlâ zonkluyordu. Falakanın bıraktığı o sızı, yalnızca bedende değil, insanın onurunda da yankılanıyordu. Gözlerini kapattı. Bir an için kendini yine o eski günlerde hayal etti.
Kasabanın dar sokaklarında koştuğu, annesinin ardından “Yavaş koş düşeceksin!” diye seslendiği günlerde…
Sonra birden gözlerini açtı.
Çünkü artık düşmekten korkan bir çocuk değildi.
Düşürülmüş bir insandı.
Koğuşun içinde ağır bir kaşıntı uğultusu vardı. Kimse açıkça kaşınamıyor, herkes kendini tutmaya çalışıyordu. İnsan, en basit reflekslerinden bile mahrum bırakıldığında aslında ne kadar çaresiz olduğunu anlıyordu. Bir kaşıntıyı giderememek bile bir işkenceye dönüşüyordu burada.
Beyrek, karşı ranzada dişlerini sıkarak kendini tutmaya çalışıyordu. Göz göze geldiler Battal’la. Hiç konuşmadan anlaştılar. Aynı acının, aynı sabrın içinde eriyen iki farklı dünya…
Bir süre sonra Beyrek fısıldadı:
“Dayanacağız…”
Battal başını hafifçe salladı.
“Dayanacağız…”
Bu kelime artık bir teselli değil, bir mecburiyetti.
Tam o sırada koğuş kapısına sert bir şekilde vuruldu.
Demir sürgüler gürültüyle açıldı.
Komutan içeri girdi. Gözleri mahkûmların üzerinde gezindi.
“Hazırlanın!” dedi kısa ve sert bir sesle.
“Bugün daha uzun sürecek.”
Kimse neyin daha uzun süreceğini sormadı.
Çünkü burada her şey uzundu zaten…
Geceler, işkenceler, açlık…
Ve en çok da bekleyiş…
Mahkûmlar ağır ağır ayağa kalktılar. Her biri kendi acısını içine gömerek sıraya geçti.
Battal en son bir kez daha pencereye baktı.
Az önce konan güvercinin yerinde şimdi sadece boşluk vardı.
İçinden sessizce geçirdi:
“Belki bir gün…”
Ama o cümleyi tamamlayamadı.
Çünkü burada umut bile yarım bırakılıyordu.
Roman Taslak 3Battal gözlerini tavana dikti. Zihninin içinde iki ayrı ses çarpışıyordu.
Biri çocukluğundan beri duyduğu, annesinin dualarında yankılanan, babasının nasihatlerinde kök salmış o tanıdık ses…
Diğeri ise Sezai öğretmenin sert, keskin ve sarsıcı sözleri…
“Allah yok…”
Bu cümle, yalnızca bir fikir değildi artık.
Bu cümle, Battal’ın içinde açılmış bir yaraydı.
Bir an gözlerini kapattı. Annesinin sabah namazından sonra ellerini semaya kaldırıp ettiği dualar geldi aklına. O duaların sıcaklığı, o evin içindeki huzur…
Sonra gözlerini açtı. Rutubetli duvarlar, kan kokusu, çığlıklar…
İçinden geçirdi:
“Eğer Allah yoksa… bu kadar zulüm neden var?
Eğer Allah varsa… bu zulüm neden var?”
Bu soru, koğuşun duvarlarından daha ağırdı.
Mücahit, ranzasının kenarında oturuyordu. Battal’ın dalıp gittiğini fark etti. Yanına yaklaşıp sessizce sordu:
“Ne düşünüyorsun?”
Battal bir süre sustu. Sonra kısık bir sesle:
“Ya… ya o haklıysa?” dedi.
Mücahit’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
“Kim?”
“Sezai öğretmen…”
Koğuşta bir anlık sessizlik oldu. Sanki bu isim bile duvarlarda yankılandı.
Mücahit derin bir nefes aldı:
“İnsan bazen en karanlık yerde kalınca, ışığın hiç var olmadığına inanır…” dedi.
“Ama o, ışığın yokluğu değil… gözünün alışmasıdır karanlığa.”
Battal başını kaldırdı.
Mücahit devam etti:
“Eğer Allah olmasaydı… bu zulmü yapanla buna karşı içi yanan arasında ne fark olurdu?”
Battal cevap veremedi.
Mücahit’in sesi bu kez daha derindi:
“Bak… onlar vuruyor, eziyor, yakıyor… Ama sen hâlâ ‘bu yanlış’ diyorsun. İçin hâlâ buna isyan ediyor. İşte o isyan… sana doğruyu gösteren şeydir.”
Battal’ın gözleri doldu.
Çünkü ilk defa acının içinde bir anlam aramıyordu…
Acının kendisinin bir sınav olabileceğini düşünüyordu.
Koğuşun loş ışığında herkes kendi içine çekilmişti.
Ama o gece, o daracık mekânda görünmeyen bir şey oldu:
Birçok insan ilk defa kendine soru sordu.
Ve belki de ilk defa…
başkasının cevabını dinledi.
Battal başını duvara yasladı. Gözleri ağır ağır kapanırken içinden bir cümle geçti:
“Belki de bu karanlık… sabahın habercisidir…”

Koğuşun içinde fısıltılar dolaşıyordu. Herkes aynı sorunun etrafında dönüp duruyordu ama kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu:
“Bizi burada ne yapmaya çalışıyorlar?”
Battal, sırtını duvara yasladı. Az önce yaşananlar hâlâ gözlerinin önündeydi. Mektuplar… umutla yazılmış satırlar… annelere, babalara, kardeşlere dökülen hasret… ve sonra o mektupların yere atılıp çiğnenmesi…
Bu sadece bir ceza değildi.
Bu, insanın içindeki son umut kırıntısını ezmekti.
Akif dişlerini sıkarak konuştu:
“Demek ki dışarıyla hiçbir bağımız yok…”
Beyrek araya girdi:
“Yok değil… koparılmış.”
Bu kelime koğuşun içinde ağır bir taş gibi düştü.
“Koparılmış…”
Evet…
Onları sadece demir kapılarla değil, ailelerinden, geçmişlerinden, kimliklerinden koparmaya çalışıyorlardı.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra köşeden cılız bir ses yükseldi:
“Peki biz ne yapacağız?”
Kimse hemen cevap veremedi. Çünkü bu soru artık hayatta kalmaktan daha fazlasını soruyordu.
Battal yavaşça doğruldu.
Gözleri yorgundu ama içinde yeni bir şey vardı…
Bir fark ediş.
“Bizi tek tek kırmaya çalışıyorlar,” dedi.
“Ama farkında değiller… biz birlikteyiz.”
Koğuştakiler başlarını kaldırıp ona baktılar.
“Dışarıda bizi bölmüşlerdi,” diye devam etti Battal.
“Burada birleştiriyorlar.”
Mücahit hafifçe başını salladı.
“Belki de en büyük korkuları bu…” dedi.
Bir başkası ekledi:
“Yani biz… birbirimize tutunursak…”
Beyrek cümleyi tamamladı:
“Yıkılamayız.”
O an koğuşta görünmeyen bir bağ kuruldu.
Ne sloganla, ne ideolojiyle…
Sadece acıyla ve insanlıkla.
Gece ilerledikçe sesler azaldı.
Ama o gece ilk defa korkunun yerini başka bir şey almaya başladı:
Dayanışma…
Battal ranzasına uzandı.
Gözleri yine pencereye kaydı.
Henüz yıldız yoktu.
Ama bu kez beklerken içinden şu geçti:
“Belki yıldızlar görünmeden önce… gece en karanlık olur.”

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 22.04.2026 09:31:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!